Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Yazının İkinci Bölümü

Yazının Üçüncü Bölümü

Yazının Dördüncü Bölümü

Dergiler hayatımızdan çıktı ya da çıkmak üzere. Dedikoduları duyacağın, uzun metinle karşılaşacağın yer sayısı azaldı. İnternet kısa metinler üzerine kurulu bir dünya haline geldi. Ama birinin yolu düşer ve üslubu da beğenirse sonuna kadar okur belki diye yazdım ben. İnceleme, kitaptan seçtiğim alıntıların yorumlanması üzerine kurulu. Dijital işlerin konuşulduğu bir kongrede zamansız içerikler üretmekten bahsediyorlardı. Buyurun size zamansız içerik sevgili okur.

Çatır çatır her bir paragrafı üzerine akıl yorduğum kolay okunan çok düşündüren kitap: Yalnız Gezenin Düşleri!

“Bu bağlamı göz önünde tutarak onun en son “itirafları” olan Yalnız Gezenin Düşleri’ndeki o yılmışlık, küsmüşlük ve anlaşılmamış olma duygusu, spartaküsvari bir yenilgi duygusu olarak da anlaşılabilir belki. Spartaküs, köleliğin tarihsel bir formasyon olarak en güçlü temsil edildiği bir dönemde, Roma İmparatorluğu’nun sınırları içinde, henüz tarihsel şartlar ve dinamikler olgunlaşmamışken, ileriye dönük bir adım atmayı denemiş ve yenilmişti; Rousseau da “İşte artık yeryüzünde yapayalnızım” diye girer metne. Spartaküs’ü Romalılar çarmıha germişlerdi; Rousseau da bir tür inzivanın ıssız yollarına çekilir kendiliğinden; çünkü bir anlamda ayak uydurmadığı tarih “ileriye” doğru hızla akmaktadır.”

Veysel ATAYMAN’ın önsözünden – Sayfa 12

Rousseau, bundan iki yüzyıl önce gelişmenin sanayide, makinede değil insan kafasında olması gerektiğini söylemişti. İnsanlığın görülmemiş bir hızla ilerlediğini savunanlara karşı hızın insanda değil makinede olduğunu insanlığın kafa yapısının henüz bu yenilikleri içselleştiremediğini anlatmıştı.

Ruhu henüz bu makinelerden sağlıklı faydalanabilecek kadar incelmemiş insanı anlatan Rousseau, gelecek yüzyıllarda ortaya çıkacak problemleri öngörmüş fakat tam da bu yüzden çağdaşları tarafından dışlanmıştı. Doğaya geri dönmek onu ihmal etmemek gerektiğini söylerken çağdaşları bu çağrıları ilkelliğe övgü olarak değerlendirmişti.

Şimdi Avrupa düşüncesini baştan aşağı değiştiren; Avrupa düşüncesinin kırılma noktalarından birini oluşturan nasıl yaşanacağı üzerine fazlaca kafa yormuş belki de pratik anlamda felsefeyi en işe yarar hale getiren bu filozofun tecrübesine yakından bakmaya çalışacağız.

Bu huzura bir başka şeyin daha katkısı oldu: Bana işkence edenler olanca kinleriyle bana acı çektirmek için başka başka tertipler düşünürken; durmadan yeni darbeler indirip işkencelerinin etkisini sürekli taze tutarken bir şeyi unuttular. Oysa bana biraz umut ışığı bırakacak kadar becerikli olsalardı, hala ellerinde olacaktım. Bazı yalancı yemlerle beni oyuncakları yapmaya, boşa çıkan beklentilerimin hayal kırıklığı ile her an bir üzüntü kaynağı daha yaratarak beni yeni acılara boğmaya devam edeceklerdi. Fakat kaynaklarının hepsini önceden tükettiler: bana hiçbir şey bırakmamakla, kendilerini de her şeyden yoksun bıraktılar. Beni boğdukları iftira, alay, rezalet ve kötülük ne artabilir ne de azalabilir; ne onlar şiddetlendirebilirler ne de ben bundan sıyrılabilirim. Perişanlığımı en son haddine vardırmakta o kadar acele ettiler ki, bütün insan kudreti: bütün hilelerinin yardımıyla bile ona hiçbir şey katamaz. – Sayfa 23

Şimdi bu adam paranoyak mı diyebilirsin sevgili okur; değil! Harbiden düşmanları var. Nitekim bir papaz yüzünden taşlamışlar da kendisini(mecazen değil) herif güvende değil yani. Onun dışında kamuoyunun desteği de rakiplerinin elinde. Rakipler kimler? Gelecek nesillerin emperyalistleri, kapitalistleri… Bir durum hele konuşalım demiş ama dinleyen olmamış hümanist filozofumuzu. Bu yüzden de onu edebiyat çevresinin, entelektüel dünyanın, siyasi, sanatsal ve sosyal hayatın dışına itmişler.

1800’lü yıllarda yaşayan bir entelektüel için dışlanmışlığın bugünkünden daha zor bir durum olduğunu pekala anlayabiliriz. Diğer taraftan bu pasaj bana gündelik hayattaki zehirleyici ilişkileri de hatırlattı.

Beklemek, karşılaşmaktan daha müthiştir: tehdit, darbeden daha kötü. Tehdit gerçekleştiğinde ise olaylar hayal gücünden kaynaklanan yanlarından arınarak gerçek değerini bulur. O zaman bu dertleri, sandığımdan çok daha önemsiz bulur, acı çekerken ferahlarım. Böylece herhangi yeni kaygılardan arınmış, beklemenin getirdiği endişeden kurtulmuş olarak, artık hiçbir şeyin ağırlaştıramayacağı bir duruma giderek daha rahat katlanırım ve duygularım günden güne körelmeye başladığından, yeniden canlandırmak mümkün olmaz. Düşmanlarım, kinlerinden kaynaklanan bütün zülüm yöntemlerini ölçüsüzce harcayarak işte bana böyle bir iyilik yaptılar.  – Sayfa 24

Ama bir sanatçı ve düşünür olarak gelecekten umudunu kesmiyor Rousseau. Eninde sonunda üreten insan geleceğin güzel olacağını düşündüğü için, anlaşılmak adına bir umut beslediği için yazıyor, çiziyor ve başka bir yüzyıla yatırım yapıyor. Evrimin emrettiği üzere geleceğin daha iyi olacağına dair muhteşem bir ümit taşıyor.

Ama, hala geleceğe güveniyor ve daha insaflı bir kuşağın, bugünün kuşağının, gerek hakkımdaki yargısını, gerekse bana olan davranışlarını inceleyip kendisini yönetenlerin hilelerini meydana çıkaracağını ve beni olduğum gibi göreceğini ümit ediyorum. Diyaloglar’ımı bana yazdıran ve bunları gelecek nesle aktarmak için beni binbir çılgınca girişime sürükleyen işte bu umuttur. Uzak bir geleceğe ait umudum, bir zamanlar bu yüzyılda insaflı bir yürek ararken içimde hissettiğim heyecanın aynısını bana hissettiriyor ve uzaklaştırmak istediğim o umutlar, aynı zamanda beni bugünün adamlarının oyuncağı yapıyordu. Diyaloglarımda bu beklentimi neyin üzerine kurduğumu anlattım. – Sayfa 25

 O kadar temiz anlatıyor ki Rousseau! Yanlış anlaşılırım endişesinden uzak, edebi kaygıdan uzak, sadece anlaşılır olmak kaygısıyla adı konulmamış duygularını açıklamak için…

Beni, acı verici bir şekilde olduğu kadar, boşuna da meşgul edecek konuları bir kenara bırakalım. Madem ki teselliyi, umudu ve huzuru sadece kendimde bulduğum için hayatımın geri kalanında yalnızım, kendimden başka hiç kimseyle ilgilenmemeliyim ki bunu da istemiyorum. Eskiden itiraflarım diye adlandırdığım titiz ve samimi incelemeye işte bu ruh haliyle devam diyorum. Son günlerimi, kendimi incelemeye ve yakında hakkımda vereceğim hesabı, önceden tasarlamaya adıyorum. Kendimi tamamen ruhumla konuşma zevkine bırakayım. O ruh ki, insanların elimden alamayacakları tek şeydir. İçimdeki eğilimlerin üzerinde düşüne düşüne onları düzene koymayı ve onlarda kalan kötülükleri düzeltmeyi başarabileceksem, derin düşüncelere dalmam hiç de gereksiz olmayacak ve artık bu dünyada hiçbir işe yaramama rağmen, son günlerimi boşuna harcamamış olacağım. Gündelik gezintilerim, çoğu zaman hatırlayamadığım için üzüntü duyduğum, muhteşem manzaralarla doludur. Hala hatırlayabildiklerimi yazacağım; onları her okuduğumda aldığım haz yenilenecek. Yüreğimin hak ettiği ödülü düşünerek, üzüntülerimi bana zülmedenleri ve iftira edenleri unutacağım. – Sayfa 27

Her ne kadar huzur içinde olduğunu söylese de arada kızgın olduğuna ve diğer insanları affetmediğine dair de bir çok ipucuna rastlıyoruz. Lakin insanın önünde sonunda dönüp dolaşıp geleceği yerin gene kendisi olduğunu görüyoruz. Bütün kovalamacalardan, işlerden, ilişkilerden, beklentilerden, acılardan, hüzünlerden sonra salt, sade, saf bir kendi. İlk çocukluk heyecanlarına, çocukluk tatlarına, ruhunun çocukluğunda bıraktığı o duyguları tekrar sahiplenmeye ve sadece kendine keyif veren şeylerle uğraşmaya başlama durumu.

Bu sayfalar, ancak hayallerimin gelişigüzel tutulduğu bir anı defteri olacak. Onlarda benden çok söz edilecek. Çünkü düşünen yalnız bir inan, kaçınılmaz olarak kendisiyle meşgul olur Giyinirken aklıma gelen bütün tuhaf, alışılmadık düşünceler de bu sayfada yerlerini alacaklar.  – Sayfa 28

 Okudukça huzur buldum ben sevgili okur, bütün gündelik problemlerinden kurtuldum. Var olmanın ağırlığını attım. Sakinledim, aceleciliğim gitti. Öyle naif bir düşünce birikimini sunuyor bu kitap. Öyle naif bir içerik ve öyle naif bir üslupla.

Büyük bir mutlulukla, yüreğimdeki sevgiyle ama körü körüne bağlanışlarımı, birkaç yıldır ruhumu besleyen hazin olmaktan çok teselli edici olan düşüncelerimi hoşlanarak hatırlıyor, kendimi onların kucağına teslim ederken aldığım kadar derin bir hazla onları kaleme almaya hazırlanıyordum. Öğleden sonram bu sakin düşüncelerle geçti ve günümden son derece memnun olarak dönmek üzereyken, şimdi size anlatacağım olay beni düşlerimin iyice yoğunlaştığı hayal dünyamdan çekip aldı. – Sayfa 34

Yer yer günlüğe dönüşüyor. Rousseau’nun hayatı hepimizinkine benziyor. Herkes havadan sudan bahsederken önemli olanın havanın ve suyun insan ruhu üzerinde bıraktığı dokunuşlar olduğunu, doğanın çok içlerimize kadar nüfuz ettiğini ve aslında böyle düşünceler içinde gide gele gide gele bir ömrü tamamladığımızı anlıyoruz. Ayakkabımızı bağlarken aklımıza gelenler, giyinirken aynaya baktığımızda hissettiklerimiz, hepsi kendimize dair bir algı bir tanım yaratıyor. Hepsi bir şeyler çağrıştırıyor. Yıllar süren insan birikimi, gen dizilimimize işlenmiş evrimsel acılar, değişiklikler hepsi o anda kendine yer buluyor.

Gece ilerliyordu. Gökyüzünü, birkaç yıldızı ve biraz da yeşillik gördüm. Bu ilk duyumsama nefis bir andı. Varlığımı sadece orada hissediyordum. Sanki hayat o anda doğuyor ve gördüğüm bütün nesneleri hafif varlığımla dolduruyordum. Tamamıyla o anı yaşıyor, başka hiçbir şeyi hatırlamıyordum: kimliğim ve başıma gelenler konusunda en ufak bir fikrim yoktu: ne kim olduğumu ne de nerede olduğumu biliyor; ne acı, ne korku ne de endişe duyuyordum. – Sayfa 36


Maurice Merlau Ponty, Algılanan Dünya’da insana özgü tamamlanmamışlık duygusundan bahseder. Bir boşluk olduğunu ve bu boşluğu ilişkilerimizle, yaptığımız işle, ya da bilumum dünya bilgisiyle doldurmaya çalıştığımızı ancak bu boşluğun asla dolmayacak belirsiz bir boşluk olduğunu anlatır. Aslında Ponty mutsuz değildir çünkü ona göre insanı geliştiren de işte bu tamamlanmamışlık bu boşluk duygusudur. Kötü yanı insanı huzursuz yapmasıdır sadece. Ama şimdi ondan tam olarak iki yüz yıl önce yaşamış Rousseau’nun tamamlanmış olduğunu, huzura erdiğini, rahatlamanın mümkün olduğunu görüyorum. Hoş “Boşluğu doldurmuş olsa kitabı yazmaz!” diyeceksiniz “Yazıyor ki anlatmak istediği, yarım bıraktığı şeyler var!” diyeceksiniz. Durum bence öyle değil sevgili okur. O sadece üzerine düşeni, görevini yaptı. Kafası rahatladı ve bunun nasıl olduğunu anlatmak için bir sorumluluk hissetti.

Bu habere, tesadüfen duyduğum ve hiçbir ayrıntısını öğrenemediğim, daha tuhaf bir durum eşlik etti: Bu da, evimde bulunabilecek eserlerimin müsveddelerinin basılması amacıyla para toplamak için kampanya başlatılmasıydı. Anladım ki, ölümümden sonra bana atfedilmek amacıyla bir yazı derlemesi hazır tutuluyormuş; çünkü bulunabilecek gerçek el yazmalarının aslına sadık bastırılabileceğini düşünmek, on beş yıllık tecrübeden sonra, aklı başında bir adamın aklından bile geçmeyeceği bir aptallıktı. – Sayfa 41

Yukarıdaki pasajda birçok edebiyat klişesine ve dedikodusuna ışık tutuyor Rousseau. Söz gelimi öldükten sonra Tolstoy için de “Müslümandı saklıyordu”, “yazıları vardı ama yayımlayamadı” gibi söylentiler çıktı. Lakin durum aynen Rousseau’nun yukarıdaki pasajda kestirdiği gibiydi. Çağını aşan ya da çağında kendinden çok söz ettiren insanlar için öldükten sonra üzerine yamanmak üzere çok sayıda hurafe üretiliyordu.

Hem geçmişte hem de bugün yaptığım bir yığın gözlem, bu düşüncemi öylesine doğruladı ki, şimdiye kadar insanların kötülüğünün ürünü olarak gördüğüm olayları, artık insan aklının kavrayamayacağı ilahi sırlar olarak görmekten kendimi alamıyorum. – Sayfa 42

ve

Tanrı adildir; O, acı çekmemi istiyor, fakat masum olduğumu biliyor. İşte güvenmemin sebebi bu: yüreğim ve aklım yanılmadığımı ilan ediyor. Bırakalım insanlar istediklerini yapsınlar. Şikayet etmeden acı çekmeyi öğrenelim; sonunda her şey yoluna girecek; benim sıram da er geç gelecektir. – Sayfa 43

 Diyerek de tanrıtanır bir filozof olduğunu beyan eden Rousseau, kaderinin bir kısmını da doğal gidişatına bırakmış durumda. Hatta müdahale edemediği bu gidişattan haz alır gibi bir hali var. Nasıl olsa yaşamının devamını kestiremeyeceği; geçmişi değiştiremeyeceği ve geleceği de bilemeyeceği için bir teslim olma yöntemi seçmiş Rousseau. “E bunun neresi zor?” diyebilirsin sevgili okur. “Birçok dindar zaten bunu Rousseau’nun söylemesine gerek kalmadan uyguluyor ve huzurlu yaşıyor” diyebilirsin. Öyle değil. Dini bir dağ gibi düşünelim. Bu dağa kutsal kitaplar ve semavi dinler aracılığıyla çıkmak dağa yapılmış otobanda yürümeye benziyor. Felsefe ise dağın en sert yamacını kullanıyor. Tanrıtanır felsefeden bahsediyorum. Kendi yolunu oluştura oluştura gidiyor. İyice düz mantık berbat benzetmelerimle devam edebilirim ama beni dindar biri sanabilirsin. Hiç öyle değilim sevgili okur diyor ve boş muhabbeti bir kenara bırakıp devam ediyorum.

Ayrıca bu kadar geç alınan derslerden elde edilen kazanımlardan yararlanma zamanı da geçmiş olur, gençlik, bilgeliği öğrenme, yaşlılık da uygulama zamanıdır. İtiraf edelim ki, tecrübe daima bir şey öğretir; fakat sadece bundan sonra yaşayacağımız zamana faydası vardır. Ölme zamanı gelince, nasıl yaşamak gerektiğini anlamanın ne değeri var? – Sayfa 45

 Toplum baskısı dediğimiz şeye her ne kadar karşı çıksak da bu baskılar asırlar boyu süren bir insan tecrübesiyle oluşmuş baskılardır. İnsanlığı anlamak için son elli-yüz yılda inşa ettiğimiz sosyal kavramlara bakarak akıl yürütmek doğru değildir. İnsan en az 30.000 yıldır dünyada olan ve evrimsel bir takım gelenekleri hafızasında barındıran bir türdür.

Diyeceğim o ki bir takım hataları belli bir yaştan sonra yapmak hem toplum tarafından hem de kişinin kendisi tarafından affedilmesi güç bir durumdur. Gençlik ve ilk yetişkinlik döneminde yaptığınız hataların telafisi varken ve bu hatalar sizin geleceğinizi güzelleştirirken yetişkinlik ve yaşlılık döneminde bu hataları yapmanın mantıksız olduğunu anlatıyor Rousseau. Yaşlanınca zaten anlatılan geleceğin içinde yaşadığını ve bundan sonra öğreneceği yeni şeyler olmasına rağmen hata yapma ihtimalinin düşük olması gerektiğine, insanın kendini bu yönde eğitmesi gerektiğine değiniyor.

Doğduğumuzda girdiğimiz savaş meydanından ölünce çıkarız. Ömrün sonuna varıldığında yarış arabasını iyi kullanmayı bilmenin ne yararı var bize? Yapılacak tek şey kalmıştır, o da oradan nasıl çıkacağını düşünmektir. Yaşlı birinin öğreneceği tek şey, ölmektir, fakat aksi gibi benim yaşımda en az yapılan da bu; ölümün dışında her şey düşünülür. Tüm yaşlılar hayata çocuklardan daha fazla bağlıdırlar ve gençlerle karşılaştırıldığında daha zor ayrılırlar hayattan. Çünkü ömürleri boyu bu dünya için çalışmışlar; tüm çalışmaları sona erdiğinde, boşuna emek verdiklerini görmüşlerdir. Bütün emekleri, bütün servetleri, çalışarak geçirilen uykusuz gecelerinin bütün meyveleri gittiklerinde geride kalacaktır. Yaşadıkları sürece, ölürken görebilecekleri bir şeyler edinmeyi de düşünmemişlerdir. – Sayfa 46

Tamam burada ciddi bir dindar haline büründü naif filozofumuz ama yadırgamak yok. Yaptığı şey en azından klişeleşmiş öğütleri estetize ediyor, ona yeni bir form kazandırıyor. Edebiyatın ve yazının gücü de bu zaten. Bir çocuğa annesini üzmemesi gerektiğini söylersiniz; bu çocuğu değiştirmez. Lakin annesini üzen bir çocuğun anne tarafından kaleme alınmış hikayesi çocuğun bakış açısını değiştirebilir. Söylenen aslında aynı şeydir. Ama estetize edilmiş olan her zaman daha güçlü ve ikna edicidir.

Çocukluğumdan beri eğitimle beslenen ve daha sonraları hayatımı dolduran felaketlerin yaşadığım onca yokluk ve bahtsızlıkla güçlendirdiği bu duygu, beni daima hiçbir insanda göremediğim bir çaba ve özenle varlığımın niteliğini ve amacını araştırmaya itmiştir. Benden çok daha fazla bilgiçlik taslayarak felsefe yapanları gördüm, fakat felsefeleri sanki kendilerine yabancıydı. Başkalarından daha bilge olmak istediklerinden, rastladıkları bir makineyi sırf merak için nasıl incelerlerse, dünyanın nasıl oluştuğunu anlamak için de aynı şekilde inceliyorlardı. İnsan doğasını, üzerinde bilgiççe konuşabilmek için inceliyorlardı, kendilerini tanımak için değil. Kendilerini aydınlatmak için değil, başkalarına öğretmek için çalışıyorlardı. Birçokları, iyi kabul edilsin de ne olursa olsun diye kitap yazma sevdasındaydılar; kitapları basılıp yayımlandığında, içindekilerle, onu başkalarına kabul ettirmek ve saldırıya uğradığında içeriğinin çürütülmemesi için bu içeriğin doğru ya da yanlış olduğuna bakma zahmetine katlanmaksızın onu savunmak dışında hiçbir şekilde ilgilenmez olurlardı. Bana gelince, başkalarına öğretmek için değil, kendim bilmek için istedim öğrenmeyi her zaman. İnsanın başkalarını eğitmeye başlamadan önce, kendisi için öğrenmesi gerektiğine inandım. Hayatım boyunca insanlar arasında yaşarken öğrendiklerimi, ömrümün sonuna kadar kapanacağım ıssız bir adada bile tek başıma edinebilirim. – Sayfa 48

Ben Rousseau’nun yukarıda eleştirdiği duruma entelektüel mastürbasyon ya da bilgi oburluğu diyorum. Yani lezzet almak için değil, sindirmek için değil yemiş olmak için yiyorlar. Gene kalitesiz benzetmelerimle yazıyı katletmeden önce günümüzde de böyle birçok piyasa yazarının olduğunu görüyoruz. Ne bileyim bana ilginç gelen şey de bu klasik edebiyata dönüp baktığımızda, yüz yıl önce yazılmış felsefi metinlere baktığımızda aslında adı konulmuş ve çözüm önerileri sunulmuş onlarca problem görüyoruz fakat yıllar geçse de insanlar aynı hataları yapmaya devam ediyorlar, aynı propagandalardan etkilenmeye. Sanıldığının aksine evrim hız kazanmadı tam da Rouseau’nun başta dediği gibi hız kazanan makine. İnsan soyu gene ağır aksak ilerliyor.

Kaderim beni dünya kasırgasına yuvarlayınca yüreğimi bir an olsun oyalayacak hiçbir şey bulamadım. Boş zamanlarımın tatlı hatırası, beni her yerde izleyerek, etrafımda bana gelecek ve servet verebilecek olan her şeye karşı bir ilgisizlik, hatta nefrete yol açtı. Karışık isteklerimin kararsızlığı içinde az umdum ve daha az kazandım; çevremde zenginlik ve refah pırıltıları olsa bile, aradığımı sandıklarımın hepsine kavuştuğum takdirde yüreğimin, sebebini bilmeden kavuşmayı istediği bu mutluluğu bulamayacağımı hissettim. Böylece bu dünyaya tamamen yabancılaşmama neden olan mutsuzluklardan önce bildiğim her şey beni bu dünyanın ilgilerinden sıyrılmaya yöneltiyordu. – Sayfa 49

 İşte bu entelektüellik sevgili okur. Entelektüel insan para kazanmak için bir şey üretmez ancak ürettiği şeyin para etmesi gerektiğini bilir. Söz gelimi o sanat galerilerinin açılmasına devam edilebilmesi için bir takım tabloların satılması gerekir. Ya da dünyanın yeni sanat dalı sinema filmlerinin yapılabilmesi için eserlerin para kazandırması gerekir. Para kazanmak için iş yapmazlar ancak yaptıkları iş para eder. Ve entelektüel insan hiçbir zaman aç gözlü olmaz. Bütün bir ömrünü ruhunu inceltmek için harcar.

Kendimi yenileme işini sadece dış görünüşle sınırlamadım. Şüphesiz daha zor, ama daha gerekli olan bir işi yapmam, düşüncelerimi de yenilemem gerekiyordu. Böylece aynı işi iki defa yapmama kararıyla hayatımın geri kalanını ölürken görmek istediğim şekilde düzenleyebilmek için iç dünyamı sıkı bir sınavdan geçirmeye koyuldum. – Sayfa 51

Şüphesiz ki ruhsal olarak da kendini yenilemek dışsal yenilenmeye ve maddi yenilenmeye de ihtiyaç duymaktadır.

Dünyaya sırt çevirmem ve o zamandan beri beni terk etmeyen yalnızlıktan zevk alma duygusu bu döneme rastlar. Yazmaya başladığım eser, ancak tam bir inziva içinde yazılabilirdi; toplumun gürültüsünden uzak; uzun ve sakin bir şekilde düşünmeyi gerektiriyordu. Bu, beni bir süre için başka bir yaşam tarzına yöneltti; bu tarz yaşamda kendimi o kadar iyi hissettim ki arzum dışında, zoraki bir süre için bir ara verdikten sonra, imkan bulur bulmaz, sevinçle tekrar sarıldım. O kadar ki: İnsanlar, beni yalnız yaşamaya mahkum edince, onların beni mutsuz olmam için tecrit etmekle mutluluğuma benden çok hizmet ettiklerini gördüm. – Sayfa 51

Yalnız kalmak, kalabilmek önemli bir yaşama becerisidir sevgili okur. Elbette bahsettiğim yalnızlık sadece ilişkisel bir yalnızlık değil modern dünyanın hızlı romantik ilişkilerinden ziyade bir insanın yalnızlığından keyif alabilmesi, tek başına bir şehri dolaşabilmesi ve mutlu olabilmesi gerekir. Hayatımızdaki yapay uyaranlar yüzünden bu gün geçtikçe zorlaşsa da her anını paylaşmadığımız bir yalnızlığa sahip olmamız gerekir.

Kavgadan nefret ettiğim ve sürdürmek için yeterince yeteneğim olmadığından, çoğu zaman kendimi tam savunamadım; ancak hiçbir zaman onların yıkıcı öğretilerini benimsemedim ve belli bir fikre saplanıp kalmış bu tutucu adamlara direnmem, bana karşı duydukları hıncı körükleyen en büyük nedenlerden biri oldu. – Sayfa 52


Çok uzun süre önce bir internet sözlüğünde tutunamamak ve kaybetmek arasındaki farkı konu alan bir başlık görmüştüm. Kaybeden insan kazanmayı deneyen insandı. Tutunamayan insan ise kazanmak için uğraşmayı mantıksız bulan insan. Rousseau’nun yukarıda bahsettiği de tam olarak böyle bir durum. O tartışmaların sonradan akla gelen savunmalarını, hep yenildiğiniz kavgaları bir kenara bırakın diyor. Siz iyi bir insansınız. İyi insanlar tartışmaları hep kaybeder ama bunun sebebi iyi insanın aptal olması değil kazanmakla bir işinin olmamasıdır. Bunda üzülecek bir şey yok diyor.

Uygun olan bu dönemi elden bırakmayayım: maddi durumumun yenilendiği bu dönem, bari entelektüel ve ahlaki durumumun da yenilendiği dönem olsun. Düşüncelerimi ve ilkelerimi kesin olarak belirlemeliyim ve iyice düşündükten sonra, hayatımın geri kalan bölümünde ne olmaya karar vermişsem o olayım. – Sayfa 53

Bu benim gerçekten değer verdiğim ve kabul ettiğim bir düşünce, maddi yenilenme birçok manevi yenilenmeye de ön ayak oluyor sevgili okur.

Filozofların sık sık bahsettikleri can sıkıcı zorlukların her zaman istediğim gibi üstesinden gelemediğimi itiraf etmeliyim. Ama her tarafta çözümlenemez sırlarla, cevapsız kalan itirazlarla karşılaştığım halde, insan zekasının kavramakta yetersiz kaldığı meseleler üzerinde sonunda bir karara varma azmiyle karşılık veremediğim ama karşıt sistemde en az bunlar kadar güçlü olan bir itiraz ile karşılanan itirazların üstünde durmadan, her konuda, bana en sağlam ve en inanılır gözüken fikri benimsedim. Bu konularda kestirme hükümler vermek, sadece şarlatanların yararınadır; önemli olan nokta, kendine özgü bir kanaat edinmek ve buna olgun bir akılla varmaktır. Buna rağmen yanılırsak, suçlu olmadığımız için cezasını çekmek bize düşmez. İşte, güvenimin sarsılmaz temeli olan ilkem budur. – Sayfa 54

Şunu ayırt etmekte yarar var: Filozofların sık sık bahsettiği zorluklar; metafizik kaygılar, varoluş sancıları, yaratım sancıları gibi kendini gerçekleştirmiş insanın içine düşeceği ya da duyumsayacağı zorluklardır. Bizler hala geçim sıkıntısı çeken, kredi kartı borcu olan insanlar olarak aramızdan çıkan birkaç istisnayı saymazsak bu noktaya varabilmiş insanlar değiliz. Kendini gerçekleştirmenin parayla bir ilgisi olduğunu söylemiyorum. Sanatın ve felsefenin zengin eğlencesi olduğunu da söylemiyorum ama nepnet bilimsel bir gerçek var: Borç insanı huzursuz yapar. En azından borçsuz olmak gerektiğini söylüyorum. Her insanın yüzeye çıkabilmek için yüzgeçleri yok kiminin sırtından borçlarını illaki kaldırmanız gerek o zaman rahatlarlar diyorum. Hatta benim “İnsanları bilerek borçlu tutuyorlar ki devletlerin meşru zeminleri ortadan kalkmasın” gibi bir komplo teorim dahi var.

Devlet çok kötü bir şey değil gerçi en kötü düzen bile düzensizlikten iyidir sevgili okur.

Ben Devleti severim. Devlet, hükümetler üstü bir kurumdur. Hükümet Baba yoktur ama Devlet Baba vardır. Kanuni’nin “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözü boşuna değildir. Bunlar başka mevzular. Tartışırız.

Yukarıdaki pasajda bahsedilen şöyle bir gerçek var. İnsan her şeyi kendi kendine bulamaz. Gördüğü her varlığı özgün bir şekilde yorumlayamaz. Bu noktada başkalarının varlığından destek alır, yeni fikirlere ihtiyaç duyar. İşte kitaplar -bir insanın bütün birikimini oldukça makul bir fiyata bize sunduğu araçlar- bu işe yararlar. Ve başka birinin fikri ince eleyip dokuduktan sonra size mantıklı geliyorsa, bu fikri takıntı hale getirmeden benimsemeniz kabullenmeniz ve inanmanız mantıklıdır. Bu sizi etki altında kalan biri yapmaz. Aynı konulara kafa yormuş ve ilerleme kaydetmiş birinden faydalanmış onunla bilgi paylaşmış yapar. Dolayısıyla fikir benimsemek kötü bir şey değildir. Yeter ki düzgün fikirler olsun. Yeter ki yeni fikirler doğurma fırsatı versin.

Yorucu araştırmaların sonucu, aşağı yukarı Savoeli Papazın İnanç İlkeleri’nde yazdıklarım gibidir. Bu eser ki, bugünkü kuşaklar tarafından öfkeyle alçaltılıp kirletilmiş olmakla birlikte, bir gün gelir de sağduyu ve iyi niyet sayesinde yeniden doğarsa devrim yapabilir. – Sayfa 54

Aradım, taradım bulamadım. Bu Savoeli Papazı’nın İnanç İlkeleri’ni duyan bilen gören duyan varsa yorumlasın.

Hala arada bir okuduğum az sayıdaki kitaptan beni kendisine en çok bağlayan ve yarar sağlayanlar Plutarkhos’un kitaplarıdır. Çocukluğumda ilk onu okudum, yaşlılığımda son okuyacağım odur. Hatta diyebilirim ki, okurken kendime dersler çıkardığım tek yazar odur. Daha önceki gün, ahlakla ilgili  eserlerinden Düşmanlardan Nasıl Yararlanılır? Adlı incelemesini okuyordum. – Sayfa 65

Yalnız Gezeni Düşleri’ndeki en güzel mesele ara sıra baya Rousseau ile sohbet ediyor gibi hissetmeniz. Mesela burada kendimi tutamayıp “A bende Tolstoy’u çok severim!” dedim. Yaşasaydı Rousseua ile oturup bir rakı içmek isterdim. Edebiyattan hayattan doğadan falan  bahsederdik. Gerçi kendisi dindar içmezdi ama eşlik ederdi diye düşünüyorum. Hümanist kardom sonuçta. Bira da olabilir.

Başka Makale Yok