Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Yazının Birinci Bölümü

Yazının İkinci Bölümü

Yazının Üçüncü Bölümü

Aşağıdaki pasaj “Yalnızlıkla nasıl başa çıkılır?” sorusunun cevabı gibi. Yeni projeler üretip peşine düşerek, gerçekleştirmeyi planladığın ve hep ertelediğin en küçük yetenek kırıntılarının peşine takılarak, olmaz diye rafa kaldırdığın çocukluk ve ilk gençlik hayallerinin peşinden giderek. En olmadı doğaya bakıp onun dengesinin hiç sarsılmadığını fark ederek.

Bu hayalden öyle büyük bir tat alıyordum ki, şayet durumum, zayıflığım ve ihtiyaçlarım izin verseydi, kendimi bütün benliğimle ona teslim ederdim. İçinde yaşadığım yalnızlık ne kadar derinse, bu boşluğu doldurmak için o kadar çok şey gerekiyor ve hayal gücüm bunu yapmayı kabul etmediğinde veya belleğim onları reddettiğinde, toprak, insanların zorlaması olmaksızın, kendiliğinden ürettiği ve her yandan gözlerimin önüne serdiği ürünlerle bu boşluğu dolduruyor. – Sayfa 137

Paul Sartre’a göre felaket, insanı güçlendiren ve mecburen bir karar vermeye sürüklediği için insanın zihnini çalıştırıp geliştirmesini sağlayan, zihni hızlandıran bir kavramdır. Ancak başa gelen felaketler şüphesiz ki bizi mutsuz eder. Her kötü dönemin geçtiğini bildiğimiz için bu dönemin de geçeceğini biliriz ama geçene kadar canımızı sıkmaktan kurtulamayız. Rousseua, bunun için de bir takım çözüm önerileri getiriyor:

Buna karşılık hayatımın tüm felaket dönemlerinde, kendimi üzgün, kalbimin yaralarının üzerine iyileştirici merhem dökerek, sancısını adeta bir zevke dönüştürerek, sevecen, dokunaklı, tadına doyulmaz duygularla tamamen dolu hissediyorum ve şimdi hissettiğim acıların anılarından sıyrılıp sadece bu tatlı duyguları hatırlıyorum. Bana öyle geliyor ki duygularım, fazla önemli olmadıkları halde insanlarca çok önemsenen ve mutlu sandığımız kişilerin tek meşgalesi olan konulara dağılacağına, deyiş yerindeyse kalbimde yoğunlaştığında, var olmanın tadına daha çok vardım, gerçekten daha da çok yaşamış gibi oldum. – Sayfa 143

Yalnızlıkla ve mutsuzlukla başa çıkmayı öğrendikten sonra bu duygularla barışmak gerektiğini de keşfediyor Roussuea. Yaşamın salt bir mutluluktan oluşmadığının bilincinde acısıyla tatlısıyla estetik bir tarafı olduğunu anlatıyor. Yaşlandığında bile bu birçok duyguyla çevrelenmiş güzel dünyada sadece bu akışa aktif katılım sağlayamadığı için üzülüyor:

İşte bu acınacak durumda bile kimliğimi ve şansımı en mutlu insanlarınkiyle bile değişmem ve bu zengin insanlardan biri olmaktansa, bütün yoksulluğumun içinde kendim olmayı yeğlerim. Sadece kendime yoğunlaşmış bir şekilde kendi özümle besleniyorum, fakat bu öz tükenmiyor ve her ne kadar kafamda her şeyi boşuna evirip çeviriyor olsam da, kurumuş düş gücüm ve sönmüş fikirlerim kalbimi artık beslemiyor olsa da, kendi kendime yetiyorum. Uzuvlarım tarafından karartılmış ve engellenmiş olan ruhum, bu ağır yüklerin altında günden güne sönüyor ve eskiden olduğu gibi yaşlı kılıfından sıyrılıp atılacak yeterli gücü kendinde bulamıyor. – Sayfa 145

ve devam ediyor:

Bu mutsuzlukların bize etkisi olmadığında bile akıl bunları imha eder, çünkü onları dikkate almadığımızda, en kötü darbelerden bile kaçınabileceğimizden emin olabiliriz. Mutsuzlukları düşünmeyen biri için, onlar hiçbir şey ifade etmezler. Katlandığı felaketlerde, o felakete neden olan kötü niyeti değil de, yalnızca felaketin kendisini gören biri için, başkalarının kendisine layık gördüğü değere sahip olduğunu düşünmeyen biri için, sövgüler, hakaretler, intikamlar, kayırmalar hiç önemli değildir. İnsanlar beni ne şekilde görmek isterlerse istesinler benliğimi değiştiremezler, bütün güçlerine ve sessiz sedasız çevirdikleri dolaplara rağmen ne yaparlarsa yapsınlar, onlara rağmen ne isem o olmaya devam edeceğim. İnsanların hakkımda besledikleri fikirlerin durumumu etkilediği doğrudur; kendileri ile benim arama koydukları engeller, ihtiyarladığım ve ihtiyaçlarımın arttığı bu dönemde beni her türlü kaynaktan yoksun bırakıyor. Hatta, parayı bile yararsız kılıyor, çünkü ihtiyaç duyduğum hizmetleri sağlamıyor; onlarla benim aramda artık ne alışveriş, ne karşılıklı yardımlaşma ne de bir iletişim kaldı. İnsanların ortasında yalnızım: desteği ancak kendimde bulabileceğim; oysa bu yaşımda, bu durumda bulacağım destek pek zayıf. Dertlerim büyük ama öfkelenmeden dayanma gücünü bulduğumdan beri bana işlemez oldular. Gerçek ihtiyacın kendisini hissettirdiği noktalar azdır. O noktaları çokmuş gibi gösteren alışkanlık ve hayal gücüdür; bu yüzdendir ki endişeye düşer, kendimizi mutsuz hissederiz. Bana gelince; yarın eziyet çekeceğimi bilsem de, huzurlu olmam için, bugün eziyet çekiyor olmam bana yeter. Geleceğini bildiğim dertten değil, hissettiğim dertten üzülürüm ki bu da onu oldukça hafifletir. Sayfa 152 – 153

Rousseua’da yaşama dair tamamlanmış bir duruş seziliyor, sabırlı, sakin, baskılardan, kıskançlıklardan etkilenmeyen bir insan görülüyor.

Yaşadığımız 21. yüzyılda kent hayatında çok fazla strese maruz kaldığımız, iftiralarla karşılaştığımız, sırtımızdan bıçaklandığımız olabiliyor ancak bunlarla çarpışmaya kalktığımızda yorulacağımızı bizim sadece kendi yolumuza bakmamız gerektiğini söylüyor Rousseua. Hem böyle olunca artık iyiliğe ve adalete dair de bir beklentimiz kalmayacağı için sadece kendi değerlerine göre yaşamayı öğrendiğini savunuyor.

Diğer tüm yaşlılar her şeyden endişelenirler; ben hiçbir şeyden endişelenmem, başıma ne gelirse gelsin, hiçbir şeye aldırmam ve bu kayıtsızlığım kendi bilgeliğimin değil, düşmanlarımın eseridir ve bana yaptıkları kötülükleri telafi etmektedir. Beni talihsizliğe karşı duyarsız bir hale getirmekle, bana kötülük yapmaktan vazgeçerek yapabilecekleri iyilikten daha da fazla iyilik etmiş oldular. – 153

Peki hiç mi kendimizi savunmayıp sesimizi çıkarmayalım sevgili okur?

Hayır çıkaralım tabi ama kötü insanlar gibi değil. Filiz ÖZDEM’in çocuk kitaplarından birinin arkasına yazdığı bir anısını hatırlıyorum:

Dünyanın en harika editörlerinden ve en sevimli insanlarından biri olan Filiz ÖZDEM çocuğunu da kibar ve entelektüel bir birey olarak yetiştirmek istediği için küçük yaşta, iyiliklerle dolu bir vicdan eğitimi veriyor. Ancak biricik oğlu büyüdüğünde bu yüzden okulda sıkıntı yaşamaya başlıyor. Bir gün işteyken gelen bir telefonla çocuğunun sınıf arkadaşıyla ağız burun kavga ettiğini öğrenen Filiz ÖZDEM, evladını karşısına alıp değerleriyle yaşayan, aklı başında insana dair bir çok şey anlatıyor. Arkadaşınla konuştun mu? diye soruyor. Defalarca anlattım, defalarca beni rahatsız etmemesini söyledim ama değişmedi yapmaya devam etti. Sonra da kavga ettik işte! cevabını alıyor.

Bunun üzerine Filiz ÖZDEM: “Sen anlatmaya devam et, karşındaki değişmese bile sen değişirsin!” diyor ve değerlerinden vazgeçmemesi konusunda oğlunu ikna ediyor.

Ne zaman moralim bozulsa, kendimi kötü hissetsem bu anıyı hatırlarım. Canı acısa dahi insan hep kendi bildiği yoldan ilerlemeli derim kendi kendime. Eninde sonunda kafası rahatlar güzel bir insan olarak kaldığı için mutlu olur derim. Başımıza gelen ve yılgınlığa kapıldığımız zayıf hissettiğimiz her an saldırganlaşmak yerine bizi gelişmeye ve değişmeye sürükleyecek bu anıyı hatırlamak lazım bence.

Öyle değil midir? İnsan kendi derdini bile etrafına anlata anlata derdinden dahi sıkılıp değişmez mi? Asabileşmektense problem yaşadığı konuları anlatmaktan neden vazgeçsin?

Bütün bunlarda etkin olan kendimi koruma içgüdüsüdür, gururun ilgisi yoktur. İnsanların içten pazarlıklı sevgi gösterilerine, abartılı ve alaycı iltifatlarına ve riyakar muzipliklerine oyuncak olmuş bir halde insanlar arasında geçirdiğim hazin anlar büsbütün başkadır; nasıl davranırsam davranayım, gurur yapacağını yapıyor. O kaba saba kalıplarının altından kalplerinde gördüğüm kin ve hınç kalbimi parçalıyor: Ahmakça gafil avlanmış olmak düşüncesi de anlamsızlığını çok iyi hissettiğim halde bir türlü yenemediğim gururun ürünü olan çocukça öfkeyi o acıya katıyor. – Sayfa 155

İnsan büyüdükçe küçülmeli sevgili okur, eğitimi arttıkça naifleşmeli, kazandığı para yükseldikçe mütevazileşmeli… Ancak ne hikmetse yukarılara çıktıkça değişiyor insan. Değişmeyen, aynı güzellik ve karakterle kalan insanlarsa büyük bir yalnızlığa düşüyor böylece. Yüzeysel bir dünyayla karşılaşmaları işten bile olmuyor. Annelerinin babalarının anlattığına göre toplumda yükseldikçe iyi ve mutlu hissetmeleri gerekirken bu yüzden yalnızlaşıyor.

Boşuna direnerek, gücümü tüketmek yerine aklımı devreye sokarak başarıya ulaşacağım anı bekliyorum, çünkü akıl ancak kendini dinletebildiği zaman konuşur.  – Sayfa 158

Kamil Hocam, hep derdi ki: Sözümün geçmediği yerde durmam! İnsan anlatmaya devam etmeli evet ne olursa olsun etmeli ama baktı olmuyor yön değiştirmeli sevgili okur. Dünya çok büyük, bir yere takılıp kalmanın anlamı da yok. Hareket etmeye devam etmeli.

Mutluluk bu dünyada insan için yaratılmışa benzemeyen sürekli bir durumdur. Yeryüzündeki her şey, hiçbir cismin sabit bir şekil almasına izin vermeyen sürekli bir akış içerisindedir. Etrafımızdaki her şey değişir. Biz de değişiriz ve hiç kimse bugün sevdiğini yarın da seveceğinden emin olamaz. Böylece bu hayat için kurduğumuz tüm mutluluk tasarıları birer hayal olarak kalır. İç huzuruna kavuştuğumuzda bundan yararlanalım: kendi hatalarımızla onu uzaklaştırmaktan kaçınalım, ama onu zincirlere bağlamayı tasarlamayalım çünkü bu tam bir delilik sayılır. – 161

Aşağıdaki pasaj bana dedemi ve nenemin köydeki komşusu Kiraz Teyze’yi hatırlatıyor. Sevgi dolu kalp bir onlarda vardı herhalde. Çünkü ben de küçükken yaşlılar hakkında aşağıdaki pasajla aynı şeyi düşünürdüm. Çok azıyla kurulan ilginç bir iletişim vardı evet.

Bugün beni onlardan uzaklaştıran bir sakınca daha var: Uğradığım felaketlerden sonra, onları görmekten hala aynı zevki almama rağmen, aynı samimiyeti kuramıyorum. Çocuklar, yaşlılığı sevmiyorlar, tükenen doğanın görüntüsü onlara korkunç derecede kötü görünüyor ve onlarda hissettiğim iğrenme beni fazlasıyla üzüyor; bu nedenle de onları sıkmak veya tiksindirmektense, kendimi onları okşamak zevkinden yoksun bırakmayı yeğliyorum. Sadece gerçekten seven ruhları etkileyebilen bu neden, bizim kadın ve erkek doktorlarımızı hiç ilgilendirmemektedir. Madam Geoffrin, çocuklarla beraber olmaktan hoşlandığı sürece, onların da bundan hoşlanıp hoşlanmamalarıyla pek ilgilenmiyordu. Fakat benim için, paylaşılmadığı sürece, bu zevkin hiçbir değeri yoktur ve artık, küçük bir çocuğun kalbinin benimkiyle birlikte neşeyle dolduğunu görecek durumda ve yaşta değilim. Yine mümkün olsaydı, bu benim başıma giderek daha az geldiği için, bundan büyük bir zevk duyardım. – 166

Kafası çalışan insan mutluluğun kalıcı bir şey olmadığı bilir. Ufak anlar vardır o saatlerde ya da günlerde havaya uçarsın. Mutluluk hatırladığında yüzünü tebessüm ettirecek şey kadar yaşadığın bir durumdur. Dünyada iyilik olduğu gibi fazlasıyla da kötülük vardır. Okur yazar insan bunu bildiği için tam bir mutluluğa erişmesi güçtür, hep biraz buruktur. (Bu arada cahil mutluluğu dedikleri tespite katılmadığımı da belirteyim. Bence cahil de mutlu değil sadece anlamıyor. O kadar).

Kaldı ki mutluluk da başarı da hep göreceli ve değişken kavramlardır, zamana göre değişen şimdiki zamana göre kolay kolay kesin bir biçimde yorumlanamayan bir olgudur. O an mutlusundur ama sonra seni neyin beklediği bilemezsin. Ya da felaketin zannettiğin şeyin hayatını değiştirdiğini…

Her şeyin bir telafisi vardır. Eğer zevk aldığını anlar ender ve kısa ise, daha sık olmaları durumunda alacağım zevkten daha yoğun bir zevk alıyorum: bu anıları sık sık hatırlıyorum. Ender olmalarına rağmen saf olsalardı, refah dolu günlerimde olduğumdan daha mutlu olabilirdim. Sefaletin son derecesindeki insan az bir şeyle kendini zengin görür. Birkaç kuruş bulan bir dilenci, bir kese altın bulan bir zenginden çok daha mutlu olur. İnsanlar, düşmanlarımın gözünden gözlemleyebildiğim bu türden küçük zevklerin ruhumda yarattığı etkiyi bilseler, bana gülerler. Hatırladığımda, ne kadar iyi yararlandığımı düşünerek sevindiğim, böyle mutlu olaylardan birini, dört beş yıl önce yaşadım.  – Sayfa 169

Bu yazı dizisinin sonunda ben Rousseu’dan şunu öğrendim sevgili okur: İnsan ilişkileri üzerinden yaşar ama mutluluğu sadece kendinde bulabilir. Yalnızlık, hem istenmeyen hem de mecbur kalınan bir durumdur. Fakat kötü bir şey de değildir. Hatta kendinle barışırsan çok keyiflidir. Oğuz Atay’ın dediği gibi: Yalnızlığı istemeyerek yalnızlığa mahkum olmak! gibi bir durum değildir Rousseau’nun anlattığı. İnsan kendi kendine vakit geçirmekten keyif almalıdır. Kötü hissetse dahi kendinden kaçmamalıdır. Hüznünü de mutluluğunu da güzelce yaşamalı ve bu duyguların yoğunluğunu içine çökeltmelidir.

Rousseau ne kadar başarılı olduğu tartışılmakla beraber bir de şu sonuca ulaşmıştır: İnsan çok az bencil olmalıdır. Hayatını etkileyeceğini düşündüğü kararları tek başına almalıdır mesela. İnsanlardan beklentiye mecburen girecektir, fedakarlıklarda bulunacaktır ama planlarını kendine göre yapmalıdır. Einstein da aynı sonuca ulaşmıştı gerçi ama hayat olanla olması gereken arasındaki çelişki üzerine kurulu zaten. Belki onlar da yapamadıklarını tavsiye etmişlerdir. Bilemiyorum.

NOT: Dört yazıyı da okuyup Roussuea’yla çıktığım bu yolculukta beni yalnız bırakmayan okurlara teşekkür ediyorum. Burayı iyice not defteri gibi kullanır oldum. Tamamını toparlayıp ileride bir şeyler yapacağım.

SON NOT: Dördüncü ve son girdiyle noktaladığımız bu yazı dizisi bana çılgın fikirler verdi sevgili okur. Kitaplar üzerinden yeni söylemler üretmek gibi bir projem var. Şimdi fıtı fıtı kodlama öğreniyorum. Gelecekte kitaplar üzerinden söylemler üreten büyük bir işle karşınızda olacağım.

No more articles