YER: İzmir İZBAN

TARİH: 15 Aralık Perşembe.

KİŞİLER: Bozkırınokuru ve TSK’da bir gemici.

Daha önce gripken uçağa binilmemesi gerektiğiyle ilgili şu yazıda ipucu verdiğim üzere benim yüksek lisansım İzmir’de sevgili okur. O amaçla bende perşembe akşamı Adnan Menderes’te indim. İZBAN’a bindim ve eve, teyzeme gitmeye çalışıyorum.

İZBAN; tren, tramvay, metro karışımı modernlik abidesi hoş bir ulaşım aracı. Avrupa’daki gibi bir banliyö hattı. İZBAN’da gene benim gibi havaalanından binmiş gemici bir askerle tanıştım. Asker diyorsam profesyonel asker, maaşlı yani. Askerlik bittikten sonra başvurmuş ve sözleşmeli olarak bu işi yapmaya başlamış.

Çok geçmeden sohbet koyulaştı. Aslında güneydoğulu olduğunu çok geç yaşa kadar denize bile girmediğini öğrendim. Zor geldiğini ama maaş almanın güzel bir his olduğunu, kafasının rahatladığını söyledi.

Tolstoy’un Kreutzer Sonat’ı da bir trende geçer. Tolstoy, insanlığın kurtuluşunu iki yolcuyu konuşturarak anlatır. Gördüğüm en güzel yolculuk sohbeti hikayesi de odur. Hep böyle kafa açacak bir yolculuk hayal etmişimdir. Gerçek oldu. O bana gemiyi anlattı bende ona gemilerle ilgili okuduğum hikayeleri anlattım, duyduğum efsaneleri sordum. Eski gemici Cemil KAVUKÇU’nun kitaplarından bahsettim. Hatta not aldı Cemil KAVUKÇU’yu kesin okuyacakmış(Burada bir parantez açmak istiyorum. Cemil KAVUKÇU’yu entel mastürbatif bir şekilde söylemedim kafamda gemiyle ilgili bilgilerimi yokluyordum).

Sohbet gemide yaşama geldi. NATO görevlerine çıktıklarını, bazı görevlerin gizli olduğunu, ailesine haber veremediğini, bazı görevlerin 40 – 45 gün kadar, bazılarının 2 -3 ay kadar sürdüğünü söyledi. Gemide en çok yalnızlık çektiğini, kimi çavuşların evli olduğunu, çocukları hastalandığında yanlarında olamadıkları için krize girdiklerini, kafasını kamaranın duvarına vurmaya başlayan bir çavuş gördüğünü ve sahil güvenliğin aranılıp çavuşun eve gönderildiğini anlattı. Kendi sevgilisi yokmuş o iyi denk geldi bana dedi.

Zor işmiş sevgili okur. Özel sektöre ya da devlet dairesi memurluklarına kızıyoruz, istemediğimiz şehirlerde çalıştığımız için mutsuzus ama çok zorlu işlerde var. Her insanın dayanamayacağı işin içine ideoloji bile girse bir yerde infılak edeceği işler. Ne bileyim yakın zamanda Şırnak’ta görev yapan bizim filmlerde gördüğümüz sahneleri gerçekte yaşamış insanlar gördüm. Yanlış anlamayın bizden farklı oldukları, ülkücü oldukları vesairesi için değil. Senin benim gibi iş sahibi olmak gerektiği için yapıyorlardı bu işleri. Yaparken de analarından babalarından öğrendikleri üzere hepimiz gibi vatana millete faydalı olmak fikrini de hep kafalarında tutuyorlardı. Öyle işinize sahip çıkın, partronunuza katlanın demiyorum. Şükür de edin demiyorum yanlış anlaşılmasın. Sevmiyorsanız, mutlu değilseniz alternatifi yaratır yaratmaz bırakın. Lakin tanıştığım bu çocuğun hikayesi önemli ve benzerleri çok var. Çabuk sıkılan çabuk vazgeçen halimizi bir kenara bırakmak gerekiyor. Daha iyi bir ülke, daha iyi bir dünya için umutsuzluğa kapılmadan daha sıkı çalışmamız gerekiyor o kadar.

Hayat böyle anektodlarla anlamlı geliyor bana. Bu yazıyı da o yüzden yazdım. Mesleğini seçmek üzere olan biri denk gelip okursa nolur acele etmesin zaten ömür boyu çalışacak, kimse de açlıktan ölmüyor, biliyorum işsizlik berbat hissettiren bir şey ama bir gün mutlaka çözülüyor, bekleyip düşünsünler diye yazdım.

(Bir sonraki yazı Espiye dolmuşunda tanıştığım Basri Amca’yla ilgili olabilir. Bakarsınız böyle böyle yol arkadaşlıkları kategorisi bile açarız.)

Yakşanlar dilerim.