1   +   10   =  
Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Sanatı hep daha çok sevdim; J.J. Rousseau’nun İtiraflarım’da sanat seven gençleri bilime yönlendirdiğini okumuştum ama sanat benim için bir adım öndeydi hep. Zaman geçip de insanın yaşamasını meşrulaştıran tek şeyin zaten sanatçı ya da sanatsever olmak olduğunu anlayınca; bunun temel bir yeterlilik olduğunu düşünerek akademik kitaplar da okumaya başladım. Başlangıçta bu akademik kitaplar sadece sanatı/edebiyatı besleyen ona bir etiket kazandıran daha derli toplu okumalar yapmayı sağlayan bir araçtı; ama gün geçtikçe öğrendim ki işin temellerinden/amaçlarından biri de bilimdi. Öyle ki edebi metinlerin ne kadar edebi olduğunu belirleyebilmek için bile bir turnusol kâğıdı üretebiliyordu. Bilim bütün sanatsal işleri doğru alımlamayı sağlayan bir anahtardı. Bilim ve sanatın beraberliği ise metnin/ürünün lezzetini kat be kat artırıyordu.

Ancak en temelde edebiyatın/sanatın bilime esin kaynağı olduğunu söylemek de mümkün. Jules Verne, Ay’a Yolculuğu yazdıktan sonra aya seyahat ettik ya da Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’taki denizaltı birçok keşfe kapı araladı. Sırf bu sebeple bilimi turnusol kâğıdı gibi metinlerin üzerine çevirmenin doğru olmadığına inanalar da var ama Dilbilim diye de pilot bir bilim var.

Bu bilgiler ışığında her hafta kendisi sayesinde yeni bir anlatıyı okuyup bitirdiğimiz dilimiz Türkçe üzerine Türkiye’ye dilbilimi tanıtan Prof. Dr. Doğan AKSAN’ın yazmış olduğu Türkçenin Zenginlikleri ve İncelikleri kitabının geniş bir özetini sunup üzerine birkaç söz söyleyeceğim.

Doğan AKSAN, kitabını Türkçenin Zenginlikleri, Anadolu Ağızlarındaki Zenginlikler ve Türkiye Türkçesinin Zenginlikleri olmak üzere üç ana bölüm üzerinde yapılandırmış ancak ben önemli gördüğüm noktaları kendimce sınıflandırarak anlatıp, yalnızca alanla akademik anlamda ilgili insanların ilgisini çekecek kısımlarına ise çok değinmeyeceğim.

…………..

Bir dilin yapı özellikleri ve anlatım olanakları açısından ne derece zengin olduğunu belirlerken temel birtakım kriterlere bakarız. Bazıları dilbilimsel açıdan ilk bakışta doğru görünmese de akla gelen ilk kriterler şunlardır:

  • Dildeki sözcük sayısı
  • Dilin kavramlaştırma kabiliyeti
  • Dilin kavram alanı genişliği
  • Sözvarlığının ne ölçüde kendi mirasından geldiği

Tek tek açıklayalım.

DİLDEKİ SÖZCÜK SAYISI

Bugün kültür dili, bilim dili olarak nitelenen Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca gibi dillerin aşağı yukarı 200 bin ila 300 bin arasında sözcüğe sahip [1] oldukları söyleniyor. Bu kıyaslamaya bakınca Türkçemizin oldukça zayıf kaldığı düşünülebilir ancak batılı bilim adamlarının dilleri üzerine çalışma yaparken bu sayıyı nasıl hesapladıkları ve söz varlıklarının kaçının kendi dillerine ait olduğu, hangi sözlüklere başvurduğu? soruları da atlanmamalıdır.

Bu noktada sözlük türlerini bilmemiz gerekiyor.

Genel sözlük adı verilen sözlükler içlerinde teknik terim barındırmayan özel uzmanlık alanlarına girmeyen sözcüklerden oluşmuş sözlüklerdir. Teknik terime yer vermez. Söz gelimi kriter kelimesinin anlamına yer veren Genel sözlük, krater gölünün tanımına yer vermez.

Ancak;

Ansiklopedik sözlük adı verilen büyük sözlükler; teknik terimlerden tutun, halk arasında kullanılan sözcüklere, yerel kullanımlardan dilin eskimiş örneklerine kadar o dile dair kullanımda olan-olmayan bütün sözcükleri barındırırlar. Amerikalı’ların 250.000 madde başı içeren New Webster’s Dictionary and Thesaurus of the English Language’ın 1993 basımı incelenecek olursa, değişik alanların özel terimlerinden pek çok kişi ve yer adına, çeşitli akım ve olaylarla ilgili madde başlarına kadar geniş bir çerçeveyle karşılaşılır. Bu sözlükte, ülkemizdeki Kayseri ilinin adına ve niteliklerine bile yer verilmiştir. [2] Türkçe eğer böyle kendi imkanlarıyla yarattığı sözcük sayısından ziyade söz varlığı sayısıyla hesaplanacak olursa dünyanın hiçbir dilinden eksik kalmayacak çok büyük bir rakama rahatlıkla ulaşacaktır -ki yapılan araştırmalar ulaştığını göstermektedir-.

(Bilmeyen okur için not söz varlığı dediğimiz şey, dilimizde kullanımda olan yerli yabancı her sözcüktür. Söz gelimi Feysbuk sözcüğü Türkçenin söz varlığında sayılır ancak sezilebileceği üzere Türkçeye ait bir sözcük değildir.)

DİLİN KAVRAMLAŞTIRMA KABİLİYETİ

Her dilin ilginç kavramlaştırma yolları vardır. Söz gelimi Türkçede nesnelerin ya da sözcüklerin çoğunlukla cinsiyeti olmadığı halde Almanca’da sözcükten önce kullanılan bir artikelle(der, die) kavramlara ve nesnelere cinsiyet atfedilir. Ya da İngilizler adıllarda erkekler için “He” ya da kadınlar için “She” ayrımına giderken Türkçe’de sadece “O” karşılığının olması ta en başından dillerin kavramlaştırma yollarının birbirlerinden oldukça farklı olduğunu ve aslında tam olarak da kıyaslanamayacağını ortaya koyar niteliktedir.

Kimi kabile dillerinde geçmiş ya da gelecek zaman kipinin olmaması, dilin sadece geniş zamanda tümcelerinin kurulmasına imkan vermesi de oldukça ilginçtir. Fransızların “Şelale” sözcüğünü görsel imgeden hareketle üretmesi, Türklerin ise çıkardığı sesten hareketle “Şelale” diyor oluşu da farklılıklara güzel örneklerdendir.

Dilbilim çalışmalarında, ilkel topluluklardaki kavramlaştırmalara ilişkin olarak bugüne değin pek çok örnek gösterilmiştir. Örneğin Afrika’da yaşayan Zulu kavminde inek sözcüğü yokken, beyaz inek ve kırmızı inek ayrı ayrı sözcüklerle anlatılmaktadır. “Kol” kavramı bulunmazken sağ ve sol kolun ayrı ayrı karşılıkları vardır.[3] Keza Eski Moların dili başka kavimlerle çok temas etmediğinden çok sade kalmıştır ancak onlarda da kar sözcüğünü karşılayan otuza yakın sözcük vardır. İncil’i Eski Mo diline çevirmeye çalışan din adamları Eski Mo dilinde toprak sözcüğü olmadığını fark edince “Tanrı insanı buzdan yarattı.” şeklinde çevirmek zorunda kalmışlardır.

Kavramlaştırma açısından dilleri kıyaslamak ve yarıştırmak elmayla armutu birbiriyle yarıştırmakla aynıdır ancak belirtmek gerekirse Türkçe genel kavramlara ulaşabilmiş ayrıntılı bir anlatım dilidir. Dilimizde de hiçbir dilde olmadığı kadar çok enişte, hala, teyze, amca elti, görümce gibi akraba adı -ki İngilizce de biliyorsunuz hepsi “aunt” ya da “uncle” ile karşılanır- ve hiçbir dilde görülemeyecek kadar fazla yavruağzı örneğindeki gibi farklı renk adı vardır.

KAVRAM ALANI GENİŞLİĞİ

Doğan Aksan’a göre “Anadilimiz gerek geçmişte, gerekse bugünkü Türkiye Türkçesinin söz varlığında, aynı kavram alanına giren sözcük ve deyimleşmiş anlatımlarının, eşanlamlıların zenginliğini gösteren birçok örneği vardır. Örneğin bugün aynı kavram alanına giren işitmek, duymak, dinlemek gibi sözcüklerin yanı sıra kulak vermek, kulak kesilmek, kulak kabartmak, kulağa gelmek, kulağına çalınmak, kulak misafiri olmak gibi aktarmalarla deyimleşmiş anlatım biçimlerinin varlığı, Türkçenin zenginliğinin kanıtları arasında sayılabilir…  Bir dilin zenginliğinin kanıtları arasında, bir kavramla ilgili, birbirinden ufak anlam ayrımlarıyla ayrılan, eş anlamlı sayılan sözcüklerin, deyimlerin bolluğu gösterilmektedir.

Özetlersek bir dilde bir kavramı ya da ona benzer kavramları karşılayan ne kadar çok eş anlamlı sözcük varsa o dilin kavram alanı o ölçüde geniştir. Yıllardır söylenen Altın Elbiseli adamı, Yenisey yazıtlarını hesaba katmazsak yetkin yazılı ürünlerimizin ilki olan Orhun Kitabelerinden anlaşılacağı üzere Türkçe’nin daha uzak geçmişten beri kullanılan gelişmiş bir dil olduğu tespiti de bu bulgudan hareketle yapılır. Daha Orhun ve Yenisey yazıtlarında, bizim “tam eşanlamlı” olarak adlandırdığımız sözcüklerin bulunması ilginçtir. Çünkü bu gibi ögeler, aslında farklı anlamlardayken, genellikle çok uzun zamanda, kimi kez yüzyıllar süren anlam gelişmeleri sonunda bu niteliği kazanmışlardır[4].

Yıllar sonra bu durumu Modern Dilbilimin kurucusu F. De. Saussure tartışmaya açacak ve tam eş anlamlı diye bir şeyin olup olmadığını sorgulayacaktır. Eğer sözcükler birbirlerinin tıpa tıp aynı anlamını karşılıyorlarsa o halde neden yeni bir sözcük yaratmaya ihtiyaç duymuşuz ki? diye soracaktır… Sözcüklerin anlamları aynı olsa da değerleri farklıdır diyerek Fransızca değer anlamına gelen “value” kavramını ortaya atacaktır ama bu başka bir yazının konusu.

SÖZ VARLIĞININ NE ÖLÇÜDE KENDİ MİRASINDAN GELDİĞİ

Doğan Aksan’ın kitabı, bana göre popüler bir bilim kitabı olarak elimize alıp okursak sıkılacağımız ancak başvuru kitabı olarak kullanabileceğimiz harika bir eser. Aksan, dilimizin deyim, atasözü, kalıp sözleri ve bilmeceler düzeyinde çok zengin bir anlatım olanağına sahip olduğunu sözcük sözcük, sözcüklerin köklerine kadar ortaya koyuyor ve söz diziminin değiştirilerek aynı sözcüklerle onlarca farklı durumun yansıtılabileceğini,

Kitaptan alıntıyla:

  1. Ali baltayı ağaca vurdu.
  2. Ali baltayı vurdu ağaca.
  3. Ali ağaca vurdu baltayı.
  4. Vurdu ağaca baltayı Ali.
  5. Vurdu baltaya ağaca Ali.
  6. Ağaca baltayı vurdu Ali.
  7. Ağaca vurdu baltayı Ali.
  8. Baltayı Ali ağaca vurdu.
  9. Baltayı ağaca Ali vurdu.
  10. Baltayı vurdu Ali ağaca.

Bizim bürün Fransızların ise tonlama dediği olay sayesinde aynı söz dizimiyle bile yeni anlatım olanaklarının yaratılabileceğini:

  • Ali baltayı ağaca vurdu

(Baltayı başkası değil Ali vurdu anlamında)

  • Ali baltayı ağaca vurdu

(Ali, başka bir şeyi değil baltayı vurdu anlamında)

  • Ali baltayı ağaca vurdu

(Ali baltayı başka bir yere değil ağaca vurdu anlamında)

Bütün bir bilim evrenine ispatlıyor.

SON SÖZ

Türkçe’nin somutlaştırmaya müsait, bu sayede görsel anlatılar yaratmaya imkan veren, dilbilimcilerin kolayca matematiksel incelemeler yapmasını sağlayacak kadar düzenli, henüz tam olarak betimlenmemiş olması sebebiyle bilim adamlarını cezbeden, yalnızca bir ekle eyleme kişi ve zaman ekleyecek kadar ekonomik Türkçe dil, hakkında söyleyeceklerim bu saydıklarımın dışında bir şey olacak.

Çok takdir ettiğim entelektüellerin dahi yer yer eleştirdiği Dil Devrimi hakkında birkaç istatistik ve örnek verip yazımı sonlandıracağım.

1936’ya kadar Türkiye’de kullanılan ve derslerde anlatılan üçgenin alanı şuydu sevgili okur: “Bir müsellesin mezhahay-ı sathiyyesi kaidesi ile irtifaının darbının nısfına müsavidir” İçinde bir sözcüğü dışında Türkçe sözcük barındırmayan bu tanımı onca işinin arasında yazdığı Geometri kitabıyla Türkçeye çeviren Atatürk yalnızca matematiği anlaşılır hale getirmemiş, başlattığı dil devrimiyle de Türkçenin neler kazandığını somut ve sayısal olarak ortaya koymasını sağlamıştır: 1931’de, gazete haber dilinde %35 olan Türkçe sözcük oranı giderek yükselmiş, 1970’den sonra %70’i geçmiştir. [5]Bizim 4 gazetenin haber dili üzerindeki bir incelememiz, bütün olumsuz gelişmelere, kimi çevrelerin engellemelerine karşın özleşmenin sürdüğünü ortaya koymaktadır: 2000 yılında, dört ayrı günlük gazetenin aylık sayıları üzerinde yaptığımız inceleme, Türkçe oranının %74 dolayında olduğunu göstermektedir. [6]

Şimdi sanki 1930’larda okuma yazma bilen çokmuş gibi dil devrimi yok bir gecede bizi cahil bıraktı, geçmişizi anlayamaz olduk, yok ne gerek vardı diyenleri dilimizi tekrar incelemeye davet ediyorum. Acaba 2000 yılında Aksan’ın tespit ettiği %74 oranı bugün ne düzeyde?

NOT: Akademik akademik bunaldım yeminle okur. Bu siteye artık direk dansı yapan hanım kızlarımızın videolarını koymak istiyorum.

Görüşürüz.

KAYNAKÇA

[1] Aksan, Doğan. (2014). Türkçenin Zenginlikleri, İncelikleri. Bilgi Yayınevi, Ankara.

[2] Aksan, Doğan. (2014). Türkçenin Zenginlikleri, İncelikleri. Bilgi Yayınevi: Ankara.

[3] Kronasser, H. (1952). Handbuch der Seasiolgie, heidelberg, C. Winter.

[4] Aksan, D. (2000), Türkçenin İzlerinde, Orhun ve Yenisey Yazıtları Üzerinde Sözcükbilim, Anlambilim ve Biçembilim İncelemelerinin Aydınlattığı Gerçekler, İstanbul, Simurg Yayınevi.

[5] İmer, K. (1973). Türk Yazı dilinde dil devriminin başlangıcından 1965 yılı sonuna kadar, özleşme üzerine sayıma dayanan bir araştırma. Türkoloji Dergisi, V/I, s.175-190.

[6] Aksan, D. (2001). Türkiye Türkçesinin Dünü, Bugünü, Yarını, Ankara, Bilgi Yayınevi.

Başka Makale Yok