Üzmeyin Bu Güzel Kızı

Üzmeyin Bu Güzel Kızı
Yazıyı puanla!

Yıl 1986, yer İstanbul. Henüz dolup taşmamış şehir ve henüz tıklım tıkış olmamış bozuk olan kaldırımları. İnsanlar daha güvende yaşayabiliyor evlerinde. Daha bitmemiş evin anahtarını komşuya ya da bakkala bırakma alışkanlığı. Hala devam ediyor mahalle oturmaları, ellerinde çaydanlıkla mahalleliye çay dağıtan güzel teyzeler, İşten gelen babaları köşeden görüp ışık hızıyla eve fırlayan çocuklar…

İstanbul’un eskiye göre kötü ama günümüze göre hasretle özlenen bu yılında iki kadın(gelin-görümce) Kadıköy’ün gözdesi Koşuyolu semtinde gezmeye çıkarlar. Birinin elinde yeni yeni bebeklik mertebesini terk edip çocuk olmuş kızı, diğerinin ise kucağında daha bir yaşını tam doldurmamış oğlu. Hemen hemen her hafta yaptıkları hafta sonu gezmesi. Kocalar yok, aman bırak çalışsınlar işte rahat rahat gezelim duygusu.

O zamanlar mağaza sayısı makul ve aldığınız bir ürünün hatırı sayılır ömrü var. En azından günümüzdeki gibi kısa ve belirli ömürlere sahip değil bir ampul ya da bir tişört. Alışverişin sık sık yapılmadığı ama yapılınca da ince elenip sık dokunduğu, çünkü paranın ve malın kıymetinin bilindiği günler. Hal bu iken birkaç mağaza gezelim de uygun bir şeyler bulursak; alırız düşüncesiyle başlamışlar güne ama bir sorun var. Annesinin elinde bir türlü rahat durmayan kızımızın bir huyu var ki düşman başına. İlginç bir şekilde durur durur ve gözüne kestirdiği bir şeyi aniden almak ister. Şayet almak istediği şey anne tarafından onaylanmazsa hemen etrafında bir ayna arar ki karşısına geçip ağlasın doya doya.

Aslında sorun bu değil, o gün biraz ötesine geçilmiş ama bu geçiliş bugün hikayemizin konusunu oluşturmuş. Tam 31 yıl sonra.

Girilen mağazaların birinde kırmızı mı kırmızı bir şemsiye, en güzel elmaları bile kıskandırır cinsten hani. E çekmez mi bizim kızın ilgisini. Boyundan büyük. Açamaz, kullanamaz. Kullanabileceği tek yer denizde üzerine binip uzanabilirse suya şap şup yapmak, o da açabilirse!

Malum, anneden izin çıkmaz. Şans bu ya hemen yanı başında bir ayna hem de dev. Dönüp ağlaması saniye sürmez. Bizim gelin görümce ne yapsın? Biraz susturmaya çalışmış ama nafile. Zaten alışık oldukları durum yüzünden(aslında birazdan susar tecrübelerinden) bir ara dalarlar reyonun birine. Daldıkları reyonda dikkatlerini kesen bir sessizlik olur. Kız ağlamıyor. Ağlamıyor da nerede? Eyvah, telaş büyür. Hemen dışarı koşarlar ve kızcağız hemen mağazanın yola bakan tarafında son model simsiyah bir arabanın camına bakıp bir şeyler konuşuyor. Koşa koşa yanlarına giderler ve arabanın içinden onunla konuşan, sakinleştirmeye çalışan, oyalayan o güzel insanı görmüşler: Barış Manço…

Barış abisi, o kısacık zaman aralığında kıza bir güzel hikayeyi anlattırmış. Onu sakinleştirmiş, üstüne bir de muhabbete başlamış. Bizimkiler gelince de tüm nezaketiyle arabadan inip ufaklığı teslim etmiş. Bir de rol kesmiş “Üzmeyin bu güzel kızı.” O arada henüz Barış abisinin yanına koşarak gidemeyen, annesinin kucağında olayları anlamaya çalışan ufaklığa takılmış gözü. Almış kucağına, başını okşamış, sevmiş sevmiş. Bir güzel de öperek annesine teslim etmiş ve vedalaşmış.

O sidikli bebek büyümüş, çekingen mi çekingen bir çocuk olmuş. Ortaokul yıllarına denk gelen Barış abisinin ölüm haberi yüzünden geceleri ağlamış, okula gitmemiş günlerce.

O çocuk büyümüş de bir de bu yazıyı yazacak cesareti de bulmuş kendisinde ve bu yazının insanlara ulaşmasını sağlayacak çok da güzel bir dostu olmuş. Teşekkürler dostum.

Not: Fotoğraftaki ben değilim :):):)

Bir yorum “Üzmeyin Bu Güzel Kızı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir