Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Merhabalar. Öykülere kısa bir ara vermek istedim. Çünkü “Kjeld Kirk Kristiansen” adında bir adamdan müthiş bir tümce duydum: “ Yaşlanıyoruz ama büyümek zorunda değiliz.”

Adını okumakta zorlandığımız bu adam, gezegenimizin en popüler ve en başarılı oyuncağı Lego’nun sahibi, babadan kalan mirasın geliştiricisi ve koruyucusu. Babası şirketi kurduğunda kendisi henüz on yaşındaymış. Şu anda yetmişinci yaşını yaşıyor ve geçtiğimiz ocak ayında Lego’nun altmışıncı yılını kutladılar.

Altmış yıldır popülerliğini yitirmeyen bu oyuncağın ortaya çıkışı tam da ikinci dünya savaşının yaralarını sarmak için hızlanan insanoğlunun hikayesi…

İkinci dünya savaşında o kadar çok ev yıkılmıştı ki insanlar bir an önce başlarını sokacakları bir yer inşa etmeye başladılar. İşin kolayının da birbirlerine hızlı ve en az zahmetle monte edilebilen parçalarla gerçekleşebileceği anlamışlardı.

“Savaşın kime ne faydası var?” haklılar haklısı bu soru cümlesini küçük bir dokunuşla bozan şey: İşte Lego’nun ilham kaynağı; bir yıkımın, bir savaşın gelecek neslin çocukların yaratıcıklarını geliştirmesi. İnsan öldürmek için çılgınca çalışan zihinlerin kötü sonuçlarının, bu sefer insan yaşatmak için çalışan zihinlerin yaratıcı sonuçları. Çok ilginç değil mi?

İşin hikayesi bu ama aslında yazımızın başlığını oluşturan cümle bence çok etkileyici. Özellikle yakın zamana kadar toplumda “büyümek” kavramının içini iş sahibi, para sahibi, ev sahibi, eş sahibi, çocuk sahibi gibi öğelerle doldurmak olduğunu zanneden bir güruha karşı dimdik ayakta duran cengaver bir cümle. Bu arada cengaverin sahibinin de yetmiş yaşında olması daha da güzelleştiriyor durumu.

Aslında bizim gibi otuzlu yaşların başında olan insanlar çocukluklarının sonlarına doğru daha sıkı hissetti bu büyüme farkındalığını. Hangimiz duymadık “Koca adam oldun, yaşın kaç” gibi cümleleri. Artık sokakta top oynamamamız gerektiğini, şort giyme yaşını geçtiğimizi, ekmek arasıyla sokakta durmamamız gerektiğini, misketlerimizi, büyüdüğümüz gerekçesiyle ya çöpe atmamız ya da çocuklara vermemiz gerekliliğini, artık komşunun kızıyla çok konuşmamamız gerektiğini hep duyduk. Onlarca örnek ekleyebilirsiniz sizler de. Benim aklıma bu kadarı geldi.

Yakın zamandan asıl zamanımıza taze bir örnekle gelelim. Daha bugün, iki üç tane oyuncak mağazası gezerken doğacak kızım için, çok güzel bir fotoğraf yakaladım. Reyonlara baktığımda çocuklar hep arka planda kalmış, ebeveynler onlardan daha hevesli bir şekilde inceliyorlar oyuncakları. Ben şanslıydım, bizimki henüz annesinin karnından bakabiliyor oyuncaklara.

Artık oyuncak mağazalarında, yetişkinlerin çocukluklarındaki oyuncaklarla veya çocukluklarındaki oyuncakları anımsatan oyuncaklarla oynamaları çok da garipsenmeyen bir tutum haline geldi. Artık bir çok baba kızlarının oyuncak çay takımlarında çay içermiş gibi yapıp, oğullarının basket potalarına salondan, mutfaktan atış yapıyor oğulları paçalarından “sıra bendeeee..” diye bağırırken. Biraz dikkatli bakarsanız; parklarda, lunaparklarda, oyun salonlarında, artık sadece çocukların eğlenmediğini, onları buralara getirenlerin de atlayıp zıpladığını, oynadığını, bazen yerlerinde duramadıklarını göreceksiniz. Hatta çocukluğumuzun sekiz bit atari kasetlerinden evrilen bilgisayar oyunları artık sadece çocuklar için üretilmiyor. Keza oyun konsolları ve nice aparatları.

Ne kadar farkındayız bilmiyorum ama bizler iletişimin inanılmaz hız kazanması sayesinde dayatılan “büyüdün artık” gerekliliklerini aştık. Bu büyük bir şans.

İyi de iletişim neden bu zincirleri kırmak için büyük bir şans. Bunun tek bir cevabı var. “Gezegendeki milyar sayıda insan ne kadar bağlantı kurarsa, ne kadar paylaşırsa o kadar güzel şey ortaya çıkıyor.” Bağlantıyla, paylaşımla ve sevgiyle kalın dostlar. Ben kızımın çay takımının ambalajını açmaya gidiyorum 🙂

Başka Makale Yok