Rousseau – Yalnız Gezenin Düşleri (İkinci Bölüm)

Rousseau – Yalnız Gezenin Düşleri (İkinci Bölüm)
5 (100%) 1

Daha önce şurada zamansız bir içerik yaratmaya giriştiğimi ve bunu Yalnız Gezenin Düşleri üzerine uzun bir yazı yazarak sağlamaya çalıştığımı anlatmıştım. Bu girdide de Birinci Bölüm’de anlattığım hikaye devam ediyor.

BİRİNCİ BÖLÜMÜ OKUYAN OKURA NOT: Son cümlede Roussea’nun dindar olmasa da inançlı bir insan olduğu için içmeyeceğine dair bir espri var biraz aptalca olmuş sevgili okur, birincisi adam müslüman değil pek tabi şarap içebilir ikincisi İtiraflarım’da da anlattığı gibi kendisi çok güzel şarap içermiş zaten diyor ve ikinci bölüm ile devam ediyorum:

Bunu hissetmeyecek kadar aptal değildim. İki dakika sonra vermem gereken cevap kendiliğinden geldi: “İşte, genç bir kadının, bekar olarak ihtiyarlamış bir adama sormasının yakışık almayacağı sorulardan biri de bu.” Böyle konuşmakla yalan söylememiş olduğum gibi, hiçbir itirafın utancından kızarmadan alay edenleri kendi tarafıma çekmiş, bana bu soruyu sorana küçük bir ders verecek ve fütursuzca soru sorma cesaretini kıracaktım, fakat yapamadım, söylenmesi gerekeni değil de, söylenmemesi gerekeni ve hiçbir işime yaramayacak olanı söyledim. Şurası kesin ki, cevabımı veren ne aklım ne de irademdir; o sadece utangaçlığımın istem dışı eseri oldu. Eskiden bu kadar şaşkınlıklara düşmez, suçlarımı daha içtenlikle itiraf edebilirdim, çünkü onları affettirecek nedenlerin ve içimde hissettiklerimin fark edileceğinden hiç kuşkum yoktu; fakat kötülüğün gözü beni incitti ve canımı sıktı ve şaşırdım: mutsuz oldukça, çekingenliğim arttı ve sadece çekingenlik yüzünden yalan söyledim.  – Sayfa 81

Entelektüelin kavga etme ve kavga sürdürme becerisi yoktur sevgili okur. Belki sadece küçük parlamaları olur. Rousseau’da hep uyumdan yana olmasına rağmen defalarca bazı durumlarda dik durulması gerektiğini belirtmesine rağmen işte tam da bu yüzden dik duramıyor. Belki kızgınlığının, küskünlüğünün büyük bir kısmı da bu yorulmuş, kavga edemeyen, şaşıran ruh halinden ileri geliyor.

Rousseau’nun yalan ve gerçekle ilgili de çok ciddi bir takıntısı var. Onun gözünden güven meselesi çok belirsiz ve kaygan bir zeminde. Canını sıkan küçük olaylarla karşılaşıyoruz. Yukarıdaki gibi küçük olayların bile onda derin izler bıraktığını ve hayatının her detayını sorgulamaya başladığını görüyoruz. Bunun entelektüel insanı öfkeli hale getirmediğini ancak kendiyle kavga eder bir hale, kendini üzer bir hale getirdiğini görüyoruz.

İyinin kötüye üstün geleceğine inandığım içindir ki her şeyi söylemeyi menfaatime uygun gördüm ve her şeyi söyledim. – 82

Eser boyunca bir takım tutarsızlıklara rastlıyoruz. Yalan ve gerçeğe bakışı hayli muğlak olan filozof, burada açık sözlü olmayı tercih ettiğini anlatıyor; Ancak muğlaklığı başka insanları düşünmesinden ileri geliyor. Kendine dair yargılara varırken başka insanlara baktığını ve aklının karıştığını görüyoruz. Kendine kalsa hep doğruyu söylemeyi ilke edinecek filozofumuz kendi de yalan söyleyebildiği için karşısındakini anlama eğilimi taşıyor ve gördüğü her şey kabul edilebilir bir hal alıyor. Feyime’nin deyimiyle insanlara karşı yargısızlaşıyor.

Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs’ünden bir alıntı:

Magnatima menzogna! Or quanddo e il vero

Si bello che si possa a te preporre?

Ey yüce gönüllü yalan!

Gerçek hiç sana tercih edilebilecek kadar güzel oldu mu?

Başkalarına borçlu olduklarımı o kadar özenle tartarken kendi kendime ne borçlu olduğuma iyice baktım mı? Başkaları için adil olmak gerekiyorsa, insanın kendisi için de doğru olması gerekir. Bu, dürüst bir adamın kendi onuru hesabına ödemesi gereken bir saygı borcudur. – Sayfa 87

Hatırladığım bir araştırma şu: Hatırladığım derken Cemil Meriç’in Kırk Ambar’ında çok kızdığı bir okur tipi var. “Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama şöyle bir şey var” diyen okura çok kızar Cemil Meriç. Ama gerçekten hatırlamıyorum sevgili okur. Sadece işkembeden bir durum olmadığını, akademik bir makale olduğunu söyleyebilirim. Çalışma da şöyle bir durumdan bahsediliyordu:

Bir grup öğrenciye sınav yapılıyor ve sınavdan sonra bekledikleri tahmini puanlar soruluyor. Öğrencilerin tahminlerine göre başarı durumları aşağı yukarı şöyle: Sınavdan 65 – 70 alacağını tahmin ettiğini söyleyenler gerçekten de dedikleri gibi ortalama bir puan alıyorlar. Bunlar kendilerini biliyor sıkıntı yok. 90 alırım diye rahat rahat çıkanların büyük bir çoğunluğu 50 ila 60 arasında notlar alıyorlar. İşte bu kendini bilmeyen cahil ama cesur, gereksiz yere başarılıymış gibi hisseden hadsiz kişi. Bir tarafta var ki sınavdan 50 – 60 alacağını tahmin ettiğini söyleyenler… İlginçtir ki bu kitlenin büyük çoğunluğu 80-90 arasında puan alıyor sevgili okur. Şimdi durum şu: Cahil ve hak etmemiş, kendini gereksiz yere büyük görüyor. Ortalama başarıda sorun yok. Ama kaliteli ve iyi insanlar kendi başarılarının farkında değiller ya da kültürleri onlara gereksiz bir tevazu aşılamış. Kendini bil sevgili okur cahile ahkam kesmekten çekinme artık.

Biri, yarım fersahlık bir çevresi olan, insanların yaşadığı ve toprağın işlendiği bir adadır: daha küçük olan diğeri ise ıssızdır, torağı sürülmemiştir ve dalgalarla, fırtınaların büyük adaya yaptığı zararları onarmak için buradan sürekli toprak alınması nedeniyle sonunda yok olup gidecektir. İşte bu şekilde, daima zayıfın varlığı, güçlünün yararına kullanılmaktadır.  – Sayfa 90

Böyle somuttan soyuta akıl yürütmeyi pek sevmiyorum bana çok düz geliyor ama yukarıdaki benzetmeli önerme oldukça doğru hem evrim de bunu emrediyor.

Ama ruhumuzun, zamanın kendisi için hiçbir şey ifade etmediği, şimdiki zamanın geçişine dair iz bırakmadan, -hiçbir yoksunluk veya korku, yani var olduğumuzu hissetme duygusu dışında hiçbir duygunun izini taşımadan- sürüp gittiği, ruhumuzun sadece bu duyguyla dolduğu; ruhumuzun, geçmişi anımsamaya veya geleceğe uzanmaya ihtiyaç duymadan rahatça dinlenebileceği ve bütün varlığını yoğunlaştırabileceği yeterince sağlam bir temel ve onun bu temeli bulabildiği bir durum varsa, bu durum devam ettiği sürece insan kendini mutlu sayabilir; söz konusu olan da yaşamın zevklerinde olduğu gibi eksik, zavallı ve göreceli bir mutluluk değil de, insan ruhunda doldurulması gerekli bir boşluk olduğu duygusu bırakmayan yeterli mükemmel ve tam bir mutluluk olur Suyun akıntısına bıraktığım sandalın içinde uzanmış yatarken olsun, dalgalı gölün kıyılarında veya bir derenin mırıldanarak aktığı güzel bir kıyıda çakılların üzerinde otururken olsun, Saint Pierre Adası’nda yalnız başıma daldığım düşlerdeki ruhsal durumum işte böyleydi. – Sayfa 99

Anlaşılmak için yazmış ama edebi olmaktan hiç ödün vermemiş sevgili okur, beş duyunun devindiği, tamamlanmış olma anının resmedildiği yukarıdaki pasaj oldukça önemli. Sürekli planlar projelerle yatıp kalkmak doğru değil. İstemediğimiz işlerde çalıştığımız için tatilde istediğimiz işleri yapmak için acele etmemiz doğru değil. Aslına bakarsanız 21. yüzyılın birçok kısmı doğru değil ama bizim en açıkça ifadeyle mutlaka ama mutlaka dinlenmeye ihtiyacımız var sevgili okur. Tembellik yapma hakkına kesin suretle ihtiyacımız var. Yaratıcılığımızın benzini oturup duvara bakacak zaman bulmakta. Bana sorarsanız asla tam bir edebiyatçı olmayan Charles Bukowski’nin de deyimiyle: ‘İnsanlar tavana bakıp boş boş duracak an bulamadıkları için sapkınlaşıp saçmalaşıyorlar.’

En sevimsiz nesneler arasında bile hoş hayallerle beslenmesini bilen ve duyularıyla kavradığı tüm nesnelerle düşlerini zenginleştirebilen bir düşçü için bu, kuşkusuz iyi bir fırsattır. – Sayfa 101

Yalnız yaşamak önemli bir beceri sevgili okur ama kendini kandırmak da öyle. Yaşadığınız hayattan memnun olmayabilirsiniz. Bunu değiştirmek için bir şey yapmıyor ya da yapmak için güç bulamıyor da olabilirsiniz. Girdiğiniz her işte başarısız olmuş, siz geldiğinizde perondaki bütün trenler kalkmış, son anda atladığınız trenden de tekme tokat atılmış olduğunuzu hissedebilirsiniz ya da Sisifos efsanesindeki gibi bir kayayı sürekli dağın tepesine çıkarıp son anda kayanın aşağı yuvarlandığını ve tekrar yukarı çıkarmak zorunda kaldığınızı, bu durumun sonsuz bir döngü içinde tekrarlandığını hissediyor da olabilirsiniz. Ne hissederseniz hissedin. Buna katlanmak zorunda değilsiniz. Çözümü var: Kendini kandırabilirsin. Bu kötü bir şey değil. Yaşamak için güç veren, ona yaratıcılık sağlayan harika bir iş. Beyni kandırmanın çeşitli yolları var, eninde sonunda yaşamak zor bir şey ve bunu katlanır kılmak için yöntemler keşfetmek zorundayız. Okumak, izlemek, hayal kurmak gibi. Nasıl ki Tutunamayanlar’da kahraman, okula varana kadar sıkılmamak için otobüsün her durduğu ve geçtiği durağı yediği ya da attığı bir gol gibi düşünerek vakit geçiriyorsa; Nasıl ki Mr. Robot’ta çok sevgili Elliot hapishanede kaldığı günler için kendine kurgusal bir dünya yarattıysa. Biz de bunu yapabiliriz. Daha önce hep yaptık. Bu anlamsız gerçek tutkusu 21. yüzyılda başladı. Öyle bir hale geldik ki çocukların düş kurma alışkanlığı kalmadı, öğrenciler bile hayalsiz. İlginç bir şekilde futbolcu olmak isteyen çocuk yok artık. Kimse inanmıyor. Kendimizi birazcık da olsa kandırmaktan çekinmemeliyiz.

Düşünürken keşfettiğim budur işte: Bütün bunlar o güne kadar dikkatimi çekmemişti. Bu gözlem bana hareketlerimin esas ve gerçek sebeplerini sandığım kadar bilmediğimi kanıtlayan, birçok başka gözlemi hatırlattı. – Sayfa 106

Tecrübene ne kadar güvenirsin sevgili okur? Onlar seni yanılmaz ve daha mı güçlü yaptı yoksa tecrübe ayaklarının altında sallanan güvenilmez bir zemin mi? Ben mesela yemek yaparken hep çöp poşeti açarım. Ancak poşet eğilir bükülür sağına soluna yemek bulaşır ve pratik olmaz. Fakat o güne kadar ki tecrübem başka bir yolla düşünmeme fırsat bile vermemiştir. Bende her seferinde bu zahmetli yolu kullanırım. Her seferinde doğru bildiğim şeyi yapar yani yeni bir çöp poşeti açarım. Fakat bir gün misafir olarak gittiğim bir evde yemek yapılırken çöp poşeti yerine ayrı bir çöp tabağı çıkardıklarını gördüm. Bu çok mantıklıydı çünkü hiçbir yere bulaşmıyordu. En son da tabağı çöpe döküp suya tutuyorlardı. Fazlasıyla pratikti. Şok oldum çünkü sadece yemek yaparkenki hareketlerim bile kendi seçimimin sonucu değildiler. Tecrübem beni her seferinde poşet çıkarmaya zorluyordu ama edindiğim yeni tecrübe artık tabak çıkarmaya başlamamı sağladı. Yeni bir tecrübe belki başka bir yol kullanmaya mecbur edecek. Hiçbirini seçmedim. Düşünmedim. Düşünemedim değil aklıma bile gelmedi. Yeni bir şey görmem gerekti. Hayatta bu şekilde farkında olmadan yürüttüğüm çok fazla hareket var. Duygusal durumlardan bahsetmiyorum dahi. Belki yıllardır aynı evrende yaşadığım için her şeyin çok tanıdık geldiğini düşünüyorum ama doğru değil daha iyi yaşamak için gözlem sayısını artırmak, yeni yerler görmek ve yeni şeyler yapmak gerekiyor. Sabit kalmak yerine çöp tabağı kullanılan bir eve misafir gitmek. Otogarın kalabalıklığından ve curcunasından dem vururken basit sade ve anlaşılır tabelalarla dolu bir ilçe garajı görmek. Yeni fikirlerin uygulanabilir olduğunu görmek gerekiyor.

Yazgımı düzenleyenlerin en çok özen gösterdikleri şey, beni sahte ve aldatıcı görüntülerle sarmak olduğundan, erdemli bir davranış, beni, düşürmek istedikleri tuzağa çekmek için konmuş bir yemden başka bir şey değildir. Bunu biliyorum: biliyorum ki , bundan sonra elimden gelebilecek tek iyilik, istemeden ve bilmeden kötülük yapma korkusuyla kendimi herhangi bir şey yapmaktan men etmektir.  – Saya 107

Bu, insanın kendine olan güvenini kaybetmesiyle alakalı bir durum. Rousseau gibi yaratıcı bir beyin dahi kimi zaman kendine olan güvenini kaybediyor ve adım atmaktan çekinir hale geliyor. Hatta bu durum sanırım sadece onun kadar büyük beyinlerde ortaya çıkıyor.

Çünkü uyumlu, kendini büyük görmeyen naif insanlar etrafındakilerden duyduklarıyla bazen kendilerine duydukları inancı kaybedebiliyorlar. Bütün etraf bir olmuş yaratıcı zihinlerle mi uğraşıyor diyebilirsin sevgili okur. Cevabım bilimsel olarak evet. Bilim bize gösteriyor ki özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında klinik psikoloji araştırmalarının artmasıyla beraber. Psikoloji ikibinli yıllara gelindiğinde çok daha bireysel konuların üzerine eğilmeye başladı. Mutluluk bilimi olarak adlandırılan yeni bir alan var. Bu alandaki çeşitli ölçeklerin, envanterlerin verilerine göre hakikaten başka insanların düşmesinden mutlu olan, arkadaşının iyiliğini istemeyen bir insan kitlesi var. Artık adına insan doğası deyin, kapitalizm deyin ne derseniz deyin böyle bir durum var. Dolayısıyla uyumlu ve romantik birey kendini korumak zorunda. Roussea’nun hayatından kendimize dair şu dersleri çıkarmalıyız. Entelektüel yeri geldiğinde dik durabilmeli ve farkında olduğu değerini korkmadan işlemeli.

Bu eğilim, güçlü gerçek ve saftı ve ruhumun en gizli köşesinde, hiçbir şey onu asla yalanlamadı. Ne var ki beraberlerinde getirdikleri görevler yüzünden yaptığım iyilikleri bir yük gibi görmeye başladım. Öylelikle bu işin zevki kayboldu ve başlangıçta hoşlandığım özeni sürdürmek, bana adeta dayanılmaz bir sıkıntı gibi gelmeye başladı. Kısa süren refah dönemlerimde, birçok insan benden yardım istedi ve onlara  verebileceğim hizmetlerden hiçbiri, onlardan esirgenmedi. Fakat canı gönülden yaptığım bu iyiliklerden, önceden tahmin edemediğim ve artık boyunduruğuna katlanamadığım bir yükümlülükler zinciri doğdu. İlk hizmetlerim bundan yararlananların gözünde, ardından gelmesi gereken hizmetlerimin başlangıcından başka bir şey değildi ve herhangi bir zavallı bana kancayı takıp bir iyilik elde ettiğinde olay bitiyordu ve özgür irademle yapılan bu iyilik, daha sonra onun duyabileceği büyün ihtiyaçlar için sınırsız bir hak oluyor, onları yapamayacak halde olmam bile bir özür olmaya yetmiyordu. İşte bu şekilde en tatlı zevkler bile benim için sonradan külfetli yükümlülüklere dönüştü. Sayfa 107 – 108

Bir insanı bir şeyi yapmaya mecbur etmek istiyorsanız yapmadığı için suçlu hissettirmelisiniz. Rousseau’ya yapılan muamele de aynısı bir insan hayat tecrübesini dünya bilgisini bu kadar sade ve basit bir yolla açıklayabilir mi? Hepimizin gündelik hayatta yaşadığı sıkıntıları tek bir paragrafla anlatmış Rousseau. Ailemizin, arkadaşlarımızın, sevgilimizin beklentileri hep yukarıdaki pasajla alakalı sevgili okur.

Sadece iyiliksever insanların anlayabileceği yukarıdaki pasajla ilgili. Uyanık olmayan, saf insanların anlayabileceği. Sonrasını kestiremeyen, hesap yapmayan insanların anlayabileceği pasajla ilgili…

O zaman anladım ki, iyiliğin kendisi de dahil bütün doğal eğilimlerimizin tedbirsizce ve düşünülmeden toplum hayatına sokulması durumunda, bunlar nitelik değiştirerek, çoğu kez başta yararlı oldukları ölçüde, zararlı da olabilirler. Bu kadar çok acı deneyim, yavaş yavaş başlangıçtaki eğilimlerimi değiştirdi; daha doğrusu, onları gerçek sınırına çekerek, başkalarının kötülüklerini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramadıklarında iyilik yapma eğilimime artık körü körüne uymayı öğretti. – Sayfa 108

Yanlış okumadınız evet uymayı öğretti. Rousseau burada bir tercih yapıyor. “Modern” dünyada iyiliğin para etmediği sonucuna ulaşıyor ancak sonra iyiliğin para etmesi amacıyla yapılmadığı sadece yapılmak için yapıldığını kavrıyor. İyilik yapan insanın aslında her zaman kaybeden taraf olmadığını çünkü iyilik yapan insanın kazanmakla bir işi olmadığını keşfediyor. Onu güzelleştiren şeyin de bu olduğuna hükmediyor ve hayatı bildiği gibi yaşamaya karar veriyor. Bir karşılık bir adalet bir sonuç beklemeden iyiliğe devam etmek…

Gördüm ki bir iyiliği zevkle yapabilmem için, zorlanmadan, serbestçe hareket etmem gerekiyor ve iyi bir işten alacağım tadın yok olması için, onun benim gözümde bir görev olması yetiyor. O andan itibaren, mecburiyetin ağırlığı , en tatlı zevkleri bile bir yük haline getiriyor ve Emile’de dediğim gibi, inanıyorum ki şayet Türklerin arasında yaşıyor olsaydım, tellallar kocalık görevini yapma saatinin geldiğini haber verdikleri zaman kötü bir koca olurdum.  – 109

Paragrafın altını çizme sebebim Rousseau’nun Türklere selam çakması değil; çok insani başka bir durumu adlandırmış olması. Adlandırmak çözmekten önemlidir çünkü sevgili okur. Söz gelimi suyun dünyanın başlangıcından beri kaldırma kuvveti vardır ama Arşimed gibi bir adamın çıkıp illaki bunu adlandırması gerekmektedir. Rousseau’nun yaptığı da tam olarak bu çözmüyor ama adlandırıyor.

Akrabanızı bir sevdiğiniz için bir de artık aramak zorunda olduğunuz için aradığınızı düşünün hangisi daha samimi? Hangisi  daha gerçek? Toplumsal rollerimiz acaba bizi gerçek doğamızdan daha farklı hareket etmeye mi zorluyor? Elbette eğitim ruhlarımızı inceltiyor daha kibar hayatlar sürmemizi sağlıyor ama acaba bir yerde istemediğimiz insanları aramamak bu gidişe bir dur demek mi gerekiyor? İnsanlığın bin yıldır konuşageldiği mevzular bunlar. Oyunu kurallarına göre oynamazsan yalıtılıyorsun Rouseau gibi yalnızlığına çekiliyorsun. Politik olmak zorundasın sevgili okur.

Hayat bir çok açıdan çok sıradışı bence.

Görevimle kalbim, birbiriyle ters düştüğünde, görevim çok ender olarak ve ancak bu konuda kendimi zorlamamla zafer kazanabilirdi; yani çoğu zaman güçlüydüm, fakat eğilimlerime karşı hareket etmek benim için her zaman imkansız olmuştur. Emir ister insanlardan, ister görevimden, ister zorunluluktan gelsin, kalbim sustuğunda, iradem de sağır kalır ve içimden itaat etmek gelmez. – 109 – 110

Zorunluluklar ve istenenler çelişkisi, olan ve olması gerekenin tükenmek bilmez savaşı… Sevdiğiniz işleri yapmak için o zorunlulukları yerine getirmeye mahkum oluşunuz. Bu çemberin dışına çıkmak çok kolay bir iş değil.

NOT: Hiç meraklanmayın üçüncü bölüm gelecek. Yani umarım. Ölmez sağ kalırsak, başımıza bir iş gelmezse.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir