1   +   10   =  
Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.
Sine Ergün - Baştankara
4.7Genel Puanı
Dil ve Anlatım
İçerik
Kurgu
Sürükleyicilik

 “Baştankaraların arasına tesadüf eseri katıldım. Beni seçimlerim bu noktaya getirmişti, yine de yola çıkmamla Baştankaraların ilgisi yoktu.

Evimde mutsuzdum. Günler bir türlü geçmiyor, kendimi oyalayacak bir şey bulamıyordum. Etraftaki üç beş ağacın dallarında toplanıp ettiğimiz o gürültülü, tatsız sohbetler, hep aynı hoşbeşler, içime hayatımı boşa geçirdiğim endişesi salıyordu. Ötekilerinin hayatlarından memnun olmaları beni iyiden iyiye bunaltıyor, kendimi doğup büyüdüğüm o yere ait hissetmememe neden oluyordu.

Hiç görmediğim yerlerin özlemini çekiyordum. Verimli toprakların, etrafı dağlarla çevrili, gölgelikli, tatlı su kenarlarının hayalini kuruyordum. Ama her şeyden öte, benden uzak bir bilginin varlığını seziyor ona ulaşmak için karşı konulmaz bir istek duyuyordum. – Sayfa 49 (Baştankara Hikâyesinden)

Serdar KUZULOĞLU’nun belirlemesiyle: “Kitap okumak, pusulasız çıkılan bir yolculuk.” İstediğiniz kadar planlı olun, kitaplarla karşılaşma biçiminiz, adını duyduğunuz bir arkadaşınız, rast geldiğiniz bir video, kitap rafındaki bir kapak, duygusal durumunuz ve yaşamın karşınıza getirdiğiyle ilgili bir süreç. Elbette akademik okumalar yapıp iyi kitaplar seçmeye gayret ederiz ancak son tahlilde bizi okuduğumuz kitaba götüren büyük bir kısmı kontrolümüzde olmayan kadersel bir süreç vardır. Ben Sine Ergün’ün hikayeleriyle tam da böyle karşılaştım. Uyumama ramak kale zapladığım televizyon kanallarının arasında 30 saniyelik bir sürede adını duydum. Aklımda yer etti ve bir gün karşıma geldi. 

Sine ERGÜN, 36 yaşında genç bir öykücü. Henüz 28 yaşındayken Burası Tekin Değiladlı öykü kitabıyla edebiyat sahnesine adımını atmış. Bazen Hayatadlı ikinci öykü kitabıyla da 2013’te Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülmüş. İyi edebiyat okuru bilir ki Sait Faik Armağanını alan öykücü gümbür gümbür geliyordur. Öyle ki Sine Ergün de bunun üzerine 2016 yılında “Baştankara”yı yayımlamış ve 2017’de Avrupa Birliği Edebiyat Ödülünüalmış.

Öykülerinin belirgin konusu kadın ve erkeğin ayrı dünyaları:

“Uzun bir yolculukta ona eşlik etmesi için ne kadın adamı ne de adam kadını seçerdi. Gitmeleri gerektiğinde bir birbirlerine bir etrafa bakmış, başka seçenekleri olmadığı için beraber yola çıkmışlardı.” – Sayfa 15 (Uzun Yol Hikayesinden)

Romantik ilişkilere duyulan güvene ve hayal kırıklıklarımıza tekrar bir dönüp bakmamızı salık veren Ergün, kadın ve erkeğin ayrıştığı noktaları Milan Kundera’nın daha önce Varolmanın Dayanılmaz Hafifliğinde“kişisel sözlük” adını verdiği ve söz gelimi bir taraf için özgürlük sözcüğü yapayalnız yola çıkmakla diğer taraf için de sevgiliyle geçirilen hesapsız saatlerle biçimleniyorsa kişilerin mutlu olamayacağına dair düşüncesine yakın bir biçimde kadın ve erkeğin ilişkisini kafalarındaki sözcükler üzerinden tartışıyor. 

“Kadın, buradan sonra patika yok olacak, dedi, nereye gideceğimizi seçmek zorunda kalacağız. Sen başka yöne ben başka yöne gitmek isteyecek. Nereye gittiğimizin önemi olmayacak, önemli olan ayrılmamamız. Patika kaybolacak, dedi adam, ben başka bir yöne sen başka yöne gitmek isteyecek. Yollarımız ayrılırsa ayrılacak. Önemli olan nereye gittiğimiz.”- Sayfa 16-17 (Uzun Yol Hikayesinden) 

İrili ufaklı onlarca kırılımın erkeği ve kadını sürüklediği kaçınılmaz noktayı öykü içinde öyküyle çok katmanlı bir biçimde anlatan Sine Ergün aşağıdaki gibi eklemeler yapıyor anlatısına:

“Yıldızlar, hiç boşluksuz, karanlığın içinde yavaş yavaş belirmeye başladığında adam sevinçten çığlığını tutamadı. Ellerini bırakıp bir gökyüzüne bir birbirlerine baktılar. Kadın, adama bir zamanlar yıldızların hep bir arada geniş bir aile olduğundan söz etti, sonra kimsenin anmak istemediği bir kavga sonucu ayrılmışlar, birbirlerini daha kırmamak için birbirlerine belli bir mesafeden daha fazla yaklaşamayacakları konusunda sözleşip, gökyüzüne yayılmışlardı. Adam hikâyeyi dalgın dinledi, gidelim, dedi.” – Sayfa 17 (Uzun Yol Hikayesinden)

İki insanın arasına giren mesafeyi gerçeküstü bir biçimde klişelerden sıyrılarak, bize bildiğimiz bir durumu bilmediğimiz bir biçimde anlatarak şaşırtıyor Sine Ergün:

“Ses, tekdüze vuruş. Önce uzaktan sonra kendilerinden geliyormuş gibi. Adam kalktı. Odanın içinde döndü. Odayı, kendini dinledi. Buzdolabının kapısına yöneldiğinde içinde tortop olmuş bir adam bulacağını biliyordu. Ne kadar da uzun sürdü, dedi. Buzdolabından-çıkan-adam serzenişle, can havliyle çıkmaya çalışırken, donacaktım. Adam gerisingeri oturdu, buzdolabından-çıkan-adam da aralarına ilişti. Soğukluğu önce odayı sonra bedenlerini sardı.” – Sayfa 17 (Uzun Yol Hikâyesinden)

Edebiyatın işi dünyaya yabancı olmakla ilgili. Bizi çevreleyen dünya gerçekliğine her an şaşırabilmekle ilgili. Bu işi en iyi Gabriel Garcia Marquezyapıyordu. Yüzyıllık Yalnızlık’ta bir çingene çadırında hayatında ilk defa buz gören bir çocuğu betimliyordu. 

“Dev sandığı açınca ortalığa bir serinlik yayıldı. Sandıkta, içindeki iğneciklerle güneş ışığını bölüp renkli yıldızlara dönüştüren, kocaman, saydam bir kütle vardı. Çocukların kendisinden hemen bir açıklama beklediğini bildiği için telaşa düşen Jose Arcadio, ağzının içinde bir şeyler geveledi:

-Dünyanın en büyük elması bu. 

Çingene, Hayır, diye karşılık verdi, buna buz derler.”- (Yüzyıllık Yalnızlık’tan)

Leyla UZUN’un belirlemesiyle anlam tektir sevgili okur. Ancak birçok yüzeyi vardır. Anlamı bir zar gibi düşünebiliriz. İyi yazar bu zarın daha önce hiç gelmemiş bir yüzeyini bulur. Marquez’in yukarıdaki pasajda yaptığı tam olarak budur. Ancak bana sorarsanız bu beceri karşısında Sine Ergün’ün yaptığı da az değildir.

“Edgar, takılırken hep bana, Kar neye benziyor, anlatsana derdi, Beyaz, derdim, soğuk. Dokunması nasıl bir duygu, Yumuşak. Hayır derdi, yumuşak duygu değil. Nasıl bir duygu, onu soruyorum. Yanıt veremedim, duygunun nasıl betimleneceğini bilmiyordum. Hayal kırıklığıyla bakardı bana, otu uzatırdı, önüne döner ileride bir noktaya dalardı. Varlığını unuturdu. Bu hep böyle olurdu. 

Edgar’ın en büyük hayali kar görmekti. Bu, olduğu yerden hiç yoksa üç saatlik uçak yolculuğu demekti ve o güne dek kent dışına çıktığına bile emin değildim. 

Edgar’ın daha birçok hayali vardı. Hiçbiri benimkilere benzemezdi, bir gün kadın olarak sevişmenin hayalini kurardı. Karı öyle bir anlatırdı ki bir an kendimi kaptırıp onu kıskanırdım, niçin ben öylesini görmemiştim.” – Sayfa 19 (Ot ve Hayalkırıklığı Hikayesinden)

Hayali güzel kılan gerçekleşemeyecek kadar güzel olması. Kurduğumuz planlara hayal demekten vazgeçmeliyiz artık. Bana sorarsanız hayal, hayat boyu peşinden koşulacak ve binde bir gerçekleşme ihtimali olan bir şey olmalı. Hem o zaman yaşam motivasyonumuz da mutluluğumuz da yüksek olur. Anlam yitimine uğramayız. Bu kadar. Kendimizi kurtarmak için alttan alta sürekli bir yol buluyor işte edebiyat, kendimizi teselli etmemiz için, nasıl yaşayacağımızı kavramak için bir reçete. İnsan böyledir, reçeteler bulur. Söz gelimi Kazancakis de Zorba’da:

“Onları kurtaramayız. Diye ekledi. Ama kurtaralım derken, biz kurtuluruz. Öyle değil mi? Bunları söylemek istemiyor musun hocam? Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır. Hadi öyleyse, öğreten öğretmen gel!” – (Zorba’dan)

Diyordu. Sine Ergün’ün yaptığı da farklı değil. Her insanın yüzeye çıkacak yüzgeçleri yok. Edebiyat bu yüzgeçleri sağlamanın yanında naif bir teselli vadediyor. 

Bunu klasik romanın bilgi yazarı gibi de yapmıyor. Modern çağda romancı asla büyük konuşmayıp bu lafları kurduğu karakterlere söyletiyor. Hem çaresizliği hem çıkış yolunu aynı anda tümceye hapsediyor.

Daha önce de hep yazdım. Atmosfer duyuların devinmesiyle, detaylı ve amacına hizmet eden betimlemelerle kurulur. Bakın akış içindeki eylem nasıl da yazının zamanı durdurarak kaydettiği anlara dönüşüyor:

“Yokuştan aşağı bıraktım kendimi, koşuyorum. Saçlarını toplamaya davrandı, parmağında çevirdi, geri bıraktı, lüle lüle saçları omuzlarına döküldü.” – Sayfa 25 (Başka Biri Hikayesinden) 

O kadar estetik bir dil kullanıyor ki Sine Ergün, koşan ve saçları savrulan bir kızı anlattığı yukarıdaki paragraf neredeyse Cahit Külebi’nin

“Benim doğduğum köylerde 

Buğday tarlaları yoktu,

Dağıt saçlarını bebek

Savur biraz!”

dediği “Hikâye Şiiri”kadar güzel.  Sine Ergün’ün küçürek öykülere benzeyen şiirsel bir anlatı yöntemi var. Kısa ama yoğun, ilham verici, çok katmanlı, yeni metinler üretme fırsatı veren, üzerine düşünülmesi gereken bir biçem.

“Belki sorun sendedir, dedim. Kaşlarını çattı. Ne demek istiyorsun? Belki onları sıkıyorsundur. Anlamadan daha açık konuşsana, dedi, sabırsız. Nereden açmıştım ağzımı. Bir yandan devamını getirmek istiyordum. Her şeyin böylece açığa kavuşmasını. Ne ki dönüşü olmayacaktı, bunun sorumluluğunu üstlenmek istemiyordum, böylece lafı dolandırdıkça dolandırdım, söz artık hiçbir şeye benzemiyordu. Keşke hiç konuşmasaydım diye geçirdim içimden. Uzun zamandır oluyordu bu. Lafı dolandırmam. Söyleyecek şeyim kalmadığından beri susmaz olmuştum. Bu kez ise durum farklıydı. Söyleyeceklerim vardı. Ne ki ağzımdan çıkmak yerine içimde dolanıyor, bense anlamsız sesler çıkarıyordum. Telefon imdadıma yetişti. Belki biraz daha gevelesem sonunda sözcükler isyan edip çıkacak, ona yalnızlığını açıklamak için kendinden başka neden aramamasını, insanların kusurlarının yüzüne vurulmasından hoşlanmadığını, sohbetininse tatsız, kuru olduğunu böylece söyleyecektim. 

Bir an, bunları söyleseydim ne olacağını düşündüm. Yüzü düşecekti kuşkusuz, altdudağı sarkacak, ağlamaklı olacak, sonra büyük bir öfkeye kapılacak, beni suçlayacaktı. Kuşkusuz böyle olacaktı. 

İlan için aramıştım, dedi ses, heyecanlı, hem ben kimdim ki, ondan daha yumuşak başlı iyi huylu biri olduğumu düşündüren neydi bana.” – Sayfa 33-34 (Kusursuz Hikayesinden) 

Sine Ergün’ün iki insanın arasındaki onulmaz mesafeleri, çaresizliği ve sevginin alışılmadık hallerini anlattığı sıra dışı tarifleri var. Sine Ergün’ün hikayelerinde Benzerini Gustave Flaubert’in Madam Bovary’sinde gördüğümüz üzere sözcüklere inanmayan karakterler var. Madam Bovary romanında da Bovary, aşık olduğu adama kaçacaktır ancak adam her kadından duyduğu sözleri Bovary’den de duyduğu için ortak sözcüklerin arkasındaki benzemez duyguları ayırt edememiştir. Bu yüzden de Bovary’yi ekmek zorunda kalmıştır. Sine Ergün bu durumun benzerini şu biçimde kurar anlatısında: 

“Ekin’i ötekilerden ayrıksı kılan yanı sözcüklere inançsızlığıydı. Onları yersiz buluyor, duygu ile sözcük arasında kurulabilecek herhangi bir ilişki olasılığında bile önlemini alıyor, laf gündelik hayatın hoşbeşinden öteye gittiğinde kendini kapıyordu.” Sayfa 31 (Kapanmasın Hikayesinden)

Güzellik kusurda gizlidir sevgili okur. Kusursuz olan şey yapaydır. Kusursuza bakmaktan sıkılırsınız. Sine Ergün’de benzer düşünür ve bunun yanında insanın hep kendinden öncekileri tekrar etmesinin verdiği güvene, huzura ve kabullenişe değinir.

“Güzel, zeki başarılıydı. Beki dünyanın en eski bilgisine vakıf olacak denli zeki değildi. İnsanlar birbirlerinin kusurlarını sever, böylece yakınlık duyarlardı birbirlerine. Kusursuzluk, veba gibi kaçırırdı insanı. Öyle mi, dedi, biz elden düşme bir ev arıyoruz, her şeyini kendimiz yapmak istiyoruz, aynı semtte öyle bir ev çıkarsa, bu numaramız, Tabii dedim, haber veririm, Teşekkürler, iyi akşamlar. 

Nişanlı olmalılar, diye geçirdim içimden. Üç oda. Çocuk konusunda şimdiden anlaşmışlar belli ki. Ev döşerken zevklerinin ortak olduğunu düşündüklerine göre, birbirlerinden kaçacak fazladan bir oda istemeyecek çiftlerdendi, illa dip dibe. Üçüncü oda da ikinci çocuk gelene dek misafir odası olacaktı kuşkusuz. Çocuğa bakmak için sırasıyla anneleri gelecekti. Ne kavga edeceklerdi evi yaptırırken. Her konuda uyumlu olmadıklarını anlayacak, birbirlerinin zevkini küçümseyecekler, belki de nişan bozulacaktı.” – Sayfa 35 (Kusursuz Hikayesinden)

Öykü kitabını bitirdikten hemen sonra böyle düşünmüyordum ancak metni inceledikçe Sine Ergün’ün biraz karamsar bir ruh haline sahip olduğunu düşündüm. Modern insanın romantik ilişkilere duyduğu güven gün be gün deneyimle, yaşantıyla, büyüdükçe, yaş aldıkça azalıyor ve aşkın olmaz ya ama olursa da yolu yürüyecek insan arayışından değil de yolu yürümüş olmak için olduğunu, bu durumun dahi Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde anlattığı üzere tesadüf kuşları olmadan gerçekleşmediğini anlatıyor. 

“Gittiği olurdu. Beni bıraktığı yerde bulsun diye, hareketsiz beklerdim. Döndüğünde önce uzaktan bakardı bana, ufak sıçrayışlarla yaklaşır, bakar, gerisingeri uzaklaşırdı. 

O gün, pençesinde yüküyle odama gelmese, belki sonsuza dek bu böyle sürecekti. Yatağa yanıma bıraktı. Bana baktı, sonra ona, sonra yine bana, gözlerini kırpıştırdı. Benden istediğinin ne denli büyük bir şey olduğunu biliyor olacaktı ki ilk kez omzuma kondu.” – Sayfa 39 – 40 (Mavi Gözlü Baykuş Hikaysinden)

Sine Ergün’ün sıklıkla gerçeküstü ögelere başvurduğunu görüyoruz. Kent hikayelerine eklediği sürreal, absürd detaylarla dolu edebi denemeler var:

“Bir Salı günü, kentin dışından, kuzeybatısı diyordu. Kimi, kimi kuzeydoğu, büyük bir gürültü koptu ve kent kemerler altında kaldı. Kemerler yağarken bir kişinin gözünün kenarına gelmişti, tokası, hepsi bu, kimseye bir şey olmamıştı. Mucize diyordu biri, sonun başlangıcı.” – Sayfa 41 (Kemerlerin İstilası Hikayesinden)

Sine ERGÜN, bir taraftan da ciddi varoluşçu bir arka plana sahip. Yalnızca aşağıdaki pasajı değil. Karakter kurguları da varoluşçu roman karakterlerine yakın. Söz gelimi aşağıdaki pasaj J. Paul Sartre’ınözgürlüğe mahkum olmaklailgili düşüncelerini çağrıştırdı bana:

“Arkadaşların barına gittik, oturduk. Masaya gelip iki laf edenlerden rahatsızdık, yalnızken sessiz. Aynı masada mahsur kaldığımız geceleri anımsadım, girecekler, alacaklar bizi diye beklediğimiz geceleri. Yine mahsurduk. İstesek giderdik tabii. De nereye. Eren’in partisi var, dedi, oraya gidelim. Eren’in kim olduğunu anımsayamadım, Olur, dedim.” – Sayfa 59 (Değişiklik Hikayesinden)

Yazar insan biraz takıntılıdır. Gündelik hayatta diğerlerinin alıştığı kabalıklar yazarı hüzünlendirir. Diğerlerinin güldüğü geçtiği ya da sinirlendiği yerlerde söylenmesi gereken yeni bir şey görür yazar:

“Bostancı sahile geldik, deniz otobüsünün olduğu yer yok mu ağbi oraya. Bu indi gidiyor. Nereye, dedim. Para? Yok, dedi. E niye bindin taksiye, boş boş yüzüme bakıyor. İndim taksiden, açtım bagajı, çıkardım levyeyi, allah ne verdiyse, kafa göz, artık nereye gelirse. O iriyarı adam iki büklüm oldu. Taksi durağındakiler, yetişti de aldılar elimden güldü, artık bir daha parasız kimsenin taksisine binmez. 

Fazla olmamış mı, dedim, irkildi, dikiz aynasından tanımaz gözlerle baktı, dövmüşsün iyi de, kafa göz, ya ölseydi. Bana ne ağbi, dedi, dikildi, belayı satın alan o, sağ elini kaldırdı, avuç içi yukarıda, parmakları sonuna dek açık, ben paramı isterim, bu şehirde böyle. 

Buralarda bir masumiyet, bize ait bir şeyler kalmış olmalı, dedim kendime, yoksa niçin bu buruşuk mendil, bu su şişesi, levye. Niçin yoksa bunca acıtalım birbirimizi. 

Sen de çok kafaya takma ağbi, dedi her şey gelir, geçer, her şeyde, hastalıkta bile olumlu bir yan bulacaksın, kafanı serin tutacaksın, kafanı serin tutacaksın, yoksa zor, katil olursun, hele de bu şehirde.” – Sayfa 64 Levye

ÖNEMLİ NOT:Sine Ergün’ün bilinçli olarak noktalama işareti kurallarını bozma gibi bir durumu var. Kimi yerde bunun bilinçli bir tercih olduğu anlaşılıyor ve metne estetik açıdan da katkı sağlıyor. Ancak bazı yerlerde bunun aşırı deneniyor olması metni zorlaştırmış ve fazla olmuş gibi geldi bana. 

İyi okumalar diler, burunlarınızdan öperim.

Başka Makale Yok