Rousseau – Yalnız Gezenin Düşleri (Üçüncü Bölüm)

Rousseau – Yalnız Gezenin Düşleri (Üçüncü Bölüm)
Yazıyı puanla!

Yazının Birinci Bölümü

Yazının İkinci Bölümü

Yazının Dördüncü Bölümü

Araştırmacılar, iyilik yapmanın egoyla alakalı olabileceğini söylüyorlar. Yapılan her fedakarlığın arkasında beni sevsinler, bana güvensinler dürtüsünün olabileceğini iddia ediyorlar. Son tahlilde özgeci bir tutumla iyiliği kendimiz için yaptığımız görüşünde birleşiyorlar.

Gerçekten de fedakarlık yapmak, kültürümüzün bize öğrettiğinin aksine insanın kendini yetersiz hissetmesiyle ve bu yetersizliği iyilik yaparak örtmek fikri üzerine mi kurulu acaba? Ya da eğer durum böyleyse sürekli başkaları için yaşadığını fark edip bunu değiştirmek için piskoloğa giden insan neden ısrarla bu huyundan vazgeçemiyor mesela? Bunun arkasında gerçekten de bir takım patolojik bozukluklar mı var?

Söz gelimi arkadaş arasında şaka yollu söylenen: “Kahretsin ki çok iyi bir insanım. En sevmediğim özelliğim çok iyi olmam.” lafı bana çok gerçek ve samimi geliyor. Bu özelliğinden kurtulmak isteyen bir çok insan tanıyorum. Elbette bu insanların da kötü tarafları var, kendilerini olmadıkları kadar iyi görüyor da olabilirler ama gerçekten de iyiliğin dozunu abartanlar çoğunlukla bundan rahatsızlar. Artık vazgeçmek istiyor ama bir türlü beceremiyorlar.

Diğer taraftan iyiliği bir değer olarak gören ve iyilik yapmanın para etmediğini anladığı halde iyiliğin para etsin diye yapılan bir şey olmadığını savunanlar var. Bunun bir değer meselesi olduğunu anlatıyorlar. Faydalı olmak arzusunun yüzyılımızın üst insanına ait bir özellik olduğunu söylüyorlar. 21. yüzyılda aranan insanın; hayatı değerlerine göre yaşayan tutarlı insan olduğunu ifade ediyorlar.

İyi olma meselesinin, bir seçimden mi yoksa küçüklükten beri ailemizin bize verdiği vicdan eğitiminden mi kaynaklandığını bilemiyorum ama istese de bencilleşemeyen insanlar tanıyorum. Belki okudukça, izledikçe ruhları daha da inceliyor ve kötü davranmak ellerinden gelmiyor. Akıllıca davranmak zorunlulukları olduğu halde sıkça iyilik etmek için yeni bir sorumluluğun altına girdikleri oluyor. Bilemiyorum işte sevgili okur bu konuda kafam karışık. Rousseau’nun da kafası karışık. Aşağıda şöyle bir hayat durumundan bahsetmiş mesela:

Kendisinden karşılıksız bir iyilik sitenen kişi, bunu yapmayı ilk defasında redderse, reddettiği kişinin bundan şikayetçi olmaya hiçbir hakkı yoktur: ama benzer bir durumda, o kişiye daha önce yapmış olduğu aynı iyiliği bu defa ondan esirgeyen kimse, kendi yüzünden beslenen bir umudu kırmış olur: yani doğmasına izin verdiği bir beklentiyi boşa çıkarmış ve yalanlamış olur. İnsan, bu reddedişte, ilkinden daha sert ve daha haksız olan, ama ne olduğunu tam bilemediğim bir şeyler hisseder.  – Sayfa 111

Genelde geleceğe dair umut besleyen ve dünyanın eninde sonunda daha iyi bir yer olacağına inanan Rousseau’nun bu duruma aşağıda görüleceği üzere başka baktığını, zamanla düzelecek bir şey olarak görmediğini söylemek mümkün. Şüphesiz şekil değiştirecek ve belki hafifleyecek ama farklı kuşaklarda aynı şeyi görünce net bir şekilde hayal kırıklığına uğruyor Rousseau:

Fakat felaketlerim başlar başlamaz. Diğer her şeyde olduğu gibi, bu konuda da işin rengi değişti. O zamandan beri daha öncekine hiç benzemeyen,  yeni bir kuşağın mensupları arasında yaşadım ve başkalarına karşı olan duygularım, başkalarının duygularında karşılaştığım değişikliklerden incindi. Birbirinden bu kadar farklı olan iki kuşağın, önce birinde, sonra öbüründe yaşadığını gördüğüm aynı insanlar, sanki her ikisine de kendilerini uydururlar.  – 112

Ben hayatımı ilişkilerim üzerinden anlarım. İnsanın öz mutluluğunu belirleyen yegane şeyin de etrafındaki insanların mutluluğu olduğunu düşünürüm. İnsanın en yakınındakiler mutluysa ve onlarla kurduğu diyalog sağlıklıysa ömür boyu huzurun kapıları ardına kadar açılır. Bu konuda Rousseau’da böyle düşünüyor:

Zayıflık ve tutsaklık, sadece kötü adamlar yaratmıştır. Şayet Gyges’in(efsaneye göre insanı görünmez yapan yüzük) yüzüğüne sahip olsaydım, o beni insanlara bağımlı olmaktan kurtarır ve onları bana bağımlı yapardı. Düşlere daldığımda, sık sık kendimi İspanya’daki şatolarda bu yüzükten nasıl yararlanabileceğimi sordum. Çünkü, böyle bir durumda, gücü kötüye kullanma eğilimi ortaya çıkar. Tüm arzularımı tahmin etmekte özgür olup, kimse tarafından aldatılmadan her şeyi yapabilecek durumda olsaydım, neler isteyebilirdim? Tek bir şey. Bu, sadece tüm kalpleri memnun görmek olurdu. Etrafımdaki insanların mutlu olduğunu görmek beni sürekli duygulandırabilen tek şeydir ve bu mutluluğa katkıda bulunma arzusu en değişmez tutkumdur. – Sayfa 116 – 117

Özgürlük, denilince aklıma ilk J. Paul Sartre gelir. Sartre’a göre özgürlük, tahmin edebileceğiniz üzere inanılmaz önemlidir ancak varoluşçuluk aynı zamanda özgürlüğe mahkum olmak gibi bir paradoksu da beraberinde getirir. Özgürlüğünün peşinde koşup duran özgürlüğüne mahkum olmuş insanlar görürüz ancak Rousseau, Sartre’dan bir buçuk yüz yıl önce bu işi aşağıdaki gibi çözmüştür. Özgürlük istediğini yapmak değildir. Özgürlük İstemediğini yapmamaktır! Rousseau bunu sağlamak için Paris sosyetesine karşı çok ilkeli durmak zorunda kalmış bunun bedelini de çoğu zaman dışlanarak ödemiştir.

Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna asla inanmadım, özgürlük daha çok, yapmak istemediğini yapmamaktır ve devamlı peşinde olup, bazen de yakaladığım, sayesinde çağdaşlarımı çileden çıkardığım özgürlük, işte budur.  – Saya 119 

Ruhu romantik esinlerle dolu Rousseau’nun döneminde harlanmak üzere olan makineleşme ve kendisinden hemen sonra başlayacak modernitenin sorununu sezdiği paragraf aşağıdadır. Önceki Rousseau yazılarında da bahsettiğimiz üzere Jean Jacques görmüş görülebilecek en ileri görüşlü filozoflardan biridir.

Ağaçlar, çalılıklar, bitkiler yeryüzünün giysisi ve süsüdür. Hiçbir şey, sadece taşların, kumun ve çamurun göründüğü çıplak ve çorak bir kırdan daha hüzünlü değildir. Oysa, doğanın hayat verdiği, kuş sesleri ve akarsuların ortasında düğün giysilerini giymiş olan toprak; insana, bu üç unsurun ahengi içinde hayat, cazibe ve güzellikle dolu bir alem gösterir. Bu, gözlerle gönüllerin hiç bakmadığı bir alemdir. – Sayfa 125

Aşağıdaki pasajda ise belki içine doğduğu kültürden kaynaklanan entelektüel bireyin bedensel çile çekme zorunluluğu ile ilgili bir bölüm var. Tolstoy’da son döneminde cinselliği yasak ediyordu kendine. Gerçi bunun sebebini Kreutzer Sonat’da detaylı bir şekilde açıklıyordu ama Rousseau’da Tolstoy gibi düşünüyor diyebiliriz nihayetinde. Gerçi Rousseau, Tolstoy’dan bir yüz yıl önce yaşamış ama sen bakma sevgili okur.

Her şeyi daima kendi maddi çıkarımıza bağlayan, her şeyde çıkar ve ilaç arayan ve hep sağlıklı olduğumuz takdirde doğaya karşı ilgisiz olmamıza neden olacak bu düşünce tarzını benimsemem asla söz konusu olamaz. Bu konuda kendimi diğer insanlara tamamen zıt hissediyorum. İhtiyaçlarımla ilgili hissettiğim her şey beni üzer, aklımı karıştırır, bedensel ihtiyaçlarımı gözardı etmeden, zihinsel zevklerden gerçek anlamda bir tat alamam.- Sayfa 129.

Uyumakta zorlandığınız geceler, düşünceler birbirini kovalar, sabah canınızı o kadar sıkmayan problemler gece bir öküz olup üzerinize otururlar. Düşünmek kimi zaman hayal kurmakken kimi zaman asla değiştiremeyeceğiniz geçmiş, imkanı yok bilemeyeceğiniz gelecek ve sonsuz bir şimdiki zaman arasında sıkışabilir. İnsan bile bile kendini üzmenin doğru bir davranış olmadığından haberdar olduğu için bu sıkışma ve acı çekme ihtimalinden kaçarak düşünmekten vazgeçer. Yaratıcılığını, üst düzey düşünme becerisini kaybetmeye başlar. Ama gene de elinden kaçmaktan başka bir şey gelmez.

İstemediğim halde mutsuzluklarımı düşünme korkusuyla, düşünmekten kaçınmaya, bunca endişenin sonunda yıldırmayı başarabileceği neşeli, ama yorgun düş gücümün artıklarını korumaya zorlanan ben; onlara karşı hırçınlaşırım korkusuyla, aşağılama ve hareketleriyle beni bunaltanları unutmaya çabalamaya zorlanan ben, tamamıyla içime kapanamam: çünkü ruhum, çekilme ihtiyacıma rağmen varlığını ve hassasiyetini başka mahluklara yaymak ister: üstelik eskisi gibi kendimi doğanın o engin okyanusuna balıklama atamaz oldum; çünkü zayıf düşmüş ve gevşemiş melekelerim, sıkı sıkı bağlanmak için yeterince kararlı, yeterince belirgin, yeterince erişebileceğim konular bulamıyor ve kendimi eski coşkularımın karmaşasında yüzcek güçte hissetmiyorum.  – Sayfa 131

Rousseau, aşağıda bilmek kibrinden bahsediyor. Bilmek ile yapabilmenin, derin bilgiyi kavramanın aynı şey olmadığını fark etmeyen bilim adamlarının, doktorların ve mühendislerin egosunu eleştiriyor. Bu eleştiri o kadar tehlikeli bir eleştiri ki bir toplumun üst temsilcisi olan  akademisyenleri bilim adamlarını doktorları bir anda cahillerin içindeki okumuş öfkesiyle baş başa bırakıyor. Onların eline koz verip öfkelerini meşrulaştırmış yaftası yiyor. Ama bu egonun bitmesi gerektiğinden de bahsetmek lazım geldiğinden söylemeden de edemiyor. Önceki yazılarda da anlattığımız üzere çoğu zaman tam da bu sebeple dışlanıyor.

Minerallerin incelenmesinden yararlanabilmek için, kimyacı veya fizikçi olmak gerekir. Zor ve masraflı deneyler yapmak, labaratuvarlarda çalışmak, kömürler, potalar, fırınlar, imbikler arasında, boğucu duman ve buharlar içerisinde çoğu zaman sağlığını ve her zaman hayatını tehlikeye atıp çok para ve çok zaman harcamak gerekir. Bütün bu üzücü ve yorucu çalışmadan çıkan sonuç, bilgiden çok, kendini beğenmişliktir. Ve en basit bir kimyacının bile, kendi konusunda tesadüfen birkaç önemsiz buluş yaptı diye, doğanın tüm sırlarını çözdüğüne inanmaması nerede görülmüştür? – Sayfa 132

Roland Barthes, yazar ve yazman adlı iki kavramdan bahseder. Yazman, var olan bilgiyi, bilinen gerçeği yazıya aktarandır. Yazar ise yeni şeyler keşfeden bilinmeyeni ortaya çıkarandır. Roussea işte tam da bu sebeple yazmanlıktan başka bir şey yapmayan bilim adamlarına inat bilime merak salıyor ve onu bir yazar gözüyle inceleyip bitki bilime merhaba diyor.

Rousseau’nun bitkibilimle ilgilenmesi kişisel bir ilginin sonucudur ama geçkin döneminde bilime edebi çalışmalardan daha çok değer vermeye başlayacaktır.

Gelin, bütün bu çirkin nesnelerle kirlenen hayal gücümü arındırın. Bütün büyük etkilere kayıtsız kalan ruhum, ancak beni duygulandıran nesnelerle ilgileniyor. Artık duyulardan başka bir şeyim yok. Bu dünyada üzüntü ve keyif ancak onların aracılığıyla bana ulaşabiliyor. Beni çevreleyen güzel cisimlerle kaplı onları dikkatle izliyor, zevkle seyrediyor, karşılaştırıyor, sonunda onları sınıflandırmayı öğreniyorum ve birden, doğayı sevmek için durmadan yeni nedenler arayıp bulmak üzere doğayı incelemeye ihtiyaç duyan biri kadar bitkibilimci oluyorum – 134

Aşağıdaki pasajda da bilime dair düşüncelerini derinlemesine anlatıyor Rousseau. İnsan, bilimi öğrenmekten keyif aldığı için yapmalıdır diyor. Jean Jacques, öğrenmekten ve vakit geçirmekten en çok keyif aldığı şey üzerine yani doğa üzerine yoğunlaşıyor. Ray Bradburry’nin de dediği gibi doğada, umursamazca bin yıllardır varlığını devam ettiren insandan ve onun ilişkisel durumundan bağımsız bir şekilde ahenkle ve dengeyle huzurlu bir şekilde varlığını sürdüren zamana hayran oluyor.

Bitkibilimi boş gezen, tembel bir yalnıza uygun bir çalışmadır; bitkileri incelemek için, onun gereksinim duyduğu tüm aletler, bir kazı kalemi ve bir büyüteçtir. O, gezinir, bir nesneden diğerine serbestçe dolanır, her çiçeği ilgi ve merakla tekrar tekrar gözden geçirir ve yapısal özelliklerini kavramaya başlar başlamaz, hiç çaba sarf etmediği halde, onları incelemekten, çokça çaba harcamış gibi, coşkun bir zevk duyar.  Bu aylakça uğraşta sadece tüm tutkular dinginleştiğinde hissedilebilen ama tek başına yaşamı mutlu ve tatlı kılmaya yeten bir büyü vardır. Fakat ya bir yer edinmek ya da kitap yazmak için olsun, buna övünme ve çıkar duygusu karıştırıldığında, sadece bilgi vermek için öğrenemeye istek duyulduğunda, sadece yazar veya profesör olmak için bitki topandığında bu tatlı büyünün tümü kaybolur ve bitkiler sadece tutkularımızın aracı gibi görünür. İncelemelerinden gerçek bir zevk duyulmaz. İnsan artık bilmeyi değil, bildiğini göstermeyi ister ve ormanlar, takdir görmeyi. – 135

Doğanın, toprağa temas etmenin önemini biliyor Rousseau. Ona gittikçe huzur buluyor, doğasına döndükçe terapi oluyor. Bugün kentlerde toprağa dokunamadığı için hobi bahçelerine muhtaç kalmış insanın problemine ta o zamandan ışık tutuyor. Arada toprağa dokunmak gerektiğini, o zaman her şeyi unuttuğunu ve var oluşunun güzelliğini, rahatlığını hatırlatıyor.

Bir ormanın gölgelerindeyken, artık hiç düşmanım yokmuşçasına huzur içinde ve özgür olduğumu, unutulduğumu ve ormanın yapraklarının, düşmanları hatıramdan uzaklaştırdığı gibi beni de onların kötülüklerden uzaklaştıracağını sanıyor ve bütün aptallığımla, onları artık düünmediğimde, onların da beni düşünmeyeceklerini hayal ediyordum. – 136

NOT: Rousseau’nun Yalnız Gezenin Düşleri adlı eserinden yola çıkarak yazdığımız bu yazı dizisinin dördüncü ve son bölümü yakında sizlerle olacak!

Darısı İtiraflarım’a.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir