<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>&#8220;şiir&#8221; için arama sonuçları &#8211; Maiotik</title>
	<atom:link href="https://maiotik.com/search/%C5%9Fiir/feed/rss2/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://maiotik.com</link>
	<description>Üslup Sahibi Blog</description>
	<lastBuildDate>Tue, 11 Jan 2022 17:14:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<!--Theme by MyThemeShop.com-->

<image>
	<url>https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/09/cropped-maiotik-1-32x32.png</url>
	<title>&#8220;şiir&#8221; için arama sonuçları &#8211; Maiotik</title>
	<link>https://maiotik.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sürü Filmi İncelemesi</title>
		<link>https://maiotik.com/suru-filmi-incelemesi/</link>
					<comments>https://maiotik.com/suru-filmi-incelemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2021 14:29:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sürü]]></category>
		<category><![CDATA[Sürü Filmi]]></category>
		<category><![CDATA[Yılmaz Güney]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=10557</guid>

					<description><![CDATA[İÇERİK ÖZETİ 1978 yapımı, başrollerini Tarık AKAN, Tuncel Kurtiz ve Melike DEMİRAĞ’ın oynadığı bir Yılmaz GÜNEY filmi Sürü. Birçok önemli ödül almış; dünyanın pek çok yerinde gösterilmiş eşsiz bir yapıt. Yazımızda bu filmi incelemeye çalışacağız. Okuma Süresi: 5 Dakika Yılmaz Güney’in oyunculuğu ve yönetmenliği Türkiye için önemlidir. Ama Sürü ve Yol filmleri sinema tarihimizin benzersiz nitelikteki işlerindendir. Yazıya eklediğim videoda Tarık Akan bu hususlara değinmiş. ﻿ Zeki Ökten, Kapıcılar Kralı ve Kurbağalar gibi sinema tarihimizde iz bırakmış; toplumsal eleştiri ve bireyin toplumla ilişkilerine dair sayısız film çekmiş çok değerli bir yönetmen. Yılmaz Güney de Sürü’nün senaryosunu hapishanede tamamladıktan sonra çekilmesi ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>İÇERİK ÖZETİ</strong></h2>
<p><em>1978 yapımı, başrollerini Tarık AKAN, Tuncel Kurtiz ve Melike DEMİRAĞ’ın oynadığı bir Yılmaz GÜNEY filmi Sürü. Birçok önemli ödül almış; dünyanın pek çok yerinde gösterilmiş eşsiz bir yapıt. Yazımızda bu filmi incelemeye çalışacağız.</em></p>
<p><strong>Okuma Süresi:</strong> 5 Dakika</p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C4%B1lmaz_G%C3%BCney">Yılmaz Güney</a>’in oyunculuğu ve yönetmenliği Türkiye için önemlidir. Ama <a href="https://www.imdb.com/title/tt0078355/"><strong>Sürü</strong> </a>ve <strong>Yol</strong> filmleri sinema tarihimizin benzersiz nitelikteki işlerindendir. Yazıya eklediğim videoda Tarık Akan bu hususlara değinmiş.</p>
<p><iframe src="https://www.youtube.com/embed/O2vRIBj7YnI" width="720" height="400" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"><span data-mce-type="bookmark" style="display: inline-block; width: 0px; overflow: hidden; line-height: 0;" class="mce_SELRES_start">﻿</span></iframe></p>
<p><strong>Zeki Ökten</strong>, <em>Kapıcılar</em> <em>Kralı</em> ve <em>Kurbağalar</em> gibi sinema tarihimizde iz bırakmış; toplumsal eleştiri ve bireyin toplumla ilişkilerine dair sayısız film çekmiş çok değerli bir yönetmen. <strong>Yılmaz Güney</strong> de <strong>Sürü</strong>’nün senaryosunu hapishanede tamamladıktan sonra çekilmesi için Zeki Ökten’e teslim etmiş. Zeki Ökten ise eline aldığı bu öyküyü Siirt’in dağlarından başkente bir efsane olarak indirmiş.</p>
<h2><strong>FİLMİN KONUSU</strong></h2>
<p>Ülkenin doğusunda göçer şekilde yaşayan <em>Veysikan</em> ve <em>Halilan</em> aşiretleri arasında yıllardır süren bir kan davası vardır. Ancak kan davası bitsin diye Halilanlar kızları Berivan’ı Veysikanların oğlu Şivan’a (Tarık Akan) verirler. Berivan üç kez gebe kalmış ancak üçünde de gebelik başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Veysikanların lideri Hamo (Tuncel Kurtiz) bu durumdan gelini Berivan’ı suçlamakta ve ona şiddetli bir öfke beslemektedir. Berivan’ın çocuk verememesi barışın da sonlanmasına sebep olmuştur.</p>
<blockquote><p><em>Şivan’ın bir senedir hiç konuşmayan Berivan için göçerliği terk edip hamallığı dahi göze alması karısına duyduğu sevdayı göstermektedir. Burada göçerlik yaşamı her haliyle anlatılmış, Hamo’nun diğer çocukları, gelini kısacası aşiretiyle dağın başında bir sürüye bel bağlanan hayat gösterilmeye çalışılmıştır. Tek doğrunun Hamo’nun ağzından çıkan sözler olduğu bir yaşam içinde Berivan’ın abilerinin yeniden barış çabaları da nafiledir. Oysa Şivan barışı kabul etmeye gönüllüdür.</em></p></blockquote>
<p>Filmin aşiret filmi olmaktan çıkıp toplumsal bir çarpıklığı anlatmaya başladığı sahne ise istasyon sahnesidir. Veysikanlar, Ankara’da bir tüccarla önceden anlaşmış, iki yüz koyunu satıp parasını peşinen almışlardır. Hamo’nun planı iki yüz koyunun yanında 170 baş daha götürüp satmak ve onlardan gelecek parayla da aşiretin ekonomik durumu toparlamaktır. <em>Hamo</em> ile <em>Şivan</em> sürüyü Ankara’ya götürmek için anlaşırlar. Şivan Berivan’ı Ankara’da tedavi ettirecektir. <strong><em>“Burası Ankara. Burada her derde deva bulunur.”</em></strong> bence filmin en sağlam cümlesidir.</p>
<p>Ankara’ya indiklerinde sırtında taşıdığı eşine bunları söyleyecektir Şivan, çünkü Ankara, Siirt’te bir dağda göçerlik yapan adam için neredeyse kutsal bir yerdir. Bir insan, bir kahramandır sanki. Ancak daha yolda hastalık ve benzer sebeplerden kaybetmeye başladıkları koyunlarını burada da rüşvet ve hırsızlıkla kaybetmeye devam ederler. Hamo’ya göre bu durumun da sorumlusu uğursuz Berivan’dır. (Yalnız bu yolculuğun ne denli zor çekildiği de videoda Tarık akan tarafından anlatılmaktadır).</p>
<p>Ankara’da işler yolunda gitmez. Hamo ile tüccar arasındaki ticaretin bozulma durumu ortaya çıkmıştır. Şivan ile Berivan ise bir inşaata tanıdıkları vasıtasıyla döşek atıp yerleşmişlerdir. Şivan, Berivan’ı doktora götürmeyi de başarmıştır ancak Berivan tek kelime etmediğinden doktor gelişigüzel birkaç ilaç yazabilmiştir. Tam bu noktada iki hususa değinmeliyim. Birincisi Berivan film boyunca tek kelime etmez sadece bir sahnede çatışma esnasında bir kez çığlık atar. İkincisi ise Şivan ile Berivan’ın Siirt’te ilk gittikleri ilçe doktoru ile Ankara’daki doktorun hastaya karşı tutumları hali farklıdır.</p>
<div id="attachment_10562" style="width: 730px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-10562" class="size-full wp-image-10562" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2021/02/Yilmaz-Guneyin-Bir-Fotografi-e1613485397259.jpg" alt="Yılmaz Güney'in Bir Fotoğrafı" width="720" height="405" /><p id="caption-attachment-10562" class="wp-caption-text">Yılmaz Güney&#8217;in Bir Fotoğrafı</p></div>
<p>Film acıyla başlar acıyla biter. Ölen Berivan’ın cenazesini almayan Hamo, inşaatta cenazenin kalmasının başına bela açacağını düşünen Şivan’ın arkadaşı ve o esnada gözaltında olan Şivan.</p>
<h2><strong>GENEL DEĞERLENDİRME</strong></h2>
<p>Düşük yapması dışında tutulduğu dert her neyse ölüme götürür Berivan’ı. Ancak bu hastalığın ne olduğu izleyiciye Berivan’ın konuşamaması yüzünden anlatılamamıştır. Berivan’ın filmin sonunda uykusunda öylece ölüvermesi klişe yeşilçam sonlarına benzemesine rağmen bunların dışında ilginç bir imgelem oluşturmaktadır.</p>
<p>Film, insana öteki insanın yoksulluğunu, cahilliğini ve bunların bir seçim değil kader olduğunun hikayesini anlatır. Film için söylenecek söz çok. Hayatın normale döndüğü zamanlarda oturup bunları konuşmak istiyor insan. Ancak pek yakın görünmese de pandeminin bitmesi için umudumuzu korumaktan başka da tutunacak dalımız yok.</p>
<div id="attachment_10563" style="width: 730px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-10563" class="wp-image-10563" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2021/02/Zeki-Oktenin-Bir-Fotografi-e1613485410930.jpg" alt="Zeki Ökten'in Bir Fotoğrafı" width="720" height="360" /><p id="caption-attachment-10563" class="wp-caption-text">Zeki Ökten&#8217;in Bir Fotoğrafı</p></div>
<p>Biliyorsunuz artık kitap ve oyun incelemelerini iki ayrı websitesinde yayımlıyoruz ancak film incelemelerini <a href="https://maiotik.com/film-incelemesi/">Maiotik</a>’te yayımlamaya devam edeceğiz. İngilizcesi için de birthofideas.com adresini ziyaret edebilirsiniz. Yeni bir incelemede görüşene dek kendinize iyi bakın.</p>
<h2><strong>KAYNAKLAR</strong></h2>
<p><a href="https://www.imdb.com/title/tt0078355/">https://www.imdb.com/title/tt0078355/</a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C4%B1lmaz_G%C3%BCney">https://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C4%B1lmaz_G%C3%BCney</a></p>
<p><a href="https://www.youtube.com/watch?v=O2vRIBj7YnI">https://www.youtube.com/watch?v=O2vRIBj7YnI</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/suru-filmi-incelemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan ve Bellek: Öğrendiklerimizin Ne Kadarını Anımsarız?</title>
		<link>https://maiotik.com/bellek-ogrendiklerimizin-ne-kadarini-animsariz/</link>
					<comments>https://maiotik.com/bellek-ogrendiklerimizin-ne-kadarini-animsariz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Oct 2020 15:02:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Duyduklarımızın Ne Kadarını Anımsarız?]]></category>
		<category><![CDATA[Gördüklerimizin Ne Kadarını Anımsarız?]]></category>
		<category><![CDATA[İzlediklerimizin Ne Kadarını Anımsarız?]]></category>
		<category><![CDATA[Yazdıklarımızın Ne Kadarını Anımsarız?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=10197</guid>

					<description><![CDATA[ÖZET Yazıda bellek ile ilgili bilimsel verileri paylaşacak, öğrendiklerimizin ne kadarını anımsarız? sorusuna yanıt ararken öğrendiklerimizi unutmamak için neler yapmamız gerekir? sorusunu tartışacağız. Bir öğretmen olarak en çok sorun yaşadığım konulardan biri öğrencilerin öğrendiklerinin çoğunu çabucak unutmaları. Hermann Ebbinghaus’a göre öğrendiklerimizin %56’sını ilk bir saat içinde, %66’sını ilk bir gün içinde, %75’ini de altı gün içinde unutuyoruz. Yani aslında bütün çaba anlattıklarımızın %25’ini kalıcı duruma getirmek için. Peki bu kadar yüksek unutma oranını engellemek ya da anımsamayı kolaylaştırmak için ne yapmak gerekiyor? Öğretmenler 21. yüzyılda artık ezberci öğretimin kısa süreli anımsama dışında bir işe yaramadığını kabul etmiş durumda ve işe ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><strong>ÖZET</strong></h2>
<p><em>Yazıda bellek ile ilgili bilimsel verileri paylaşacak, <strong>öğrendiklerimizin ne kadarını anımsarız?</strong> sorusuna yanıt ararken <strong>öğrendiklerimizi unutmamak için neler yapmamız gerekir?</strong> sorusunu tartışacağız. </em></p>
<p>Bir öğretmen olarak en çok sorun yaşadığım konulardan biri öğrencilerin öğrendiklerinin çoğunu çabucak unutmaları. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hermann_Ebbinghaus"><strong>Hermann Ebbinghaus</strong></a>’a göre öğrendiklerimizin %56’sını ilk bir saat içinde, %66’sını ilk bir gün içinde, %75’ini de altı gün içinde unutuyoruz. Yani aslında bütün çaba anlattıklarımızın %25’ini kalıcı duruma getirmek için.</p>
<blockquote><p><strong>Peki bu kadar yüksek unutma oranını engellemek ya da anımsamayı kolaylaştırmak için ne yapmak gerekiyor? </strong></p></blockquote>
<p>Öğretmenler 21. yüzyılda artık ezberci öğretimin kısa süreli anımsama dışında bir işe yaramadığını kabul etmiş durumda ve işe yarar yeni yöntemler araştırıyorlar.</p>
<p>Söz gelimi <strong>Blake Richards</strong> ve <strong>Paul Frankland</strong> adındaki iki nörobilimci unutmanın bir kayıp olduğuna ilişkin yaygın bellek görüşüne karşı <a href="https://www.cell.com/neuron/fulltext/S0896-6273(17)30365-3?_returnURL=https%3A%2F%2Flinkinghub.elsevier.com%2Fretrieve%2Fpii%2FS0896627317303653%3Fshowall%3Dtrue"><strong>çıkıyorlar</strong></a>. Belleğin sanılanın aksine bilgileri doğru depolamakla ilgili bir süreç olmadığını ortaya koyuyorlar. Richards ve Frankland’a göre, bellek, deneyimle ilgili bir süreç. Yaşadığımız her deneyim biz istesek de istemesek de bellek tarafından işleniyor ve seçimlerimizi etkiliyor. Yani <em>bellek yıllardır benzetildiği üzere gereksinim duyduğumuzda istediğimiz kitabı almamızı sağlayan düzenli bir kütüphane gibi değil; her veriyi ayırt etmeden toplayan internet örümcekleri gibi davranıyor</em> ve bizi deneyimlerimize dayalı sonuçlarla karşılaştırıyor.</p>
<div id="attachment_10195" style="width: 730px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-10195" class="size-full wp-image-10195" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Insan-Bellegi.jpg" alt="İnsan Belleği" width="720" height="320" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Insan-Bellegi.jpg 720w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Insan-Bellegi-300x133.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 720px) 100vw, 720px" /><p id="caption-attachment-10195" class="wp-caption-text">İnsan Belleği</p></div>
<p>Keşfe göre, yıllar önce okuduğumuz; olayların akış sırasını, karakterlerini hatta konusunu bile anımsamadığımız kitap bile zamanında bize yaşattığı deneyimle seçimlerimizi etkiliyor. <a href="https://maiotik.com/zorba-ve-dil/"><strong>Kitap bu deneyimi bize beş duyumuzu devindirerek olayı yaşayanın okur olduğu büyüsünü oluşturarak katıyor.</strong></a> Aynı şeyi okuldaki dersler için de düşünmek olanaklı. Bir konu ne kadar çok duyu devindirilerek işlenirse o kadar deneyim elde ediliyor ve anımsamak da o kadar kolaylaşıyor. Burada önemli olan çok uyaranlı öğretim ortamı yaratacağım derken çocuğun <a href="https://evrimagaci.org/bilissel-yuk-teorisi-5292"><strong>bilişsel yük</strong></a>ünü artırarak öğrenmesini engelleyecek karmaşıklıkta işler yapmamak. Hoş ülkemizde uygulanan öğretim programları ve sınavlar yüzünden her konu için çok uyaranlı eğim durumları hazırlamak da olanaklı değil ama em azından ders kitaplarındaki etkinliklerin daha iyi tasarlanması ya da yorumlanması, öğrencilerin öğrendiklerini anımsama yüzdelerini artıracak bir yöntem.</p>
<h2><strong>BELLEĞİMİZ ANILARIMIZLA BİÇİMLENİYOR</strong></h2>
<p>Tüm anıların ya da öğrenmelerin de aynı biçimde depolanmadığını bilmek gerek. Örneğin,</p>
<p>1) NRMOK</p>
<p>2) PORTAKAL</p>
<p>Sözcüklerini ele alalım. İkinci sözcüğü anımsamak anlamlı bağlantılar kurmamızı sağladığı için daha kolay. Portakal sözcüğü okuyanın belleğine rengi, kokusu ve hatta portakalla ilgili anılarıyla birlikte kancalanıyor. Anımsanması da buna koşut olarak kolaylaşıyor. Bu bakımdan yeni bilgilerin olabildiğince çok bağlantı kurularak öğretilmesi gerekiyor.</p>
<blockquote><p><strong><em>Unutmayın her şey, biz farkında olmasak bile belleğimizde depolanıyor ve seçimlerimizi etkiliyor. Psikanaliz sırasında bir danışan gündelik yaşamından söz ederken gül desenli bir paspas aldığını anlatıyor. Uzman bir anda yıllar önce annesiyle yaşadığı bir anıda gül objesinin danışanın belleğinde olumsuz kodlandığını keşfediyor. Danışanın bu objeyi her gün çiğnediği bir nesnenin üzerinde beğenmesi paspas seçimi gibi basit konularda bile her öğrenmenin seçimlerimizi etkilediğini ortaya koyuyor. </em></strong></p></blockquote>
<p>Dikkatli bir biçimde kalıcı bağlantılar kurmak için beş duyuyu devindirmek özenli hazırlanmış eğitim durumları sayesinde anılarla pekiştirmek gerekiyor.</p>
<h2><strong>TEKRAR HÂLA ÖNEMLİ</strong></h2>
<p>Diğer yandan MIT nörobilimcilerinden <strong>Richard Cho</strong>, 2015 yılında yazdığı bir <a href="https://news.mit.edu/2015/brain-strengthen-connections-between-neurons-1118"><strong>makalede</strong></a> sinaptik güçlendirme mekanizmasından söz ediyor. Buna göre, nöronlar ne kadar sık ateşlenirse belleğimizin anımsama başarımı da o kadar artıyor. Alzheimer hastalarına da bu nedenle bulmaca çözdürüldüğünü aktarabiliriz. Hatta makaleye göre depolanan ve solmakta olan bir bilgi bile tekrar edilip ona yeniden erişilince tazeleniyor. Dolayısıyla belirli aralıklarla işlenen konuların tekrar edilmesi de öğrenmelerin kalıcı olmasını sağlayabiliyor.</p>
<div id="attachment_10194" style="width: 730px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-10194" class="wp-image-10194 size-full" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Diyalogla-Kazanilan-Deneyim.jpg" alt="Diyalogla Kazanılan Deneyim ve Bellek" width="720" height="405" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Diyalogla-Kazanilan-Deneyim.jpg 720w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Diyalogla-Kazanilan-Deneyim-300x169.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 720px) 100vw, 720px" /><p id="caption-attachment-10194" class="wp-caption-text">Diyalogla Kazanılan Deneyim ve Bellek</p></div>
<p>Bu arada uzman olduğum Türkçe öğretiminden hareketle nitelikli şiirler okumanın da nöronları ateşlemede bulmaca kadar verimli bir başarım gösterebileceğini belirtmem gerekir. Çünkü şiirde de daha önce hiç yan yana düşünülmemiş sözcüklerden oluşan “mavi ayrılık” gibi söz grupları nöronlar arasında daha önce hiç kurulmamış bağlantıların oluşmasını ve sinapsların çarpışmasını sağlıyor. Şiirin niteliği de bu konuda önemli elbette. Ece Ayhan ve Turgut Uyar’ın şiirleri anlattığım durumu somutlayan güzel örnekler oluşturmaktalar. Şiirselliğin ne demek olduğuna ilişkin daha fazla bilgi edinmek isterseniz. <a href="http://aves.akdeniz.edu.tr/nihatbayat/yayinlar"><strong>Doç. Dr. Nihat BAYAT’ın makalelerini</strong></a> inceleyebilirsiniz.</p>
<p>Bu anlatılanların yanında kişisel deneyimlerinden ve okuduğum makalelerden hareketle aşağıda kullanılabilecek birkaç yöntem daha sıralayacağım.</p>
<h2><strong>ÖĞRENMEYİ KALICI HALE GETİRMEK İÇİN KULLANILABİLECEK YÖNTEMLER</strong></h2>
<h3><strong>YAZARAK ÖĞRENME</strong></h3>
<p><strong>İnsanoğlu, okuduklarının %30’unu, duyduklarının %20’sini, gördüklerinin %30’unu anımsıyor. Hem görüp hem duyduklarının ise %50’sini…</strong> <strong><em><u>Hatta</u></em><u> Görüp, duyup, söylediklerinin %80’ini&#8230; Ama görüp, duyup, söyleyip, bir de dokunuyorsa bu oran %90’a kadar çıkıyor.</u></strong> Yukarıda deneyimlerden söz ederken adını geçirdiğimiz çok uyaranlı öğrenme ortamı bu nedenle öneriliyor. Ancak uyaran bakımından yoksul sınıflarımızda derslerin en azından eskiden olduğu gibi tahtaya yazıldıktan sonra üzerine konuşularak anlatılması, öğrencilerin tahtadakileri defterlerine geçirmelerinin beklenmesi, işitme ve görme duyularını devindirmesinin yanında yazmalarını da sağladığı için öğrenmenin kalıcılığını artırabilir. Hem öğrencilerin elle yazması anısal belleklerini de sürece katar ve kalem sayesinde dokunma duyuları da işe koşulmuş olur. Elbette en mükemmel yol bu değildir ancak yetişmesi gereken konular ve sınav koşulları düşünüldüğünde bu denenecek bir yol olarak düşünülebilir.</p>
<h3><strong>AKRAN ÖĞRENME </strong></h3>
<p>KPSS’ye hazırlanan her öğretmenin bildiği bu yöntem, iki arkadaşın eksik oldukları konularda birbirlerine yardımcı olarak yeni şeyler öğretmesini sağlayan bir yöntemdir.</p>
<div id="attachment_10192" style="width: 730px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-10192" class="size-full wp-image-10192" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Akran-Ogrenme.jpg" alt="Akran Öğrenme" width="720" height="419" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Akran-Ogrenme.jpg 720w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Akran-Ogrenme-300x175.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 720px) 100vw, 720px" /><p id="caption-attachment-10192" class="wp-caption-text">Akran Öğrenme</p></div>
<p>Derslerde etkin kullanmak, çocuğun hem arkadaşlarıyla kurduğu etkileşimi artıracak bu sayede anısal belleğini de daha çok işe koşmasını sağlayacaktır. Bilmeliyiz ki anısal belleğin dahil olduğu öğrenmeler kalıcı olma eğilimindedirler.</p>
<h3><strong>BOŞLUK ETKİSİ </strong></h3>
<p>Edinilen her bilginin bir ürüne ya da sonuca dönüşmesi olanaklı değildir. Bazı bilgiler başarıma ya da sonuca dönüşmeyebilirler. Bu o bilginin öğrenilmemiş olduğu anlamına gelmez. Davranışçılık akımı ise bunun tam tersini iddia eder ve mutlaka öğrenenden bir başarım ya da sonuç bekler. Öğrenmeyi bir süreç olarak algılamaz o bakımdan da 21. yüzyılda önemini yitirmiştir. Ancak davranışçılığın en önemli özelliklerinden olan <strong>tekrar</strong> önemini hala korumaktadır.</p>
<p>Ancak tekrar için de denenebilecek yeni yöntemler keşfedilmiştir. <strong>Boşluk etkisi</strong> öğretmenin her iki üç haftada bir anlattıklarını tekrar etmesi ya da buna dönük ödevler vermesi olarak tanımlanabilir. Solmakta olan bilgileri tazelemek için ideal bir yöntemdir.</p>
<h3><strong>SIK TEST</strong></h3>
<p><strong>Sık test</strong>, öğrencileri not kaygısından ve rekabetten uzak tutarak oyunlarla konunun tekrar edilmesini sağlar. İşlenen konuya ilişkin sorular, özellikle dijital öğretim araçlarıyla oyunlaştırılarak sorulur ve kaygıdan arınmış güvenli ortamda rahat bir tekrar sağlanır.</p>
<h3><strong>KAVRAMLARI</strong> <strong>SERPME</strong></h3>
<p>Bir öğrenmeyi tekrar ederken o öğrenmeyi anlatış sırasıyla değil o sırayı bozarak öğretme işidir. Böylece öğrenmeler arasında farklı anımsama kancaları oluşarak konu öğrencinin belleğine yeni bağlantılarla da kazınacaktır.</p>
<h3><strong>METNİ VE RESİMLERİ BİRLEŞTİRME</strong></h3>
<p>Hal-i hazırdaki bilgileri yorumlayarak bir tabloya ya da görsele dönüştürmek hem öğrencilerin bu tabloları ya da görselleri yorumlarken devindirmesi gereken bilgileri anımsatacak hem de tablo ve görsel oluşturma ödevleri kullanılarak öğretim sürecine etkileşimsel bir katkı sunmaları sağlanacaktır.</p>
<h2><strong>PEKİ AİELER NELER YAPABİLİR?</strong></h2>
<p>Aileler, çocukların düşünme becerilerini geliştirmek, okumaya yöneltmek ve belleğinin kapasitesini artırmak için alışveriş listelerini çocuklarıyla beraber yapabilirler. Onların yanında gazete ve dergi okuyarak onları da okumaya yöneltebilirler. Dergi ya da gazetelere metin, resim gibi çocuklarının yaptığı ürünleri beraber göndererek onların sanata ilişkin kalıcı deneyimler elde etmesini sağlayabilirler.</p>
<div id="attachment_10193" style="width: 730px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-10193" class="size-full wp-image-10193" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Cok-Uyaranli-Ogrenme.jpg" alt="Çok Uyaranlı Öğrenme" width="720" height="378" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Cok-Uyaranli-Ogrenme.jpg 720w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/10/Cok-Uyaranli-Ogrenme-300x158.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 720px) 100vw, 720px" /><p id="caption-attachment-10193" class="wp-caption-text">Çok Uyaranlı Öğrenme</p></div>
<p>Bir çocuk için en önemli zaman dönemi okuldan da önce, ailesiyle geçirdiği 0 – 7 yaş arasını kapsayan zaman dönemidir. Evinde dergi gazete kitap bulunan çocukların ileride akademik anlamda yaşıtlarından daha başarılı oldukları ve düşünme becerilerinde daha ileri seviyede bulunduklarını somutlamış onlarca araştırma makalesi bulmak olanaklıdır. Aileler onları karşılaştırabildiği kadar çok uyaranla karşılaştırmalı, gezdirebildiği kadar çok gezdirmeli ve erken yaşta dünyaya ilişkin yaşlarına uygun deneyimler elde etmesini sağlamalıdır.</p>
<h2><strong>KAYNAKLAR</strong></h2>
<p><a href="https://www.edutopia.org/article/why-students-forget-and-what-you-can-do-about-it#:~:text=In%20his%20experiments%2C%20he%20discovered,75%20percent%20after%20six%20days">Edutopia</a></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Hermann_Ebbinghaus">Wikipedia</a></p>
<p><a href="https://www.cell.com/neuron/fulltext/S0896-6273(17)30365-3?_returnURL=https%3A%2F%2Flinkinghub.elsevier.com%2Fretrieve%2Fpii%2FS0896627317303653%3Fshowall%3Dtrue">Cell</a></p>
<p><a href="https://maiotik.com/zorba-ve-dil/">Maiotik</a></p>
<p><a href="https://evrimagaci.org/bilissel-yuk-teorisi-5292">Evrimagaci</a></p>
<p><a href="https://news.mit.edu/2015/brain-strengthen-connections-between-neurons-1118">News.mit.edu</a></p>
<p><a href="http://aves.akdeniz.edu.tr/nihatbayat/yayinlar">Aves.akdeniz.edu.tr</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/bellek-ogrendiklerimizin-ne-kadarini-animsariz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Don Kişot</title>
		<link>https://maiotik.com/don-kisot/</link>
					<comments>https://maiotik.com/don-kisot/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[rehab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 May 2020 13:42:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot Kitap Özeti]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot Özet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=9083</guid>

					<description><![CDATA[Don Kişot işine girmeden önce birçoğumuzun defalarca duyduğu, atıflarıyla karşılaştığı ve herkesçe okuması önerilen klasikleri neden okumalıyız? Ona biraz değinelim. Klasikler neden okunmalı ya da ben neden okuyorum? Yanıtım şöyle: Klasikler, hiç şüphe yoktur ki bugünün sanatının kökenidir. Bizim bugün sanat namına okuduğumuz, dinlediğimiz ve izlediğimiz ne varsa bunların hepsinin temeli – sanat dalına göre değişmekle birlikte- yüzyıllar öncesinde atılmıştır. Biz klasikleri okuyarak aradan geçen bunca zamanda romanın, tiyatronun, şiirin ve diğer sanat dallarının nereden nereye geldiğini rahatça görebiliriz. Tabi günümüz sanat eserlerinin de klasiklerin bir taklidi ya da uyarlaması olup olmadıklarını görme fırsatımız olur. DON KİŞOT’UN KONUSU Don Kişot ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Don Kişot</strong> işine girmeden önce birçoğumuzun defalarca duyduğu, atıflarıyla karşılaştığı ve herkesçe okuması önerilen <strong><a href="https://maiotik.com/klasikleri-nicin-okumali/">klasikleri neden okumalıyız?</a> </strong>Ona biraz değinelim. Klasikler neden okunmalı ya da ben neden okuyorum? Yanıtım şöyle: Klasikler, hiç şüphe yoktur ki bugünün sanatının kökenidir. Bizim bugün sanat namına okuduğumuz, dinlediğimiz ve izlediğimiz ne varsa bunların hepsinin temeli – sanat dalına göre değişmekle birlikte- yüzyıllar öncesinde atılmıştır. Biz klasikleri okuyarak aradan geçen bunca zamanda romanın, tiyatronun, şiirin ve diğer sanat dallarının nereden nereye geldiğini rahatça görebiliriz. Tabi günümüz sanat eserlerinin de klasiklerin bir taklidi ya da uyarlaması olup olmadıklarını görme fırsatımız olur.</p>
<h2><strong>DON KİŞOT’UN KONUSU</strong></h2>
<p>Don Kişot romanına gelecek olursak. La Manchalı asilzademiz hastalık derecesinde şövalye romanları okumakta ve anlatılanları içselleştirip şövalyelik değerlerine ölümüne sahip çıkmaktadır. Bir gün atı Rocinante’ye atlayarak bir maceraya atılmak ister. Yolda karşılaştığı Sanço Panza’yı da çeşitli vaatlerle kandırarak kendisiyle gelmeye ikna eder. Sonrasında ise gülünç ve bir o kadar da tuhaf olan Don Kişot maceraları başlar. Don Kişot, canavar zannederek yel değirmenleriyle dövüşür. Berberin leğenini miğfer diye başına geçirir. Uğramış olduğu bir hanı saraymış gibi algılayarak hancıya asilzade gözüyle bakar. Kendisine bir nevi şövalye ütopyası yaratarak sayısız tehlikelere atılır. Tek bir eksiği vardır o da aşk. Yani peşinden koşulup hak edilecek bir sevgili.</p>
<div id="attachment_9084" style="width: 970px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-9084" class="size-full wp-image-9084" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması.jpg" alt="" width="960" height="960" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması.jpg 960w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-300x300.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-150x150.jpg 150w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-768x768.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-696x696.jpg 696w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-420x420.jpg 420w" sizes="auto, (max-width: 960px) 100vw, 960px" /><p id="caption-attachment-9084" class="wp-caption-text">Görselin kaynağı &#8211; https://www.reddit.com/r/characterdrawing/comments/bf0s3w/oc_i_did_my_version_of_don_quixote/</p></div>
<p>Peşinden koştuğu, onu elde etmek için sayısız kahramanlıklar yaptığı – ya da yapmaya çalıştığı- kız ise fakir köylü kızı Dulciena Del Toboso’dur. Ancak Don Kişot onu asil bir ailenin dünyalar güzeli kızı olarak görmektedir. Yaptığı bütün atılımlar ve kurduğu bütün hayaller onun şövalyelik yolunda ihtiyacı olan ögeleri tamamlamak içindir. Bu ögeler: savaşacak düşman, savunulacak ulvi değerler ve tabi ki her şövalyenin gönlünde yatan asilzade bir kızdır. Yapıt bu kurguyla devam eder ve Don Kişot bu yolda evini, ailesini elinin tersiyle itip soluksuz bir şekilde maceralarının peşinde koşmaya başlar.</p>
<h3><strong>AHMET GÜNTAN ÇEVİRİSİ</strong></h3>
<p>1600’lü yıllardan gelen bu özgün eserin gerçekten kendine has bir anlatış tarzı vardır. Ben YKY’nin Kazım Taşkent Klasikleri’nde yer alan Ahmet Güntan çevirisini okudum. Çevirinin niteliğini beğenmekle birlikte eserde çokça geçen atasözlerinin de dilimize bu kadar güzel uyarlanışı hoşuma gitti. Don Kişot toplamda 920 sayfadan oluşuyor ve iki cilt. Aslında eserin iki cilt olmasının sebebi şu: İlk cildin sonunda Don Kişot, evine döner ve olaylar son bulur ancak daha sonra roman çok beğenildiği için Cervantes’te bir yazma baskısı oluşturup ikinci cildi yazdırır. Günümüzden dört yüzyıl önce yazılmış bu roman, gerek edebiyat tarihinin ilk romanı olması gerekse içinde barındırdığı felsefi bakış açısıyla her kitapsever tarafından okunmalı ve anlaşılmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/don-kisot/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beni Topla Anılardan Durmuş Taşdemir</title>
		<link>https://maiotik.com/beni-topla-anilardan-durmus-tasdemir/</link>
					<comments>https://maiotik.com/beni-topla-anilardan-durmus-tasdemir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2020 10:41:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=7178</guid>

					<description><![CDATA[Beni topla anılardan &#8230; Nitelikli şiir okurun duyularına seslenir. Ona duyusal bir zevk verir. Şiirin işi beş duyuyu devindirerek, yaşantıları duyguların tanıklığında somutlamaktır. Şiir okudukça rahatlamamız da bu yüzdendir. Aynı sözcüklerle anlatıp durduğumuz ama ifade edemediğimiz soyut durumları somutlayarak ortaya koymasındandır. Bu sebeple iyi şair: “Sana aşık oldum.” demez, “Senin göz kapaklarına biriken yaşları parmaklarımla silmek istiyorum.” der. Şiirsellik sanılanın aksine çok az şairin sahip olduğu bir niteliktir ve temelde birbiriyle hiç ilgili olmayan iki kavramın bir arada düşünülmesinden oluşur. Söz gelimi şair “kırık sandalye” derse bu yeni bir şey değildir “sandalye” ve “kırık” sözcükleri zaten çoğunlukla bir arada görünmektedir. ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/beni-topla-anilardan/522081.html"><strong>Beni topla anılardan</strong></a> &#8230; Nitelikli şiir okurun duyularına seslenir. Ona duyusal bir zevk verir. Şiirin işi beş duyuyu devindirerek, yaşantıları duyguların tanıklığında somutlamaktır. Şiir okudukça rahatlamamız da bu yüzdendir. Aynı sözcüklerle anlatıp durduğumuz ama ifade edemediğimiz soyut durumları somutlayarak ortaya koymasındandır. Bu sebeple iyi şair: <em>“Sana aşık oldum.”</em> demez, <em>“Senin göz kapaklarına biriken yaşları parmaklarımla silmek istiyorum.”</em> der.</p>
<p>Şiirsellik sanılanın aksine çok az şairin sahip olduğu bir niteliktir ve temelde birbiriyle hiç ilgili olmayan iki kavramın bir arada düşünülmesinden oluşur. Söz gelimi şair <em>“kırık sandalye”</em> derse bu yeni bir şey değildir “<em>sandalye</em>” ve “<em>kırık</em>” sözcükleri zaten çoğunlukla bir arada görünmektedir.  Okurun belleğinde yeni bir bağdaştırma kurmaz. Ancak <em>“gökyüzünden düşen sandalyeler”</em> dediği zaman yeni bir kavram ortaya koymuş olur. Okur bu sözü okuduğu zaman sinapsları çarpışır ve belleğinde daha önce hiç kurulmamış bir bağlantı kurulur. Bu yeni, başlangıçta tam olarak anlaşılamayan ancak sezilebilen bir bağlantıdır. Şiir düşünme sorumluluğunu okura veren bir yazınsal türdür. Okur dilediğini düşünmekte serbesttir ancak <em>gökyüzünden düşen sandalyeler</em> sözünü okuyunca sevgilisini özlediği sonucunu da çıkaramaz. Belki sandalye ile koltuk arasında bir bağ kurup gökyüzündekileri yüksek makamlarla ilişkilendirip şairin gökyüzünden düşen sandalyelerle iktidarını kaybeden bir gücü anlatmaya çalıştığını söyleyebilir. Denilebilir ki iyi şiirin anlamı kapalı olmalıdır ya da açıksa bile her okuyuşta yeni, derin bir anlam keşfedilmelidir.</p>
<h2><strong>DURMUŞ TAŞDEMİR</strong></h2>
<p><strong>Durmuş Taşdemir </strong>, <a href="https://maiotik.com/kitap-incelemesi/">kitabına</a> adını veren şiirine şöyle başlar: <em>“gölge gibi değil ışık gibi de değil/yanık bir türkü gibi geçtiğim/ şehirlere gidiyorsun.”</em> bir kentten yanık bir türkü gibi geçmek, yepyeni; alışılmamış, kavram dünyamızı zenginleştiren, düşüncemizin sınırlarını genişletip duyularımızı devindirerek duygularımızı harekete geçiren bir anlatımdır. Ya da başka bir şiirinde <em>“canıma değiyor gerçeğin sivri ucu”</em> derken belleğimize yepyeni bir düşünme yolu kazandırır.</p>
<p>En çok görme duyumuzu devindirir Taşdemir’in şiirleri ama arada <em>“sokaklarında dolaşırken/kaşık bardak sesini duyardım evlerden</em>” gibi işitme duyusuna yönelen, metnin sesini ve lirizmini yükselten anlatımları da vardır. İnsan bir metin okurken bir çeşit illüzyonla karşılaşır. Beş duyumuzdan herhangi birine seslenen anlatımlar bizi kandırır ve sanki okuduğumuz şeyi yaşıyormuşuz hissi uyandırır. Bu sebeple nitelikli Rus romanları okurken üşürüz. Durmuş Taşdemir de bunu kitabında oldukça iyi kullanmış ve beş duyumuza seslenen nitelikli dizeler kaleme almıştır.</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-7178-1" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4?_=1" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4</a></video></div>
<p>Şiir, her konuda her biçimde yazılabilir, Taşdemir izlek olarak bireysel konuları ele alsa da toplumcu bir tarafı da vardır. Şiirin toplumun aksayan taraflarını ortaya koymak gibi bir görevi yoktur. Ancak Adnan Özdemir’in de belirlemesiyle şair ne kadar bireysel bir ürün ortaya koyarsa koysun yaşadığı toplumun aynasıdır ve toplumun aksayan yanları en duyarlı insan olan sanatçıyı da etkilemektedir. İstese de istemese de toplumsal bir görev üstlenir yani şair. <em>“Hiçbir yasa düzenleyemez/filizlenmesini tohumun/yeşermesini umudun”</em> derken ya da <em>“sermaye tükenir, gider beyler paşalar elbet, sen kalırsın emek”</em> derken bu toplumsal duruşunu görürüz Taşdemir’in.</p>
<p>Melankoli de şiirlerinin ağır basan ögelerinden biridir. Özellikle ilk iki kitabına bakınca anlamın gittikçe kapandığını, şiirselliğin gittikçe arttığını gördüğümüz yapıtlarında melankoli de bu ölçüde artmıştır ancak bu umutsuz bir melankoli değildir. Neşe ve umut onun şiirlerinde her zaman vardır.</p>
<p>En çok denize özlem duyan İç Anadolulu bir şairin özgün söyleyişine tanıklık etmek isteyenleri Durmuş TAŞDEMİR’in yolculuğuna bakmaya çağırıyorum.</p>
<p><strong>VİDEO KAYNAĞI</strong> &#8211; Kaynağı <a href="https://www.youtube.com/watch?v=wqzfrxfXX8Y"><strong>şurasıdır</strong></a>. Emanet edemedim Youtube&#8217;a. O bakımdan ekledim buraya.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/beni-topla-anilardan-durmus-tasdemir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4" length="36060975" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Türk Yazını</title>
		<link>https://maiotik.com/cagdas-turk-yazini/</link>
					<comments>https://maiotik.com/cagdas-turk-yazini/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Dec 2019 18:58:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Türk Yazın Özet]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Türk Yazını İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Türk Yazını Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Edebiyatı ile İlgili Başucu Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Zehra İpşiroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Zehra İpşiroğlu - Çağdaş Türk Yazını]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=6104</guid>

					<description><![CDATA[Aynı temalarda da olsa birbirinden ayrık makalelerin birleşiminden oluşmuş kitapları okumak biraz zordur. Kesintisiz bir okuma sunmazlar. Ara ara durup dipnotlara bakmak, bir makale bittikten sonra diğerine geçmeden önce notlar almak gerekir. Ancak bu genellemeler yazın üzerine yazılmış derleme bir kitap olunca pek geçerli olmuyor. Çünkü yazın dünyası üzerine düşünceler kaleme alan insanlar da nitelikli metnin nasıl olması gerektiğini bildiklerinden ve zaten yazılar da bu konuları içerdiğinden Zehra İpşiroğlu’nun yayıma hazırladığı Çağdaş Türk Yazını akıcı bir okuma sunuyor. Kitap ince bir karton kapağa sahip olmasının yanında göz yormaması açısından açık sarı renkli kağıtların seçildiği bir tasarıma sahip. Kapaktaki mürekkep lekesi ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aynı temalarda da olsa birbirinden ayrık makalelerin birleşiminden oluşmuş kitapları okumak biraz zordur. Kesintisiz bir okuma sunmazlar. Ara ara durup dipnotlara bakmak, bir makale bittikten sonra diğerine geçmeden önce notlar almak gerekir. Ancak bu genellemeler yazın üzerine yazılmış derleme bir kitap olunca pek geçerli olmuyor. Çünkü yazın dünyası üzerine düşünceler kaleme alan insanlar da nitelikli metnin nasıl olması gerektiğini bildiklerinden ve zaten yazılar da bu konuları içerdiğinden <strong>Zehra İpşiroğlu</strong>’nun yayıma hazırladığı <strong>Çağdaş Türk Yazını</strong> akıcı bir okuma sunuyor.</p>
<p>Kitap ince bir karton kapağa sahip olmasının yanında göz yormaması açısından açık sarı renkli kağıtların seçildiği bir tasarıma sahip. Kapaktaki mürekkep lekesi kitabın anlamını çoğaltan kitaba ilişkin ipucu ortaya koyan türden. Kitabın arka kapağında her ne kadar okurun düşünme sorumluluğunu elinden alacak bir metne yer verilmeyip yalnızca kitap tanıtılsa da önsöz kitabın içeriğine ilişkin çok fazla düşünce barındırmakta ve bu sebeple okura müdahale etmekte. <strong>Çağdaş Türk Yazını</strong>, sayfalarda ve bölüm başlarında boşluk ilkesine ve sayfa düzenlemesine dikkat etse de tasarım olarak dipnotları dipnot iminin bulunduğu sayfada değil de metnin sonunda vermek hatasının dışında oldukça nitelikli bir izlenim bırakmakta kolay yıpranmayacak yapısıyla da yolculuklarda okunabilecek bir biçimde.</p>
<p>Kitap; <strong>Nazan Aksoy, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Cenk Gündoğdu, Füsun Akatlı, Yıldız Ecevit, Ayşegül Yüksel, Zehra İpşiroğlu, Nihal Kuyumcu, Karin Emine Yeşilada </strong>ve<strong> Selahattin Dilidüzgün</strong> gibi alanında saygın akademisyen ve eleştirmenlerden olmak üzere on bir yazarın emeğiyle ortaya çıkmış. Kitap Zehra İpşiroğlu’bun yazmış olduğu <strong>Yazının Çağdaş Dünyadaki İşlevi</strong> başlıklı hazırlık bölümüyle giriş yapıyor. Devamında ise her bir yazarın uzmanlık alanında yazdığı makalelerle karşılaşıyoruz. Yazımı altını çizdiğim yerlerle birlikte dikkatimi çeken bölümlere ilişkin notlarımı ve düşüncelerimi paylaşarak devam ettireceğim.</p>
<h2><strong>TÜRK ROMANINDA YENİLİKÇİ YAKLAŞIMLAR – NAZAN AKSOY</strong></h2>
<p>Aksoy, bu bölümde anlatı dünyasını ve özelinde romanı değiştiren büyük keşfin 19. yüzyılda psikoloji bilimindeki bulgulara dayandığını ve çizgisel zaman algısının yok olarak insan zihninde geçmiş, gelecek ve şimdinin aynı anda bulunduğu düşüncesinden yola çıkıldığını anlatıyor. Bu sayede daha grift yapıda, geriye dönüşlerle anlatılan romanlar bu yüzyılın büyük değişikliğini temsil ediyorlar.</p>
<p>Türk romanının da bu değişiklikten nasibini aldığını başlangıçta her ne kadar batıdaki romanı oluşturan atmosfer ve sınıf mücadeleleri bizde olmasa, ilk eserlerimiz de bu sebeple her ne kadar öğretici ve ahlaki olarak doğru şeyler salık vermeyi amaçlayan <em>Araba Sevdası, Fatih-i Harbiye, Sergüzeşt</em> gibi eserlerle kurulu olsa da daha sonra bu grift anlatımların Türk romanına da yansıdığını ve nitelikli eserler verilmeye başlandığını aktarıyor.</p>
<p>Sözlerini, Türk romanında her ne kadar tam bir dönem yazınına rastlayamasak da <strong>Mahmut Makal</strong> ve <strong>Fakir Baykurt</strong>’un nitelikli örneklerini verdikleri <strong>köy romanı</strong> ve 12 Mart 1971 muhtırasından sonra yazılan romanların küçük bir dönem edebiyatı oluşturduğunu söyleyerek devam ettiren Aksoy; 1970’li yıllarda <strong>Oğuz Atay</strong>’ın postmodernist yazarların biçimini kullanarak ancak onlar gibi biçimde kaybolmayıp muazzam bir trajedi anlatmaya başladığı <strong>Tutunamayanlar</strong> romanını ayrı bir yere koyuyor.</p>
<h4><strong>Dünya edebiyatındaki feminizm</strong></h4>
<p>Dünya edebiyatındaki <strong>feminizmin</strong> de Türk romanında <strong>Duygu Asena</strong> gibi örnekleyicileri olsa da biz de sosyalizm çağrısı yapan kitaplarda bile kadının öne çıkarılmadığını belirten Aksoy, özetle Türk edebiyatında gerçekçi roman anlayışının ağır basmakta olduğunu anlatıyor. Ancak 1990 sonrası, geçmiş düşüncesinin işlenişini egzotik bir kavram haline getiren <strong>İhsan Oktay Anar</strong>’ın <strong>Puslu Kıtalar Atlası</strong>’nı zamanın kurguda önemli bir işlev üstlendiği sıra dışı yapıtlardan biri olarak ön plana çıkarıyor. Son tahlilde ise artık <em>metin-insan</em> ilişkisinden çok <em>metin-metin</em> ilişkisinin ön plana çıkarıldığı yazın araç olmaktan çok bir amaç durumuna geldiği günümüz dünyasına değiniyor ve Orhan Pamuk örneğiyle bölümünü sonlandırıyor.<img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-6098 alignright" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını.jpg" alt="" width="432" height="432" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını.jpg 432w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-300x300.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-150x150.jpg 150w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-125x125.jpg 125w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-100x100.jpg 100w" sizes="auto, (max-width: 432px) 100vw, 432px" /></p>
<p>Çağdaş Türk Yazını kitabının güzel taraflarından biri de makalelerde sözü edilen yazarların muhtelif yerlerde söyledikleri sözlerin doğrudan bir biçimde aktarılarak okurun bunlardan haberdar edilmesi. Nazan Aksoy da Türk romanının son yıllarından söz ederken <strong>Elif Şafak</strong>’a ilişkin şu iki alıntıyı yorum yapmadan metnine yerleştirmiş ve Türk romanının bir görünümünü sunmuş.</p>
<p><em>“Türkiye’de hâkim romancılık geleneğinin aksine, romanlarımda ne anlattığımı değil, neyi nasıl anlattığımı da önemsedim her zaman. Bir Hurufi kadar bağlıyım harflere. Dili bir mekân, içine girilen bir mekan, kelimeleri de canlı addediyorum. Yaşıyorlar. Her birinin ayrı ayrı kişilikleri, özellikleri var. İçlerinden biri yitip gitse içim sızlıyor. Kültürel enkazımızın altından çekip çıkarıyorum Osmanlıca kelimeleri. Beni üzen Türkiye’de kültürde ve dilde süreklilik olmaması, kültürün bir kuşaktan bir kuşağa aktarılamamış olması. Kelimelerin de tıpkı insanlar gibi, toplumlar gibi yaşam çemberleri olduğuna inanıyorum. Eceli gelmeyen kelimenin öldürülmesine, ortadan kaldırılmasına gönlüm razı olmuyor.</em></p>
<h4><em><strong>İngilizcenin kelime hazinesi</strong> </em></h4>
<p><em>İngilizcenin kelime hazinesi muazzam ve bir o kadar da ayrıntılandırılmış. Türkçenin geçirdiği “dil budaması devriminden” üzüntü duyuyorum. Lisede okuyan bir öğrenci İngilizce konuşuyorsa 70 bin civarında kelime biliyor. Türkiye’de bu sayı 5 -7 bin arasında. Aradaki farkı acı verici buluyorum.”</em></p>
<p>Elif Şafak’ın ciddi bir bilgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Elbette yazar dilediği gibi yazmakta serbest ancak şunu bilmeli: Humboldt, insanın yalnızca anadilindeki kavram hazinesi kadar düşünme becerisine sahip olduğunu belirtir. Bu ne demek? İngilizce <em>word</em> dediğiniz zaman okur yalnızca bunun karşılığında bir birim kavram kazanır. Arapçadan dilimize geçen <em>kelime</em>’yi kullandığınız zaman gene kavram hazinesine yalnızca bir birim eklenir. Ancak anadilimizin yaratım olanaklarıyla ortaya konmuş “<em>sözcük</em>” kullanıldığı zaman okurun belleğinde <em>söz, sözcü, sözcülük, sözel, sözlük, sözlükçülük…</em> vb. onlarca kavram belirir. Yani anadilinizdeki sözcükleri ne kadar çok kullanırsanız okurun düşünme becerisini o kadar çok devindirirsiniz. Wittgenstein’dan alıntıyla <em>dilimin sınırları dünyamın sınırları</em>… Dil devrimi bu duyarlıkla gerçekleştirilmiş bir devrimdir.</p>
<p>Bu sebeple İngilizce eğitimini desteklememize rağmen İngilizce diliyle eğitim yapılmasına karşı çıkarız. Bir de Osmanlıca diye de bir dil yoktur. Osmanlı Türkçesi vardır. Konuşulan dil aynı yazılan abece Arapçadır. Teknik açıdan Arap abecesi Türkçenin yapısına uygun değildir. Türkçede 8 ünsüz harf varken bu Arap abecesinde yalnızca 3 tanedir dolayısıyla okunurken anlam belirsizlikleri doğar. M. Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen dil devrimi tam da Elif Şafak’ın anlattıklarının tersini göstermektedir.</p>
<h4><strong>Dildeki Sözcük Sayısı</strong></h4>
<p>Diğer bir taraftan dildeki sözcük sayısı ile dil karşılaştırması bir dilin diğerine üstünlüğü belgelemez. Eski Molar başka kültürlerden etkilenmediği için dünyanın en az sözcüklü en sade dilidir. Eski Mocanın da kendine has özellikleri vardır. Sözcük sayısı ile dil yarıştırılmaz. Bir diğer taraftan Türkçedeki sözcük sayısı güncel sözlükler sayesinde bilinebilmektedir. İngilizce yayımlanan sözlüklerde eşdizimli sözcükler ve yer adları bile sözlüklere girerken Türkçe de durum böyle değildir. Sayı karşılaştırılacaksa bile sayılara baştan bakmak gerekir. Türkçe’nin de dünyanın başka hiçbir dilinde bulunmayan zenginlikleri ve incelikleri vardır. Sözcük sayısı ile dil karşılaştırması yapmak cahilce bir harekettir.</p>
<p>Şafak’ın ağzından çıkanların tutarsızlıkları bununla da kalmıyor. Çünkü ikinci paragrafta anlatılanların dille değil eğitim sistemiyle ilgisi vardır. Şafak kendisini Sufi sanmaya devam edebilir ancak yazınsal nitelikte metinler üreten bir insan olarak dilediği gibi yazmakta serbest olmakla beraber, bir yazar olarak dil hakkındaki düşüncelerini anlatırken bilimsel dayanaklar doğrultusunda açıklamalar yapması daha doğru olacaktır.</p>
<h2><strong>ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZÜN KISA TARİHİ – SEMİH GÜMÜŞ </strong></h2>
<p>Semih Gümüş’ün makalesi yazın tarihine bakarak yeni bir düşünce ortaya çıkarmaktan çok bibliyografik bilgiler vermek ve öykü yazarlarının diğerlerinden ayrılan yönleriyle ortaya koymak için yazılmış gibi durmaktadır. Çağdaş öykücülüğün <strong>Halid Ziya Uşaklıgil</strong> ile başladığını söyleyen Gümüş, <strong>Ömer Seyfettin</strong> gibi yazarların Türkçe konusundaki özenlerinin önemli basamaklar oluşturduğunu belirtmektedir.</p>
<p>Ömer Seyfettin’in bu konudaki emeklerinin değerli olduğunu belirtelim ancak kendisinin çocuklar için uygun olmadığını da sözlerimize ekleyelim. Zaten Ömer Seyfettin’in de öykülerini çocuklar için yazdığına ilişkin bir açıklaması yok ancak Türkiye’de 1950’li, 1960’lı yıllara kadar çocuk edebiyatında ahlaki, öğretici, milli duyguları parmak sallayarak göstermeye çalışan metin seçimleri Ömer Seyfettin’i bize çocuk öykücüsü gibi göstermeye çalışmakta. Günümüze bile çocuklar için hazırlanmış ders kitaplarında Ömer Seyfettin metinleriyle karşılaşılmaktadır.</p>
<p>Savaş dönemlerinde bile evine gelip kapıyı kapattığında kötücül dünyayı ardında bırakarak yazı masasının başında estetik metinler üreten öykücülerimiz olduğunu aktaran Gümüş, Varlık dergisinin açtığı yolun öneminden söz ettikten sonra S<strong>ait Faik</strong>’in Türk yazın dünyasında öykü denilince akla gelen ilk insan olmasının sebeplerini analiz etmiştir.</p>
<p>Semih Gümüş’ün <strong>Ziya Osman Saba</strong> hakkındaki olumlu yorumlarının çoğuna katılamasam da Ziya Osman’ın kent görüntülerini öyküye aktarmakta başarılı olduğunu belirtebilirim. 1970’lere gelindiğinde <strong>Sevgi Soysal</strong>’dan bilgiler vermesi de beni heyecanlandırdı ancak genç öykücülerden yeteri kadar söz edilmediğini düşünüyorum.</p>
<h4><strong>Semih Gümüş</strong></h4>
<p>Sonuç olarak Semih Gümüş’ün genç yazarların daha çok çalışması gerektiğine ilişkin görüşlerine de istisnaları hariç tutarak katılıyorum. Çünkü günümüzde popüler edebiyat dergilerinin de parmağı olduğu üzere belirsiz öyküler anlatan kent yaşamının dışına çıkamayan yazarlar çoğalmaktalar. Oysa yazı yazmak için ciddiyetle oturup ders çalışmak gerekir. Öykünü anlatacağın dönemi, atmosferi oturup incelemen az bilinen yerlerden okuru şaşırtman gerekir. Bu çabayı ben de yeni dönemde eksik görüyorum. Biliyorum artık okur her şeyi biliyormuş gibi yazılıyor ancak çağdaş metin üreticilerinin de belirli ve güçlü eylemlerle kurulu, dersine çalışmış metinler üretmesi gerektiğini düşünüyorum.</p>
<h2><strong>ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMLERİ – TURGAY FİŞEKÇİ</strong></h2>
<p>Turgay Fişekçi, makalesinde yalnızca tarihsel bir sıralama sunmamış aynı zamanda bu tarihsel sıralamaya düşünsel bir boyut da eklemiştir. Böylece şiirde anlamın kimi zaman rastlantısal uyaklarla kurulduğunu düşünen <strong>Ahmet Haşim</strong>’den <strong>Yahya Kemal</strong>’e yüzyılımızın en ünlü şairi <strong>Nazım Hikmet</strong>’e kadar geniş bir yelpazede bütün önemli şairlerimizin altını tek tek çizmeye çalışmıştır. Garip ve İkinci yeni akımı dışında anadilimizin kaynağından ak bir Türkçeyle kendine apayrı bir yatak bulan <strong>Fazıl Hüsnü Dağlarca</strong> ve <strong>Behçet Necatigil</strong> gibi ayrık şairlerimizden de söz ettikten sonra bu alanda Dünya yazınından geri kalan bir yanımız olmadığını söylemiştir. Özellikle Fazıl Hüsnü hakkındaki şu paragrafını çok doğru buldum:</p>
<p><em>“Dağlarca çağdaş Türk şiiri içinde yalnız bir ada olarak kalmıştır. Onun şiirini izleyen bir başka şiir çıkmamıştır. Bunun temel nedeni ise onun ne çağdaş Türk şiirine ne de öteki şairlere benzemezliğidir. Bu benzemezlik o denli kendine özgüdür ki bir başka şairde görülmesi ancak onun da Dağlarca olarak tanımlanmasına neden olur.”</em></p>
<p>Günümüz şiirinin ikinci yeniye yakın bir sesle varlığını devam ettirdiğini belirten Fişekçi, son yıllarda çeviri şiirlerin de başarıyla dilimize aktarıldığını ve okunduğunu belirtmiş, <strong>Orhan Kemal</strong> ve <strong>İlhan Berk</strong>’ten söz ettiği paragrafların sonunda Türk şiirinin geçmişten getirdiği geleneğin büyüklüğüyle de batıyla paralel giden değişiklikleriyle de oldukça yetkin, verimli ve çeşitli bir durumda olduğunu söylemiştir.</p>
<h2><strong>SON ÇEYREK YÜZYILDA ŞİİR VE HAYAT – CENK GÜNDOĞDU </strong></h2>
<p><em>“Şiir dünyayı değiştirmez ama insanın elinden tutar.”</em></p>
<p><em>İlhan Berk</em></p>
<p>Cenk Gündoğdu’nun metni ülkemizin 1980’deki kırılması üzerinde ilerleyen bir düşünce ve sanat tarihi makalesi olarak görünüm sergilemektedir. Metnine başlarken söz ettiği üzere:</p>
<p><em>“80’lerde artık her alanda başka bir iklimi yaşıyorduk. O iklimi soludukça da oradan konuşup oradan yaşıyor, yazıyor ve üretiyorduk. 70’lerin sonlarında yayımlanmaya başlayan kadın/erkek erotik dergileri, 80’lerde deyim yerindeyse tavan yaptı. Politik olmayan her türlü örgütlülüğü yok sayan sistem cinselliği, pornografiyi, görselliği önceledi her yerde ve her şeyde. Ve 80’lerin değişen yaşamına uygun, en “cazip” iş olan reklamcılık; şair/yazarların yaratıcılığı üzerindeki etkinliğini, insanlar üzerindeki etkisini bu şekilde sürdürdü. Bugün bir çığ gibi büyüyerek endüstrileşen sektör, acıtıcı etkisini sürdürüyor.”</em></p>
<h4><strong>Oldukça hacimli olan makalenin en etkilendiğim bölümü ise şu biçimde:</strong></h4>
<p><em>“12 Eylül ardında yığınla ölüm, acı, ağıt ve gözleri yaşlı analar bırakarak silindir gibi hayatı ezip geçti. 80 sonrası değişen dünyada, Türkiye de 12 Eylül’le birlikte kendine bir pencere açtı. Siyasal/sosyal, temel hak ve özgürlüklerin penceresini tüm deliklerine kadar kapatarak neoliberalizmin ekonomiden yana tavrını sonuna kadar açtı: Özelleştirme Daire Başkanlığı. Bunları yaptı çünkü diğeri için(temel hak ve özgürlükler) temsil edenin, yani vekilin cesareti yoktu. Askeri yönetimden devralınan ülkede hızla özelleştirilmeye, örgütsüzleştirilmeye, birey değil de bireycileştirilmeye gidildi. </em></p>
<p><em>Bir süre sonra herkes birbirinden korkar oldu. Kapısını süpürmek için açan anneler çocuklarını sokağa, yeni acılara salmadılar, ev içlerinde büyüttüler. Aman şahit yazarlar! Korkusuyla, renkli televizyonlarda, bilgisayar ekranlarında, alışveriş merkezlerinde yetiştirilen (geçmişi az da olsa merak eden) yeni bir kuşak bu dünyaya öyle çabuk alıştı ki; geçmişi TV dizilerinden, lirik Can Dündar belgesellerinden öğrenmek istedi. Gençlik, ağabeylerinin çektiği her şeyi unuttu/ruldu). Hatta 93’te Sivas’taki kıyımı, faşist saldırıyı, olan biteni bugün hatırlamayacak kadar unutkan bu kuşak, verili olan renkli dünyaya benzedi. </em></p>
<p><em>Bugün öyle bir noktaya gelindi ki sol, solculuk demek, yazılı ve görsel basında 1 Mayıs’ta hak aramak, otuz yıl önce öldürülen otuz yedi kişiyi anmak için toplanmak, yürümek, teröristlik olarak ifade ve ima ediliyor. Büyük bir çaresizlikle kime neyi anlatacaksınız diyoruz hep bir ağızdan… Bu gidişle, kısa bir süre sonra satılmadık devlet kurumu da kalmayacak. Bugün devletin önemli kurumları sermayeye bakır bir tepside sunuluyor. Çalışanlar, asgari ücretle sigortasız, sendikasız, örgütsüz köleliği sessiz ve sakin bir şekilde yaşıyor. 80’lerde başlayan Sunni bir devletin dayatmasını bugün artık her şeyiyle kanıksamış gibiyiz. Bu egemen anlayışta,  farklı kültürlere yer yok; görüntüde var da yok. Din kültürü hâlâ zorunlu ders.</em></p>
<h4><strong>Herkes Türk Herkes Sunni</strong></h4>
<p><em>Herkes Türk, herkes Sunni devletin gölgesinde ve bu tavır toplum tarafından kabul gören, yaygınlaşan ve keskinleşen üslupla yaşama biçimi oldu. Başka renklerin, düşüncelerin ve kültürlerin yok sayıldığı bir anlayışa mecbur bırakılıyoruz hepimiz. Bir sabah adı değiştirilen köylerle, yollarla, insanlarla özü görünmez, biçimi olan renkli nesneler gibi büyüdük. Büyüyoruz da. Ama her gün arkadaşlarının cenazesini kaldıran bir dönemin insanlarını, onların mücadelesini, örgütlülüğünü, vefalılığını, yardımseverliğini paylaşma ruhunu görmeden, anlamadan; yeni dünyaya Che baskılı tişörtler giyerek alıştık; LCD, MSN, Ipod, MP3 ve plazmalarla buluştuğumuz bu dünyaya…</em></p>
<p><em>Şimdi 12 Eylül geçti mi? Birkaç yıl önce cezaevi operasyonunda kopan kolu bir sokak köpeği tarafından bulunan mahkûmdan, devlet kurşunuyla öldüğü tespit edilenlerden, gazetesinin önünde bir “çocuk katil” tarafından öldürülen Dink’ten, 12 yaşında örgüt üyesi olduğu için öldürülen Uğur Kaymaz’ın durumundan konuşursak 12 Eylül geçmiş midir? Birisi bu ülkenin kıymetli bir insanını sokak ortasında vurduğunda katilin eline bayrağı tutuşturarak onunla fotoğraf çektirmeyi önemli görüyor ve yaptığıyla gurur duyuyorsa; bir de buradaki birileri, katili yakalamakla görevli devlet yetkilileri ise ne diyebiliriz ki….” </em></p>
<p>Ece Temelkuran, Türkçe’de henüz yayımlanmayan “How to Lose a Country” adlı kitabı için Banu Güven’le yaptığı bir söyleşi de: Henüz kimse adını koymuyor, çekiniyor, inanmak istemiyor ama gerçekleşen şey bu. Bir ülke nasıl kaybedilir? Yeni düzende bizim gibi insanlara pek yer yok minvalinde şeyler söylemişti. Cenk Gündoğdu’nun söyledikleri de Ece Temelkuran’dan farksız deği.l Cenk Gündoğdu, bu öyküyü yalnızca 1980’lerden başlatarak büyük bir yenilginin söz konusu olduğuyla duyumsatıyor okurlara.</p>
<h2><strong>TÜRK YAZININDA DENEMENİN DURUMA GENEL BAKIŞ – FÜSUN AKATLI</strong></h2>
<p>Füsun Kanatlı, kısa makalesinde denemenin tarihsel gelişiminden söz ettikten sonra <strong>Suut Kemal Yetkin</strong>’in adını anmakla birlikte Türk yazınında deneme türünün dünya yazınında olduğu gibi çok örnekleyicisi olmadığını ancak eleştiriyle iç içe giren bir eleştirel deneme dünyasının varlığının yok sayılamayacağını belirtiyor.</p>
<h2><strong>TÜRK EDEBİYATI ELEŞTİRİSİ – YILDIZ ECEVİT</strong></h2>
<p>Ecevit, Türk yazınında eleştiri kültürünün oturmadığını belirterek başlıyor metnine. Eleştiri, bir sanat yapıtının daha iyi anlaşılmasını sağlamak üzere ortaya konan olumlu ve olumsuz yorumlarken Türk yazınına Tanzimat’tan beri eleştirinin olumsuz bir kavram olarak algılandığını belirtiyor.</p>
<p>Yeni dönemde de eleştiri yerine tanıtım yazılarının popüler olduğunu ve hala sistemli bir eleştiri kültüründen yoksun olduğumuzu belirtiyor. Ancak burada <strong>Nurullah Ataç</strong>’a bir parantez açıyor. Ataç’ın en önemli eleştirmenlerimizden olduğunu bir çok yazarın yetişmesine ön ayak olduğunu belki despot sayılabilecek karakteriyle değilse bile yazdıklarıyla kendinden sonra gelen yazarlara ışık tuttuğunu anlatıyor. Ancak Ataç’ın eleştirisinin de sistemli bir analiz olmaktan çok okurun metinde keşfettikleri üzerine sezgisel bir temele dayandığını ve sonra gelen kuşağın da bu bakış açısını devam ettirdiğini sözlerine ekliyor.</p>
<p>Ataç’ın başlattığı ve bugün de kimi yazarlarca örneklenen <strong><em>eleştirel-deneme</em></strong> kavramını önemli buluyor.</p>
<h2><strong>GÜNÜMÜZDE TİYATRO VE TÜRK TİYATROSUNDAKİ ÇAĞDAŞ EĞİLİMLER – ZEHRA İPŞİROĞLU</strong></h2>
<p>Aynı zamanda kitabı yayıma hazırlayan yazar da olan Zehra İşiroğlu, makalesine çok çarpıcı bir Peter Handke örneğiyle başlıyor:</p>
<p><em>“Yıl: 1965: Peter Handke’nin “İzleyiciye Sövgü” adlı oyunu Frankfurt ‘da oynanıyor. Şık gece giysileriyle çıkan dört oyuncu izleyicileri düş kırıklığına uğratacaklarını, çünkü oyun oynamayacaklarını söylüyorlar: ‘Bu gecenin odak noktası sizsiniz çünkü, tiyatro izleyicisi olarak ilgilendiriyorsunuz bizi, sizleri keşfedeceğiz’ Bu bir şaka mı, yoksa izleyiciyle alay ediliyor? Bir anda neye uğradığını şaşırıyor izleyici. Şaka giderek alaylamaya, alaylama saldırganlığa, saldırganlık şiddet gösterisine dönüşüyor. Sahneden izleyicilere yağan hakaret yağmuru. İzleyicilerin içinde ıslık çalıp tepki gösterenler, sahneye şunu bunu fırlatanlar ya da tiyatrodan çıkıp gidenler… </em></p>
<p><em>Bu bir oyun mu? Oyunsa nerede oynanıyor? Sahnede mi, yoksa izleyici salonunda mı? Oyunun kişileri kimler? Sahnedeki konuşmacılar mı, yoksa izleyiciler mi? Konuşmacılardan biri parmağıyla izleyiciyi göstererek tiyatroda sık sık kullanılan bir kalıbı yineliyor: ‘Büyüleyici!’ bir başkası “Bu oyunun baş kişisi sizlersiniz!”diyor, “Bu akşam sizleri bulguluyoruz.”</em></p>
<p>Çağdaş Tiyatronun, dünyayı ve sanat yapıtını baştan değerlendirdiğine gerçek olanla kurgusal olanın birbirine giren bir yaşam evresine hazırlıklı olmamız gerektiğini aktaran Zehra İpşiroğlu çarpıcı örnekler vermeye devam ediyor. Bir medya şirketiyle ortaklaşa gerçekleştirilen bir programdan söz ediyor. Bir konteynırın içinde Avusturya’ya kaçak yollardan gelmiş göçmenler var. İzleyicilerin oylarıyla teker teker eleniyor ve Avusturya’da kalmaya hak kazanan göçmen belirleniyor. Bu programı gerçek sanıp koşa koşa izlemeye giden yabancı düşmanlarının olması ve solcuların şiddetli tepkilerle 2000 yılındaki Viyana Tiyatro Festivali’ne damga vurması gene tiyatronun, sanatın ve toplumun sorgulandığı işlerden bir diğeri.</p>
<h4><strong>Türk Tiyatrosu</strong></h4>
<p>Türk Tiyatrosunun dünyadaki bu sorgulayıcı işlere bakarsak daha geleneksel ve gerçekçi bir çizgide ilerlediğini belirten Zehra İpşiroğlu, <strong>Ferhan Şensoy</strong>’un altını çizmek zorunda kalıyor. Evet söz gelimi bizden <strong><em>Godot’yu Beklerken</em></strong> gibi oyunlar çıkmıyor ancak <em>“Ferhan Şensoy’un Kral Valentin’in skeçlerinden oluşturduğu “İçinden Tramway Geçen Şarkı” oyununun gösterisi sırasında yaptığı bir deneyde tiyatro ve yaşam çok çarpıcı bir biçimde iç içe geçerken, tiyatronun uyarıcı gücü bir tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Nazi üniformalı birkaç kişi Beyoğlu’nda tiyatronun önünden geçenleri durdurup kimlik kontrolü yapıyorlar. Buna şaşıranlar olsa bile karşı çıkan olmuyor. Neden sonra bunun da gösterinin bir parçası olduğu ortaya çıktığında, insanlar otoriter ve baskıcı bir sistemde ne denli sindirilmiş olduklarının dehşetle bilincine varıyorlar.”</em></p>
<p>Zehra İpşiroğlu’nun bu anlattıkları bana performans sanatçısı <strong>Marina Abromoviç</strong>’in 40 yıl önce sergilediği performansını hatırlatıyor. Marina Abromoviç’in <strong>Rythm 0</strong> adını verdiği performansında yaptığı tek şey izleyicilerin karşısında sessizce oturmak. Başlangıçta gösteriyi izlemeye gelenler onun eline çiçekler bırakıp gidiyorlar ancak 6 saat sonra bir seyircinin yanına gelip tokat atmasıyla işin seyri değişiyor ve gösterinin süresi uzadıkça onu taciz edenler, kalçasını göğsünü elleyenler tecavüz etmeye yeltenen izleyiciler oluyor. Marina Abromoviç hiç kıpırdamıyor ancak gözlerinden yaşlar süzülüyor.</p>
<p>En sonunda elbisesini bıçakla yırtarak onu çırılçıplak bırakıyorlar, bıçakla vücudunun bazı bölgelerine belli belirsiz çizikler atmaya başlıyorlar. Şiddetin dozu her geçen saniye artıyor. Sanatçıların ölüm riskini göze aldıkları, oyuncunun seyirci olduğu sorgulayıcı performanslar yüzyılımıza bu biçimde damga vuruyor. Aşağıda Marina Abromoviç’in bu akıl almaz performansından söz ettiği bir video var.</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-6104-2" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4?_=2" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4</a></video></div>
<p>Merak edenler için Marina Abromoviç’in Ulay’la aralarındaki aşkı ve sergiledikleri sıra dışı performansları örnekleyen bir <strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=7kzNE_b9-GI">video</a></strong> daha ekliyorum:</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-6104-3" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4?_=3" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4</a></video></div>
<h2><strong>TÜRK TİYATRO ELEŞTİRİSİNDE TEMEL BOYUTLAR – AYŞEGÜL YÜKSEL</strong></h2>
<p>Ayşegül Yüksel, tiyatronun toplumsal bir tarafı olduğundan söz ediyor. Bu söylemi oyunun içeriğiyle ya da sahnelenişiyle ilgili değil. Tiyatro izlemek için insanların bir araya gelmesi ve törensel de olsa bir arada garip bir iletişimle toplumsallaşmaları. Tiyatro eleştirmenini ise bu toplumsallaşma anının şimdisini geleceğe taşıyacak birey olarak değerlendiriyor Yüksel. Ancak Türkiye’de oturmuş bir tiyatro eleştirisi kültürü olmadığını da sözlerine ekliyor. Birçok ilde yerleşik bir tiyatronun bulunmadığını, turnelerle yetindiklerini. Tiyatro eleştirmenlerinin çoğunlukla Ankara ya da İstanbul’da oturduklarını bu eleştirmenlerin aynı zamanda başka işler de yapmakta olduğu için oyunların peşinde yolculuklar yapamadıklarını ama durumun dünyada da çok farklı olmadığını sözlerine ekliyor.</p>
<p>Dergilerin de tiyatro eleştirisi açısından özellikle ülkemizde çok sınırlı bir kesime seslendiği için bu yazıları yayımlamayı tercih etmeyişleri tiyatro eleştirisini zor bir duruma sokuyor ve şimdinin geleceğe aktarılması zor oluyor. Çağdaş ülkelerde iyi bir oyun onlarca farklı yapım tarafından sahnelenirken bu durum ülkemizde en büyük ilgiyi uyandırmış oyunlarda bile ikiyi geçemiyor.</p>
<h2><strong>ÇAĞDAŞ ÇOCUK VE GENÇLİK YAZINININ TÜRKİYEDEKİ İŞLEVİ, GELİŞİMİ VE KONUMU – ZEHRA İPŞİROĞLU</strong></h2>
<p>Zehra İpşiroğlu’nun en ilginç bulgulaması şu çinimde <em>“Demokratikleşmenin sancılarını yaşayan tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de yazar kendini karşı koyan, direnen, demokratik haklar ve düşünce özgürlüğü için savaşan aydın kesimin sözcüsü olarak görüyor. Çocuk ve gençlik yazınında ise durum çok farklı. Resmi ideolojinin, tutucu eğilimlerin ve geleneklerin etkisi bu alanda tüm yoğunluğuyla yaşandığı gibi, bunun dışına çıkan yazarlar ayrıksı kalıyorlar.”</em></p>
<p>Durum böyleyken Türkiye’de çocuk yazını başlarda resmi ideolojiyi somutlayan destekleyen bir görünüm sergilemekle birlikte öğretici ve ahlaki yanıyla ön plana çıkıyor. Çocuklar için yazılmadığı ve çocukların dünyasına uygun olmadığı halde <strong>Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğçu</strong> gibi yazarlar çocuklara okutuluyor. Burada belirtmek gerekir Ömer Seyfettin de Kemalettin Tuğçu da yazın dünyamız için çok önemli, değerli emekleri olan insanlardır ancak kendileri de çocuk kitabı yazdıklarını söylememektedir. Bir takım kaygılarla bu yapıtlar çocuklara okutulmuştur. Ancak özellikle 1950’li yıllardan itibaren başta Almanya’da başlayan Çocuk Yazını hareketleri ve psikoloji biliminin de bulgularıyla bakış açısı değişerek günümüze bakar çocuk gerçekliğini önceleyen <strong>Füruzan, Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü, Fazıl Hüsnü Dağlarca</strong> gibi adların da etkisiyle çocuk yazını ilerleme gösteriyor.</p>
<p>Günümüzde yaşamımıza ekranlar egemen olmuş durumda ancak çağdaş ülkelerde de görülmekte ki okuma kültürü hâlâ varlığını sürdürmekte ve düşünme becerilerimize olumlu etkilerde bulunmaktadır. Bu sebeple Türk yapıtları da artık hem ödenen telifler açısından hem de yayımevi sayıları ve ortaya çıkan nitelikli yapıtlar olsun dünyayı yakalamak zorundadır ve bu noktada da iyi bir başarım sergilemektedir.</p>
<h2><strong>TÜRKİYE’DE ÇOCUK TİYATROSUNDA ÇAĞDAŞ YAKLAŞIMLAR &#8211; NİHAL KUYUMCU </strong></h2>
<p>Yazısına <strong>Neil Postman</strong>’ın <strong>Çocukluğun Kayboluşu</strong> eserini anarak başlayan Kuyumcu, Televizyonun yetişkinlerle çocukların dünyasını ortaklaştırdığını, 21. yüzyılda çocukların denetimsiz olarak yetişkinlerin dünyasına yaşlarına uygun olmasa bile maruz kaldıklarını söylemekte.</p>
<p>Bir taraftan da çocuk tiyatrosunun tarihsel gelişiminden söz eden Kuyumcu, 18. yüzyılın sonlarına kadar Dünyada bir çocuk tiyatrosundan söz etmenin çok olanaklı olmadığını ancak 18. yüzyılın sonlarından ve 19. yüzyılın başlarından itibaren çocuklar için tiyatro metinleri yazıldığını belirtiyor. İlk tiyatro metinlerinin öğretici boyut taşıdığını ancak 1970’li yıllarla birlikte eğitici öğretici olmaktan ziyade çocuk gerçekliğinden hareket eden çocuğun ilgisini ve merakını devindiren metinlerin tercih edildiğini sözlerine ekliyor. Ülkemizde talep olmaması nedeniyle yayımevlerinin çocuk oyunlarını çok basmadıklarını, Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle yabancı oyunların çevrilmesi için bir çaba gösterildiğini ancak iyi metinlerin de kötü metinlerin de çevrildiğini bilimsel nitelikte olmasına özen gösterilmediği anlatılıyor. Bunun dışında ise maalesef Türkiye’de geleneksel, gerçekçi, ahlaki, öğretici parmak sallayan tiyatro oyunlarının daha çok ön plana çıktığından yakınıyor.</p>
<h2><strong>“GÖÇMEN İŞÇİ YAZINI” YA DA: NOW TURKISH IS IT? – KARİN EMİNE YEŞİLADA</strong></h2>
<p>Bu bölümde Türkiye’den Almanya’ya giden işçilerin yazdığı yapıtların bir işçi yazını oluşturup oluşturmadığı, ikinci üçüncü kuşak yazarların Türkçe diliyle yazsalar bile ne kadar Türk yazını sayılabileceği, bir gurbet yazınından söz edilip edilemeyeceği tartışılmış.</p>
<h2><strong>TÜRKİYE’DE EDEBİYAT ÖĞRETİMİ VE EDEBİYAT ÖĞRETİMİNDE ÇAĞDAŞ YAKLAŞIMLAR – SELAHATTİN DİLİDÜZGÜN </strong></h2>
<p>Dilidüzgün, makalesinde edebiyat yapıtlarının nasıl olması gerektiğine ilişkin çeşitli düşünceleri örnekleyerek başlamıştır. Geçmişten bugüne kimilerinin edebiyatı bir eğitim aracı olarak gördüğüne, neyin doğru neyin yanlış olduğunu topluma anlatacak bir araç olarak düşündüğüne değinmiştir. Ancak edebiyat metninin insan gerçekliğini temel alan bir yapıda olması gerektiğini belirtmiştir.</p>
<p>Edebiyat olması gerekeni parmak sallayayan bir biçemde ortaya koymayı amaçlamaz ancak edebiyat yapıtını ortaya koyan sanatçı kişisel bir yapıt da üretmeye çalışsa yaşadığı toplumdan duyarlı bir insan olduğu için etkilenecek ve topluma bir ayna tutarak onu iyiye yöneltmek görevini istemeden üstlenecektir. Diğer taraftan insan gerçekliğine seslendiği için kalıcı ve etkileyici bir özelliği olan edebiyat bu özelliğiyle eğitimde de kullanılmalıdır. Ancak burada önemli olan öğrencilere metindeki bilgileri öğretmek değil onları metinle bir iletişim kurmaya yönlendirmektir.</p>
<h3><strong>SONUÇ</strong></h3>
<p>Zehra İpşiroğlu’nun yayına hazırlamış olduğu Çağdaş Türk Yazını adlı yapıt, alanında uzman yazarların kaleminden çıkmış makalelerle ayrı ayrı okumalar vadeden ve yeni metinler üretme olanağı yaratan bellek açıcı bir yapıt niteliğindedir. Özellikle Cumhuriyet’ten sonrası ve günümüz edebiyatına farklı bakış açılarıyla geniş bir pencereden bakmak isteyenler için bulunmaz bilgilerle dolu değerli bir başucu kitabı olma iddiasındadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/cagdas-turk-yazini/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4" length="12293033" type="video/mp4" />
<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4" length="27883950" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>Xiaomi Kahvaltı Makinesi</title>
		<link>https://maiotik.com/xiaomi-kahvalti-makinesi/</link>
					<comments>https://maiotik.com/xiaomi-kahvalti-makinesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Furkan ÖNAL]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Nov 2019 17:01:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kahvaltı Makinesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kahvaltı Robotu]]></category>
		<category><![CDATA[Otomatik Kahvaltı Hazırlayan Makine]]></category>
		<category><![CDATA[Xiaomi Elektrikli Ev Aletleri]]></category>
		<category><![CDATA[Xiaomi Kahvaltı Makinesi]]></category>
		<category><![CDATA[Xiaomi Mutfak Aletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=6069</guid>

					<description><![CDATA[Xiaomi Kahvaltı Makinesi&#8230; Hiçbir şirkete sempati beslemek doğru olmasa da uygun fiyatları ve rekabetçi tavrıyla sevdiğimiz Çinli şirket Xiaomi dün sabah saatlerinde daha önce hiç girmediği bir alana girerek hepsi bir arada çözüm vadeden bir mutfak aleti piyasaya sürdü: Donlim Çok Fonksiyonlu Kahvaltı Makinesi! Vallahi buraya Nazım Hikmet’in Makinalaşmak İstiyorum! şiirini koyacağım ama adama hepi topu yazdığı bir şiir yüzünden fütürist demeye kalktıkları için buraya da koyup örneklemek istemiyorum. Neyse konumuz bu değil. Konumuz Xiaomi&#8217;nin kahvaltı makinesi. Kolay taşınabiliyor ve birçok yönden de yararlı. Ekmek kızartma makinesinden, elektrikli ocağa, yumurta haşlamaya kadar bir sürü olanak tanıyor insana. Az yağ ile ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Xiaomi Kahvaltı Makinesi&#8230; Hiçbir şirkete sempati beslemek doğru olmasa da uygun fiyatları ve rekabetçi tavrıyla sevdiğimiz Çinli şirket Xiaomi dün sabah saatlerinde daha önce hiç girmediği bir alana girerek hepsi bir arada çözüm vadeden bir mutfak aleti piyasaya sürdü: <strong>Donlim Çok Fonksiyonlu Kahvaltı Makinesi!</strong></p>
<p>Vallahi buraya <strong>Nazım Hikmet</strong>’in <strong>Makinalaşmak İstiyorum!</strong> şiirini koyacağım ama adama hepi topu yazdığı bir şiir yüzünden fütürist demeye kalktıkları için buraya da koyup örneklemek istemiyorum. <img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-6071 aligncenter" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/11/donlim-ekmek-kızartma-makinesi.jpg" alt="" width="728" height="1129" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/11/donlim-ekmek-kızartma-makinesi.jpg 728w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/11/donlim-ekmek-kızartma-makinesi-193x300.jpg 193w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/11/donlim-ekmek-kızartma-makinesi-660x1024.jpg 660w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/11/donlim-ekmek-kızartma-makinesi-600x930.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 728px) 100vw, 728px" />Neyse konumuz bu değil. Konumuz <a href="https://maiotik.com/?s=xiaomi">Xiaomi&#8217;nin</a> <a href="https://www.gizmochina.com/2019/11/25/xiaomi-launches-donlim-multi-function-breakfast-machine/">kahvaltı makinesi.</a> Kolay taşınabiliyor ve birçok yönden de yararlı. Ekmek kızartma makinesinden, elektrikli ocağa, yumurta haşlamaya kadar bir sürü olanak tanıyor insana. Az yağ ile kızartma ya da buharla pişirme gibi seçenekleri de var.</p>
<p>Kahvaltı makinesi, paslanmaz çelikten 1.2 litrelik bir tencereye ve teflon bir tavaya da sahip. Ürünün fiyatı 52 dolar bandında. Vergilerle birlikte ülkemde 100 dolardan aşağı olmaz ama vergilerle bile uygun bence.</p>
<p><strong>EDİTÖRÜN NOTU:</strong> Şimdilik eski mutfak robotları gibi sök tak yıka çok uğraştırır gibi görünüyor ama gelecekte donanımların daha işlevsel tasarlandığını ve özelliklerinin genişletildiğini de duymak isteriz.</p>
<p>Bir de bir ara NTV&#8217;nin Türk Mucit adında bir yarışması vardı. Orada da buna benzer tabi daha ilkel versiyonunu tasarlayan bir usta vardı. Yalnızca çay suyunu ve oğaçayı koyuyordun geri kalan malzemeler varsa tabağa konmuş bir tepsi olarak çıkıyordu. Neden o yarışma devam etmedi anlamış değilim. Muhteşemdi ya. Yeteneksizsinizi ona katlayacak bir düşünceydi. Anımsadığım kadarıyla izleyicisi de boldu. Yapsalar da şöyle güzel ürünler yatırım alsa ya. Mis gibi üretimi destekleyen bir yarışma.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/xiaomi-kahvalti-makinesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ferit Avcı &#8211; Kırmızı Fil&#8217;i Gördünüz mü?</title>
		<link>https://maiotik.com/ferit-avci-kirmizi-fili-gordunuz-mu/</link>
					<comments>https://maiotik.com/ferit-avci-kirmizi-fili-gordunuz-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jun 2019 21:10:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuklara Kitap Alırken Nelere Dikkat Etmeliyiz?]]></category>
		<category><![CDATA[Ferit Avcı Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Ferit Avcı Kimdir? Kırmızı Fili Gördünüz mü]]></category>
		<category><![CDATA[Ferit Avcı Kırmızı Fili Gördünüz mü Roman Özeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kırmızı Fili Gördünüz Mü? İnceleme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=2992</guid>

					<description><![CDATA[“Çağdaş bir toplumun duyarlı ve etkin bir üyesi olabilmek, bireyin tüm duygu ve düşünceleriyle yaşadığı evreni algılamasını gerektirir. Bir resme bakmak, bir sergiyi gezmek, bir dans gösterisini izlemek ya da bir roman, bir şiir, bir öykü okumak; kişiyi, dünyaya sanatçı gözüyle bakan bir duyarlık ile tanıştırır. Sanatsal iletilerle etkileşimi yoğunlaşan birey ise duygu ve düşünce boyutuyla yetkinleşmeye, tepkilerini bilinçlendirmeye yönelir” (Sever, 2008: 20) Edebiyat, amacı öğretmek olmadığı halde en güzel eğitimi gerçekleştiren araçtır. Ferit Avcı yazarının Kırmızı Fil’i Gördünüz mü? kitabı, okurlara sezdirmeden mavi, sarı, kırmızı, yeşil gibi renkleri de pekiştirerek öğretir. Kırmızı Fil’in kaybolmasıyla başlayan anlatıdaki karakterler genel olarak ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Çağdaş bir toplumun duyarlı ve etkin bir üyesi olabilmek, bireyin tüm duygu ve düşünceleriyle yaşadığı evreni algılamasını gerektirir. Bir resme bakmak, bir sergiyi gezmek, bir dans gösterisini izlemek ya da bir roman, bir şiir, bir öykü okumak; kişiyi, dünyaya sanatçı gözüyle bakan bir duyarlık ile tanıştırır. Sanatsal iletilerle etkileşimi yoğunlaşan birey ise duygu ve düşünce boyutuyla yetkinleşmeye, tepkilerini bilinçlendirmeye yönelir” (Sever, 2008: 20) Edebiyat, amacı öğretmek olmadığı halde en güzel eğitimi gerçekleştiren araçtır. Ferit Avcı yazarının <em>Kırmızı Fil’i Gördünüz mü? kitabı,</em> okurlara sezdirmeden mavi, sarı, kırmızı, yeşil gibi renkleri de pekiştirerek öğretir.</p>
<p><strong>Kırmızı Fil’</strong>in kaybolmasıyla başlayan anlatıdaki karakterler genel olarak durağanlardır ancak <strong>Ferit Avcı</strong> anlatının bir kısmını bilerek belirsiz bırakmış ve Fil’in başına gelenleri okura açıklamamıştır. Fil konuşmadığı için bir değişim geçirip geçirmediğini bilemeyiz. Bu nokta okurların yaratıcılığına bırakılmıştır. Çocuğa bir düşünme sorumluluğu vermesiyle Ferit Avcı gibi bir yazarın amacına ulaşabildiği sezilmektedir.</p>
<p>Kitabın iç sayfalarında kullanılan kağıt çocuğun kitaba duyduğu saygıyı ve sevgiyi artıracak türdendir. Nitelikli kolay yıpranmayacak ve renklerin derinlikli görülebildiği bir kağıt kullanılmıştır. Sayfa düzeninde de boşluklara dikkat edildiği görülmektedir.  Bu sayede kitabı kavradığımızda sayfanın üzerine gelen parmağımız resimlere bakmamızda bir engel yaratmamaktadır. Ancak kapak için malzeme kalitesi açısından aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Kapak, okuru metne yönelten ilk ve en önemli unsurlardandır. Boyutu ve içeriği açısından yeteri kadar dikkat çekicidir, basım kalitesini de olumsuz etkileyen bir durum yoktur ancak kapağın ince kartondan yapılması bir oyuncak gibi kitabını odadan odaya taşıyan bir çocuk söz konusu olduğunda dayanıklı olmayacak ve çocukla kitap arasındaki etkileşime olumsuz etki edecektir.</p>
<h2><strong>YAPITIN KONUSU</strong></h2>
<p>Yapıt, okurlara ileride bir takım sorunlarla kendilerinin yüzleşmesi gerektiğini duyumsatmak ve kimi sorunların da zamanla kendiliğinden çözüleceğini aktarmaktadır. “Çocuk edebiyatının en temel işlevlerinden biri çocuklara okuma sevgisi ve alışkanlığı kazandırmaktır.” (Sever, 2008: 19). Ferit AVCI’nın <em>Kırmızı Fil’i Gördünüz mü?</em> adlı eseri 2 ile 4 yaşları arasında kitapla arkadaş olma (Sever, 2018:24) evresinde olan çocuklara birkaç kez okunabilir. Bu durum hem çocuğun kavram dünyasını varsıllaştıracak hem de okul başarısını artıracaktır. “Yapılan araştırmalara göre, okul çağından önce çocukların uygun resimli kitaplarla buluşması ve onlara düzenli kitap okunması, çocukların okula başladıktan sonraki başarılarında büyük fark yaratmaktadır. Birçok kitap okunan, kitapları incelemeye ve hikâyeleri tekrar anlatmaya isteklendirilen çocukların iyi okurlar olmaya daha yatkın oldukları bilinmektedir.” (Anderson, 2013: 63).</p>
<p>Ferit Avcı’nın Kırmızı Fil’i Gördünüz mü? eseri 2-4 yaş arasındaki çocuklara tavsiye edilebilecek bir yapıttır.</p>
<h3><strong>KAYNAKÇA</strong></h3>
<p>Anderson, Nancy, A. (2013) <strong>Elementary Childeren’s Literature</strong>. Pearson Education. Inc., USA.</p>
<p>Sever, Sedat (2008) <strong>Çocuk ve Edebiyat</strong>, Tudem Yayımları, Ankara.</p>
<p>Sever, Sedat (2018) <strong>Sanatsal Uyaranlarla Dil Öğretimi</strong>, Tudem Yayımları, Ankara.</p>
<p><em>Bu girdi, Ankara Üniversitesi’nde <a href="https://maiotik.com/cocuk-ve-edebiyat/">Prof. Dr. Sedat SEVER</a>’in Türkçe Eğitimi Doktora programında yürütmüş olduğu Öğretici ve Yazınsal Metin İncelemeleri dersi için hazırlamış olduğum incelemenin sonuç bölümüdür. Bu dersten çıkardığım sonuç puanlama sistemini de değiştirmem gerektiğidir ama onu da zaman bulunca yaparım artık sevgili okur. </em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/ferit-avci-kirmizi-fili-gordunuz-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fazıl Hüsnü Dağlarca &#8211; Balina ile Mandalina</title>
		<link>https://maiotik.com/fazil-husnu-daglarca-balina-ile-mandalina/</link>
					<comments>https://maiotik.com/fazil-husnu-daglarca-balina-ile-mandalina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jun 2019 17:54:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Balina ile Mandalina İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Balina İle Mandalina Özet]]></category>
		<category><![CDATA[Fazıl Hüsnü Dağlarca - Balina İle Mandalina (Kitap Özeti)]]></category>
		<category><![CDATA[Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Yaşamı]]></category>
		<category><![CDATA[Fazıl Hüznü Dağlarca Hakkında]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=2989</guid>

					<description><![CDATA[Fazıl Hüsnü Dağlarca yazarının çocuk şiiröyküsünü inceleyeceğiz bugün. Çocuk kitaplarının özellikle okul öncesi dönemde değişken boyutlarda tasarlanması gerekmektedir (Sever, 2015). Çünkü çocukların sürekli değişen ilgilerini kitaplara karşı canlı tutmak gerekmektedir. Oyuncak boyutunda ya da devasa kitaplarla karşılaşmaya alışık olduğumuz çocuk edebiyatında Fazıl Hüsnü Dağlarca yazarının Balina ile Mandalina’sı onları yetişkin edebiyatına hazırlar nitelikte ölçünlü bir kitap boyutunda karşımıza çıkmaktadır. 5 ile 8 yaşlarındaki çocuklar için uygun olduğunu düşündüğümüz kitabın boyutu nitelikli çocuk edebiyatı eserlerine göre bir sorun teşkil etmemektedir. Kitabın kapağında güneşin altında oynayan bir balina ile mandalina resmedilmiştir. Kapak kitabın içeriğiyle uyumludur ancak selefon kaplı ince karton çocuğun elinde ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fazıl Hüsnü Dağlarca yazarının çocuk şiiröyküsünü inceleyeceğiz bugün. Çocuk kitaplarının özellikle okul öncesi dönemde değişken boyutlarda tasarlanması gerekmektedir (Sever, 2015). Çünkü çocukların sürekli değişen ilgilerini kitaplara karşı canlı tutmak gerekmektedir. Oyuncak boyutunda ya da devasa kitaplarla karşılaşmaya alışık olduğumuz çocuk edebiyatında Fazıl Hüsnü Dağlarca yazarının Balina ile Mandalina’sı onları yetişkin edebiyatına hazırlar nitelikte ölçünlü bir kitap boyutunda karşımıza çıkmaktadır. 5 ile 8 yaşlarındaki çocuklar için uygun olduğunu düşündüğümüz kitabın boyutu nitelikli çocuk edebiyatı eserlerine göre bir sorun teşkil etmemektedir.</p>
<p>Kitabın kapağında güneşin altında oynayan bir balina ile mandalina resmedilmiştir. Kapak kitabın içeriğiyle uyumludur ancak selefon kaplı ince karton çocuğun elinde çabuk yıpranacak bir görünüm sergilemektedir. Okuru metne yönelten ilk uyaran olan kapakta 5 ile 8 yaş seviyesindeki çocukların dokunma duyusunu devindirecek kabartmalı bir tasarım seçilmesi ve kalın bir kapak kullanılması daha yerinde olurdu. Ancak kitabın cildi nitelikli çocuk edebiyatı metni niteliğine uygun olarak sayfaların rahatça çevrilmesine olanak tanıyan resimleri genişçe görebildiğimiz bir özelliğe sahiptir.</p>
<p>Sayfa düzenlenirken bir sonraki bölüme geçmeden önce sayfa boş bırakılmış ve maviyle kaplanmıştır. Resimlerin olduğu sayfalar ve resimlerin anlatıyla tam bir uyum içinde boşluk ilkesinin gözetilerek yerleştirildiği anlaşılmaktadır. Kitabın harfleri de seslendiği yaş kitlesine uygun oalrak 20 ile 24 punto arasındadır.</p>
<h2><strong>Resimleme</strong></h2>
<p>Mustafa Delioğlu tarafından resimlenen kitaptaki ana renk mavidir. Çizgiler, sakinliği, sevgiyi ve huzuru çağrıştıracak bir biçimde çizilmiştir. Bir gemiden düşen mandalina ile balinanın karşılaşmasıyla başlayan eser, balinanın mandalinayı evine götürmeye karar vermesiyle devam etmektedir. Sevgi ve arkadaşlık duygusu etrafında büyüyen Fazıl Hüsnü Dağlarca yapıtı, sezdirmeden birbiriyle uzaktan yakından alakası bulunmayan bu iki canlının büyüttüğü güven ve arkadaşlığı göstererek insanların arasındaki kavgaların anlamsızlığını çocuk okura göstermektedir. Bunu yaparken dilimizin ses güzelliğini örnekleyen şiirlere başvurmakta ve alışılmamış bağdaştırmalarla okurun zihninde yeni bakış açıları oluşturmasını sağlamaktadır.</p>
<p>Özellikle balinanın insanlar tarafından avlanmasıyla son bulan anlatıda bu konuyla ilgili bir yorum yapılmaması olumludur. Okura düşünme ve duygu sorumluluğu verilmesiyle ön plana çıkan eser 5 ile 8 yaş arasındaki çocuklar için tavsiye edilebilecek yazınsal nitelikli bir eserdir.</p>
<p><em>Bu girdi, Ankara Üniversitesi’nde <a href="https://maiotik.com/cocuk-ve-edebiyat/">Prof. Dr. Sedat SEVER</a>’in Türkçe Eğitimi Doktora programında yürütmüş olduğu Öğretici ve Yazınsal Metin İncelemeleri dersi için hazırlamış olduğum incelemenin sonuç bölümüdür. Bu dersten çıkardığım sonuç puanlama sistemini de değiştirmem gerektiğidir ama onu da zaman bulunca yaparım artık sevgili okur. </em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/fazil-husnu-daglarca-balina-ile-mandalina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zorba ve Dil</title>
		<link>https://maiotik.com/zorba-ve-dil/</link>
					<comments>https://maiotik.com/zorba-ve-dil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 18:47:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kazancakis - Zorba]]></category>
		<category><![CDATA[Kazancakis - Zorba (Kısa Özet)]]></category>
		<category><![CDATA[Kazancakis Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Zorba Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Zorba İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Zorba'yı Anlamak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=2733</guid>

					<description><![CDATA[ Aleksi Zorba, yaşama ilişkin öğrendiklerini yalnızca deneyimleyerek edinmiş bir işçidir. Patron ise hayata ilişkin öğrendiklerinin tamamını kağıtlara...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kazancakis&#8217;in Zorba kitabını inceleyeceğiz bugün ama önce temel kavramları açalım. Dil, insanoğlunun yaratılışında olmayan bir özellik. Bu sitede daha önce bunu çok yazdım ama metnin bütünlüğünü bozmamak adına tekrarlayacağım. İnsan, <strong>FoxP2 geni</strong>nin geçirdiği evrim sayesinde sesleri boğumlamayı başardı ve yutağındaki bir kapakçığı iradesiyle kontrol etmeyi öğrendi. Yani insan düşünerek dili buldu. Dili tek başına kendi keşfetti. Ancak bir süre sonra bu süreç birbirine içkin bir hale geldi ve insan dil olmadan düşünemez oldu. <strong>19. yüzyıl&#8217;</strong>da<strong> Wilhelm Von Humboldt</strong>’un temellerini attığı teoriye göre düşünce süreçlerimizi kavramlar, sözcükler yürütmeye başladı.</p>
<p>Dolayısıyla ne kadar geniş bir kavram hazinemiz/söz varlığımız varsa o kadar gelişmiş bir düşünme becerisine sahip olduk. Bu noktada kitap okumanın ve hatta anadilde okumanın önemi ortaya çıktı. Çünkü söz gelimi bir Türk, İngilizce bir sözcük olan <em>“word”</em>ü öğrendiği zaman kavram hazinesine yalnızca bir kavram ekleniyordu. Ya da Arapça <em>“kelime”</em>yi öğrenmek anadili Türkçe olan okura gene yalnızca bir kavram ekliyordu. Fakat ana dilinin yaratım olasılıklarıyla türemiş<em> “sözcük”</em> ile karşılaşan okurun belleğine <em>“söz, sözcük, sözel, sözlük, sözcü, sözcülük, sözlükçülük, sözcülük…”</em> gibi onlarca kavram ekleniyordu. Bunu ilk keşfeden topluluklar gelişti diline sahip çıktı ve sözün etkileyiciliğini keşfetti.</p>
<p>Söz hareket ettirirdi, ağızdan çıkan bir mermi gibiydi. <em>“kapıyı aç”</em> denildiği zaman karşımızdaki kapıyı açardı. Hatta <em>“pencereyi kapa”</em> demeden “<em>üşüdüm</em>” denildiği zaman bile karşı tarafı harekete geçirirdi. Hayatımızı değiştiren bütün haberleri hep sözle alırdık. Tam da bu sebeple sözün etkileyici gücünden yararlanmak adına edebi metinler öğretim programlarına alındı. Halkları ikna etmek için siyasi söylemler tasarlandı. Çünkü dil, somut gerçekliğimizi de değiştirebilme becerisine sahipti.</p>
<h2><strong>AŞİL PARADOKSU</strong></h2>
<p>Bugün çoktan çözülmüş olan Aşil paradoksunu ele alalım. Aşil bilindiği üzere bir Yunan tanrısı ve birçok üstün özelliği var. Hızlı koşuyor olması da bunlardan iri. Bir de kaplumbağa var. Kaplumbağa da bilindiği üzere yavaş bir canlı. Soru şu: <strong>“Kaplumbağa, Aşil’in 100 metre önünde başlamak koşuluyla Kaplumbağa ile Aşil sonsuza kadar yarışacak olsalar bu yarışı kim kazanırdı?” </strong>Modern matematik ve somut dünya gerçekliği Aşil’in kaplumbağayı eninde sonunda geçeceğini hatta tozu dumana katacağını söylüyor. Ancak bakın dil bu durumu algılayışımızı nasıl değiştiriyor.</p>
<p>Dil ile ifadenin yorumunu değiştirecek olursak şöyle bir durum oluşuyor: Aşil ne zaman kaplumbağanın olduğu yere gelse kaplumbağa biraz da olsa Aşil’den bir adım önde olacak, Aşil gene kaplumbağanın bir önceki yerine geldiğine kaplumbağa gene bir gıdım da olsa önde olacak ve bu hesaba göre Aşil kaplumbağayı asla geçemeyecek.</p>
<div id="attachment_2735" style="width: 484px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2735" class="size-full wp-image-2735" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Aşil-Paradoksu.png" alt="" width="474" height="356" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Aşil-Paradoksu.png 474w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Aşil-Paradoksu-300x225.png 300w" sizes="auto, (max-width: 474px) 100vw, 474px" /><p id="caption-attachment-2735" class="wp-caption-text">Aşil Paradoksu</p></div>
<p>Dil, dünyaya bakışımızı, baştan aşağı değiştirme yeteneğine sahip. İddiamızı daha da ileriye götürelim. Üniversitede “Dil ve Kültür” adında bir dersimiz vardı. Bir teoriden bahsediliyor. Dil dünyaya bakışımızı belirliyorsa şöyle bir savda bulunuluyor. Söz gelimi dünyanın hiçbir dilinde “Ankara’da dayın var mı?” biçiminde devlet torpilini anlatan bir deyiş yok. Demek ki o ülkelerde böyle bir durum yok.</p>
<p>Eğer biz bu deyişi dilimizden atarsak bu durum ortadan kalkar deniliyor. İlginç bir teori. Öğretmenlerin çocuklara kibar olun diye öğütlemesinin sebebi de bu kanımca çünkü küfür etmeyi bırakır ve kaba sözlerden kaçınırlarsa kaba durumlar da ortadan kalkacaktır.</p>
<h2><strong>ANLATI METİNLERİ</strong></h2>
<p>Bu bilgiler ışığında anlatı metinlerinin dünyada kapladığı yeri değerlendirmeye çalışacağız. İnsanların neden başlangıçtan beri hikayeler uydurduğunu kavramanın yollarını arayacak ve <strong>Kazancakis</strong>’in <strong>Zorba </strong>kitabını inceleyeceğiz.</p>
<p>Edebiyat, aslında <strong>İlyada ve Odysseia</strong>’dan <strong>Gılgameş</strong>’ten beri binlerce yıldır aynı şeyi mırıldanıyor. İnsanlık anlatacağı şeylerin çoğunu anlatmış: nefret, aşk, acı, mutluluk… hepsinin örneğini erken dönem metinlerde bulmak mümkün. Bizler yalnızca yeni anlatım biçimleri buluyoruz. Yeni metin türleri keşfediyor bu anlatma geleneğini söz gelimi sinema ile – o da bir hikaye anlatma biçimi sonuçta – devam ettiriyor ve anlatılanları daha büyüleyici daha ikna edici bir biçime büründürmeye çabalıyoruz.</p>
<p>Zorba da anlatmak için yaşayan insanoğlunun gene bu amaçla ortaya koyduğu ürünlerden biri.</p>
<h3><strong>ZORBA</strong></h3>
<div id="attachment_2737" style="width: 1210px" class="wp-caption aligncenter"><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2737" class="size-full wp-image-2737" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Nikos-Kazancakis.jpg" alt="" width="1200" height="600" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Nikos-Kazancakis.jpg 1200w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Nikos-Kazancakis-300x150.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Nikos-Kazancakis-768x384.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Nikos-Kazancakis-1024x512.jpg 1024w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Nikos-Kazancakis-600x300.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /><p id="caption-attachment-2737" class="wp-caption-text">Nikos Kazancakis</p></div>
<p><strong>Kazancakis</strong>, 1883’te Girit’te doğmuş. Yüzlerce yıldır isyan eden Giritliler, Kazancakis 15 yaşındayken özerkliğini kazanmışlar. Sonra ise bağımsızlık mücadeleleri… Ömrü isyanlar arasında geçmiş Kazancakis’in… Çağdaşları gibi bulunduğu dönem onu iki dünya savaşıyla karşılaşmak zorunda bırakmış. Ancak bu süre içinde Hukuk öğrenimini tamamlayıp üzerine doktorasını da yaptıktan sonra Odysseia’ya 33.333 dizelik bir devam yazmış.</p>
<p>Mitolojik metinlerin Yunanca’ya çeviri işini üstlenmiş, ömrü boyunca okumuş ve Nietzsche’den Bergson’a, Buda’ya kadar birçok düşünürden etkilenmiş. 1957 yılında <strong>Camus</strong>’nun <em>“Nobel benden çok onun hakkıydı.”</em> demesine rağmen nobeli bir oy farkla kaybetmiş. Yani biz aslında yaşamı boyunca hep savaş ve isyan görmüş, yer yer talihsizlikler yaşamış ancak okumaktan hiç vazgeçmemiş bir insanın romanıyla karşı karşıyayız.</p>
<p>Olağan durumlarda sanatın yalnızca estetik amaçla yapılırsa sanat olabileceğini söyleriz. Ancak sanat kimi zaman, özellikle birinci ve ikinci dünya savaşındaki gibi insanların kitleler halinde umutsuzluğa sürüklendiği dönemlerde yeni bir ekonomik sistem ya da yeni bir yaşam biçimi önermek rolünü de üstlenebilir.</p>
<p>Dolayısıyla Kazancakis’in altmışlı yaşlarında, ikinci dünya savaşının ortasında yazdığı Zorba da kimi zaman sezdirmeden de olsa ideolojik tartışmaların yer aldığı, soru sormaktan ziyade sorulara cevap verme özelliği taşıyan bir yaşam kılavuzu niteliğinde. <strong>Virginia Woolf</strong>’un dediği gibi <strong>“hayattan kaçarak mutlu olamayacağımızı”</strong> belirtiyor ve <strong>Rousseau</strong>’nun kendisinden iki yüz yıl önce yazdığı <strong>İtiraflarım</strong>’daki yaşama yöntemine benzer bir yöntem öneriyor ancak Zorba’nın son kısmından da anlaşılacağı üzere çıkış Nietzsche’de bulunuyor.</p>
<h2><strong>Nietzsche</strong></h2>
<p><em>“Onları belki kurtaramayız,” diye ekledi. “Ama kurtaralım derken, biz kurtuluruz. Öyle değil mi? Bunları söylemek istemiyor musun hocam? Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.” – Sayfa 17 </em></p>
<p>Romanın kısa özeti şu biçimde: Aleksi Zorba, yaşama ilişkin öğrendiklerini yalnızca deneyimleyerek edinmiş bir işçidir. Patron ise hayata ilişkin öğrendiklerinin tamamını kağıtlara borçludur. Anlatı, Patronla Zorba’nın beraber geçirdikleri dönemi anlatmaktadır.</p>
<p>Biz bu eseri incelemek için <strong>alımlamacı estetik kuramı</strong>ndan yararlanacağız. Roland Barthes’ın sözüyle özetlenecek olursa bu kuramın bakış açısına göre: öykülenen nesne, <em>“bütün gerçekçi akımların ısrarla sürdürdükleri yargının aksine, tözünde değil, insanın onu baştan kurarken eklendiğindedir.” </em>Dolayısıyla yazarın yaşamından bağımsız yalnızca metinden yola çıktığımız ve kendi kurduğumuz anlamlar üzerine bir inceleme yapacağız. <strong>Freudcular her ne kadar metnin yazıldığı dönemden bağımsız incelenemeyeceğini</strong> söyleseler de biz de kalıcı eserler bırakmış bütün dâhilerin bir yerlerde bir trajedi yaşadığını kabul etmiyoruz. Söz gelimi <strong>James Joyce</strong>’un yaşamı boyunca Dublin’den çıkmadığını ve büyük bir trajedi yaşamamasına rağmen sapasağlam eserler verdiğini biliyoruz.</p>
<p>Zorba, klasik romandan modern romana geçiş dönemi ürünü. Zorba’da klasik dönemin her şeyi bilen bilge yazarından sıyrılınmış ancak büyük laflar etmekten de vazgeçilmeyerek bunlar roman karakterlerine ya da kurgulanan üst anlatıcı kimliğine söyletilmiş.</p>
<h3><strong>KLASİK ROMANDAN ÇAĞDAŞ ROMANA GEÇİŞ</strong></h3>
<p><em>“Hayır, kadının aklında başka bir şey yoktur patron. Çok gören, çok gezen, çok şeyler yapan ve diyelim ki akıllanmış olan sen beni dinle: Akıllanmış olan kadının aklında başka bir şey yoktur; hasta diyorum sana, alıngan bir şey! Ona sevdiğini kendisini istediğini söylemezsen ağlamaya başlar. Belki istemiyor, belki de senden iğreniyordur, sana “olmaz” da diyebilir, ama bu hiçtir. Kendisini kim görürse arzulasın ister o.” – Sayfa 65</em></p>
<p>Klasik romanda kronolojik bir sıra vardır. Söz gelimi Tolstoy’un bir eserini elinize aldığınızda ana karakterin çocukluğunun, ilk gençliğinin, gençliğinin, yetişkinliğinin ve yaşlılığının sırayla anlatıldığını görürsünüz ancak modern romanda yaşamın yalnızca bir dönemi anlatılır ve karakterlerin uzun uzun yaşam öyküleri anlatılmak yerine birkaç satırlık geriye dönüşlerle anlatı derinleştirilir. Zorba’da da bu durumu örnekleyen birçok kullanım var.</p>
<p><em>“Ne zaman boğulacak gibi olsam, bana şöyle bağırır. Oyna! Ben de oynarım. Böylece bağulmam geçer. Halkidikya’da oğlum Dimitrakis öldüğü zaman da öyle kalkıp oynamıştım. Cenazesinin önünde oynadığımı gören akraba ve dostlarım beni tutmak istediler. “Zorba delirdi!” diye bağırdılar. “Zorba delirdi!” Ama ben, asıl o anda oynamasaydım delirecektim. Çünkü o benim ilk oğlumdu, üç yaşındaydı, onun kaybına dayanamıyordum işte.” – Sayfa 94.</em></p>
<p>Parçadan Zorba’nın geçmişte evli olduğunu, bir çocuğu olduğunu, onu kaybettiğini ve tutkulu bir karakter olduğunu anlıyoruz. Bu sayede uzun girizgahlara gerek kalmadan bir paragrafla derinleşiveyor karakterler. Bir de bu paragraf bana <strong>Pina Bausch</strong>’u hatırlatıyor. O da sözcüklerin ve notların insanın derdini anlatmada yetersiz kaldığı yerlerde vücudunun anlatım olanaklarını zorlayarak danslarla anlatıyordu derdini. Eserlerinde her yaştan her vücut özelliğinde dansçılar olurdu. İlla kusursuz vücutlar görmezdik.</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-2733-4" width="1060" height="593" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Pina.mp4?_=4" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Pina.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Pina.mp4</a></video></div>
<p>Bizden bakacak olursak <strong>Cemil Meriç</strong> <em>de “sözcükler üzerimize giydirilmiş deli gömlekleri”</em> diyor. Dans, şiir, edebiyat bu deli gömleklerini sağdan soldan yırtmanın bir yolu.</p>
<h3><strong>ZORBA NE KADAR EDEBİ?</strong></h3>
<p>İyi bir romanın giriş tümcesi <em>“Onu ilk gördüğümde…”</em> ile başlamaz. Çünkü bu, okuru anlatıdan alıp kendi hikâyesine götürecektir. Halbuki biz okur anlatıda kalsın, isteriz. <em>“Ona âşık olmuştum.”</em> gibi tümcelerden de kaçınılması gerekir. Çünkü edebiyat somutlama üzerine kurulmuştur ve <em>“Ona aşık olmuştum.”</em> yerine <strong><em>“Onun göz kapaklarına biriken yaşları parmaklarımla silmek istiyordum.”</em></strong> gibi kullanımları tercih eder.</p>
<p>Bu bilgiler ışığında bakalım Zorba nasıl başlamış:</p>
<p><em>“<u>Onu ilk kez Pire’de tanıdım</u>. Girit’e gidecek vapura binmek üzere limana gelmiştim. Neredeyse sabah olacaktı. Yağmur yağıyordu.” </em></p>
<p>Demek ki Zorba, başlangıçta da eleştirilerini sunduğumuz üzere edebi bir girişe sahip değil ancak güçlü eylemlerle kurulmuş belirli yapısı sağlam bir anlatı olduğu izlenimini de uyandırıyor. Romanın giriş paragrafı şu biçimde devam ediyor:</p>
<p><em>“Güçlü bir siroko rüzgârı <u>esiyor</u>, denizin serpintileri, küçük kahveye kadar geliyordu. Camlı kapılar kapalı olduğu için hava, <strong>insan soluğu ve adaçayı</strong> kokmaktaydı. Dışarısı <u>soğuktu</u>; camlar, insan soluklarından <u>buğulanmıştı</u>. Keçi kılından kahverengi fanilalar giymiş ve burada sabahlamış birkaç denizci, kahve ve adaçayı içiyor, buğulu camlardan denize <u>bakıyorlardı</u>.”</em></p>
<h4><strong>TEKNİK ÇÖZÜMLEME</strong></h4>
<p>Yukarıdaki parçada <em>“yapıyor gibiydi”</em> ya da <em>“yapayazdı”</em> gibi belirsiz ya da yayılan eylemler yok. Tek seferde ağızdan çıkan <em>“soğuktu”</em>, “<em>bakıyordu”</em> vb. güçlü eylemler var. Diğer taraftan bu paragrafta <em>“adaçayı, insan soluğu”</em> gibi durumlar kullanılarak koklama duyusu, insan soluğundan buğulanmış camlar anlatılırken görme duyusu, keçi kılından söz edilirken de dokunma duyusu devindirilmiş. Metinde ne kadar çok duyu deviniyorsa o kadar somut bir dille karşı karşıyayızdır. Bu metin parçasında devinen duyular romanın atmosferini kurmaya yarıyor ve yer yer görülen kip değişiklikleri de anlatıma lezzet katıyor.</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-2733-5" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Zorba-Film.mp4?_=5" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Zorba-Film.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Zorba-Film.mp4</a></video></div>
<p>Okumak, her ne kadar yazara peşinen güvenilen bir süreç olsa da okur, yazarın anlattığı coğrafyayı bildiğinden emin olmak, bilge yazar klasik dönemde kalsa da yazarın entelektüel bilgisinden haberdar olmak ister. Bu yüzden romanlarda bilinçli ya da bilinçsiz olarak güveni tesis etmek için listeleme gibi yöntemler kullanılır. Zorba’da da:</p>
<p><em>“Yok canım! Bir kurşun atımı ötede. Nah, şu bahçelerin arkasında, derede. İyi köydür patron. Tanrı’nın bereketine sahiptir. <u>Keçiboynuzları, hardal otları, zeytinyağı, şarap</u>. Şu öteki kumsalda da Girit’in en körpe hıyarları, domatesleri, patlıcanları, karpuzları yetişir. Arabistan’dan gelen rüzgâr onları büyütür; geceleyin bostanda yatsan <u>“Krr, krr, krr!”</u> diye büyüdüklerini duyarsın.”- Sayfa 41.</em></p>
<p>“keçiboynuzları, hardal otları, zeytinyağı, şarap…” biçiminde örneklenen listeleme yöntemi “Krr, krr, krr!” gibi yansıma sözcüklerle de kullanınca atmosfer zenginleşmiş ve okurun güveni sağlanmış.</p>
<h4><strong>Çok Katmanlılık</strong></h4>
<p>Öykü içinde öyküler anlatmakla da çok katmanlılık katmış romana Kazancakis:</p>
<p><em>“Ben” dedi, “bir şeye özlem duydum mu, ne yaparım bilir misin?” Bir daha hatırlamayacak kadar bıkıp da kurtulmak için yerim, yerim… Ya da tiksintiyle hatırlamak için. Bak bir zamanlar çocukken, kirazlara karşı anlatılmaz bir tutkum vardı. Param olmadığı için azar azar alıyor, yiyor, yine istiyordum. Gece gündüz kiraz düşünürdüm, salyalarım akardı; işkenceydi bu! Günün birinde kızdım mı, utandım mı, bilmiyorum; baktım ki kirazlar bana istediklerini yaptırıyorlar ve beni rezil ediyorlar, ne plan kurdum bilir misin? </em></p>
<p><em>Geceleyin yavaşça kalktım, babamın ceplerini yokladım, gümüş bir mecidiye bulup çaldım. Sabah sabah da kalktım, bir bahçeye gidip bir sepet dolusu kiraz satın aldım. Bir çukurun içine oturup başladım yemeye. Yedim, yedim, şiştim, midem bulandı, kustum. Kustum patron. O zamandan beri de kirazlardan kurtuldum; bir daha gözüme görünmelerini bile istemedim. Özgür oldum.” – Sayfa 226.</em></p>
<p>Bu örnekler somutlamanın ve anlatı dilinin güzel örnekleri. Söz gelimi yukarıdaki bölümde somutlama o kadar amaca hizmet eden bir somutlama ki sözü edilen durumu bu olaydan bağımsız anlatmak olanaksız.</p>
<p><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2736 size-full" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Kazancakis-Zorba.jpg" alt="" width="1400" height="2139" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Kazancakis-Zorba.jpg 1400w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Kazancakis-Zorba-196x300.jpg 196w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Kazancakis-Zorba-768x1173.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Kazancakis-Zorba-670x1024.jpg 670w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Kazancakis-Zorba-600x917.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 1400px) 100vw, 1400px" /></p>
<p>Her şeyin ötesinde romana entelektüel derinlik katan ve bütün anlatının ilhâmını aldığını düşündüğüm bir nokta daha var. Rodin’e ait Tanrı’nın Eli!</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-2733-6" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Rodin-Tanrının-Eli-Videosu.mp4?_=6" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Rodin-Tanrının-Eli-Videosu.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Rodin-Tanrının-Eli-Videosu.mp4</a></video></div>
<p><em>“Ne düşünüyorsunuz diye sordum.</em></p>
<p><em>O, nispet yapar gibi mırıldandı:</em></p>
<p><em>“İnsanın elinde olsa da kaçıp kurtulsa”</em></p>
<p><em>“Nereye gitsin? Her yerde Tanrı’nın eli vardır. Kurtuluşu yok. Üzdü mü bu sizi?</em></p>
<p><em>“Hayır. Aşk, belki yeryüzündeki en kuvvetli sevinçtir. Belki! Fakat, bu bronz ele baktığım şu anda kaçmak istiyorum. </em></p>
<p><em>“Özgürlüğü seviyor musunuz?”</em></p>
<p><em>“Evet”</em></p>
<p><em>“Ya, ancak bronz ele boyun eğdiğimiz sürece özgürsek?” ya “Tanrı” sözcüğü, halkın kendisine verdiği alışılmış anlamı taşıyorsa?” – Sayfa 69.</em></p>
<h2><strong>SONUÇ</strong></h2>
<p>Rodin’in bu heykelinde Tanrı’ın avcunun içinde birleşen bir kadın ve erkek simgelenmektedir. Eğer kadın ve erkek birbirlerine gitmezlerse elden kaçamayacaklardır. Bu biçimde elin içinde kalmaya mahkumdurlar. Ancak bu mahkumiyete teslim olurlarsa mutlu olacakları ama bu mutluluğun bile bir tutsaklık barındırdığını düşünülebilir. Sanki bütün bir roman ve romanın vurucu sonu bu heykelin içinde saklı gibi geliyor bana.</p>
<p><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2739" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Rodin-Tanrının-Eli-Resmi.jpg" alt="" width="336" height="359" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Rodin-Tanrının-Eli-Resmi.jpg 336w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Rodin-Tanrının-Eli-Resmi-281x300.jpg 281w" sizes="auto, (max-width: 336px) 100vw, 336px" /></p>
<p>Eğer bu elden kaçış yoksa; özgür değilsek, verilmesi gereken cevaplar verilemiyorsa niçin roman okuyoruz? Sorusunun cevabını şu biçimde veriyor Kazancakis:</p>
<p><em>“Bana söyleyebilir misin patron?” dedi ve sesi, sıcak gecenin içinde ciddi ve heyecanlı bir tonda yükseldi. “Bütün bunların ne demek olduğunu bana söyleyebilir misin?” Kim yaptı bunları? Neden yaptı? Ve hepsinin üstünde şu var” (Zorba’nın sesi kızgınlık ve öfke doluydu.) “Neden ölüyoruz?”</em></p>
<p>Şu biçimde yanıtlıyor Patron:</p>
<p><em>“Bilmiyorum Zorba.”</em></p>
<p><em>“Öyleyse nedir okuduğun o külüstür kağıtlar? Neden okuyorsun? Bunu söylemiyorlarsa, neyi söylüyorlar?” </em></p>
<p><em>“Senin bu sorduklarını yanıtlayamayan insanın üzüntüsünü söylüyorlar Zorba” dedim. </em></p>
<p>İyi okumalar dilerim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/zorba-ve-dil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Pina.mp4" length="16505462" type="video/mp4" />
<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Zorba-Film.mp4" length="32725561" type="video/mp4" />
<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2018/04/Rodin-Tanrının-Eli-Videosu.mp4" length="16083310" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>Italo Calvino Klasikleri Niçin Okumalı</title>
		<link>https://maiotik.com/klasikleri-nicin-okumali/</link>
					<comments>https://maiotik.com/klasikleri-nicin-okumali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Mar 2019 23:59:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Calvino - Klasikler Niçin Okunmalı]]></category>
		<category><![CDATA[Calvino - Klasikleri Niçin Okumalı? Kitabının Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Calvino - Klasikleri Niçin Okumalıyız]]></category>
		<category><![CDATA[Calvino Hakkında Bir İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Italo Calvino - Klasikleri Niçin Okumalıyız?]]></category>
		<category><![CDATA[Klasikler Niçin Okunmalı]]></category>
		<category><![CDATA[Klasikleri Niçin Okumalı? Kitap Özeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=2822</guid>

					<description><![CDATA[Italo Calvino Klasikleri Niçin Okumalı&#8230; Calvino’nun Ağaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye kitaplarını Enrica Agostinelli’nin duyarlı çizimleriyle okumuş kusursuza yakın bulmuştum. Şimdi Klasikleri Niçin Okumalı? eserini okuduğumda bu kusursuzluğun arkasında büyük bir okuma kültürünün olduğunu öğreniyorum. “Baldıran hazırlanırken, Sokrates flütle yeni bir ezgi öğreniyormuş. ‘Ne işine yarayacak?’ diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu ezgiyi öğrenmeye’ demiş. – Sayfa 18 Kitabın eski metinlerden 1950’lere kadar gelen bir denemeler serisinden oluştuğunu söylemek olası. Kitap klasiğin ne olduğunu tanımlayarak söze başlıyor ve klasiğin yetişkin okur için çoğunlukla yeniden okunan eser olduğunu belirtiyor ancak sonra yüreklerimize su serpiyor: “Okumak fiilinin önündeki &#8216;yeniden&#8217; sözü, ünlü bir ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Italo Calvino Klasikleri Niçin Okumalı&#8230; Calvino’nun <strong><em>Ağaca Tüneyen Baron</em></strong> ve <strong><em>Varolmayan Şövalye</em></strong> kitaplarını <em>Enrica Agostinelli</em>’nin duyarlı çizimleriyle okumuş kusursuza yakın bulmuştum. Şimdi <strong>Klasikleri Niçin Okumalı?</strong> eserini okuduğumda bu kusursuzluğun arkasında büyük bir okuma kültürünün olduğunu öğreniyorum.</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Baldıran hazırlanırken, Sokrates flütle yeni bir ezgi öğreniyormuş. ‘Ne işine yarayacak?’ diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu ezgiyi öğrenmeye’ demiş. – Sayfa 18</em></p>
<p>Kitabın eski metinlerden 1950’lere kadar gelen bir denemeler serisinden oluştuğunu söylemek olası. Kitap klasiğin ne olduğunu tanımlayarak söze başlıyor ve klasiğin yetişkin okur için çoğunlukla yeniden okunan eser olduğunu belirtiyor ancak sonra yüreklerimize su serpiyor:</p>
<p><em>“Okumak fiilinin önündeki &#8216;yeniden&#8217; sözü, ünlü bir kitabı okumadıklarını itiraf etmekten utananların küçük bir iki yüzlülüğü olabilir. Onları rahatlatmak için şunu belirtmek yeterli olacaktır: Bir bireyin oluşum dönemindeki okumaları ne kadar kapsamlı olursa olsun her zaman okuyamadığı çok sayıda temel yapıt kalır geriye.” – Sayfa 11</em></p>
<p>diyerek, eser boyunca karşılaşacağımız yazılarda okumadığımız kitaplara rastlamanın olağan olduğunu hissettiriyor ve klasikler hakkında <em>Bir klasik söyleyecekleri asla tükenmeyen bir kitaptır</em>. tümcesinde olduğu gibi çarpıcı belirlemelerle klasiğin ne demek olduğunu açıklamayı deniyor. Ve Italo Calvino klasikleri niçin okumalı sorusunun yanıtını sunmak amacıyla yazdığı kitabında klasikleri okumadan önce sıra dışı bir uyarıyla tanımlamada bulunuyor:</p>
<p><em>“Bir klasiği okuma, ona ilişkin daha önceki imgemizle bağlantılı olarak bizde belli bir şaşkınlık yaratmalıdır. Onun için bıkmadan usanmadan bir öneriyi yinelemek gerek: Doğrudan özgün metinler okunmalı, olabildiğince eleştirel kaynakçadan, açımlamalardan, yorumlardan uzak durulmalıdır. Orta öğrenimin ve üniversite öğreniminin işlevi, bir kitaptan söz eden hiçbir kitabın, söz konusu kitaptan daha fazlasını söyleyemeyeceğini anlamamızı sağlamak olmalıdır; oysa tam tersine inanmamız için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Değerlerin tersyüz edilmesi çok yaygın bir durum: </em></p>
<p><em>Buna bağlı olarak, giriş yazısı, eleştirel yorumlar, kaynakça, metnin söylemesi gereken ve ancak ondan daha çok şey biliyormuş edasına bürünen aracılar olmaksızın konuşmasına izin verilirse söyleyebileceği şeyleri gizlemek için bir tür sis perdesi gibi kullanılıyor. Buradan şu sonuca varabiliriz. Bir klasik sürekli olarak kendisi hakkında bir eleştirel söylemler bütününü tahrik eden ama hep onları silkeleyip üzerinden atan bir yapıttır. – Sayfa 14</em><img wpfc-lazyload-disable="true" loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2824" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Klasikleri-Niçin-Okumalı.jpg" alt="" width="946" height="850" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Klasikleri-Niçin-Okumalı.jpg 946w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Klasikleri-Niçin-Okumalı-300x270.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Klasikleri-Niçin-Okumalı-768x690.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Klasikleri-Niçin-Okumalı-600x539.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 946px) 100vw, 946px" /></p>
<h2><strong>OKUMAK PUSULASIZ BİR YOLCULUK MUDUR?</strong></h2>
<p>Italo Calvino klasikleri niçin okunmalı derken insanların kitap okumanın pusulasız çıkıldığını söylediğini anlatıyor. Kadersel tanışmalara şans verilen bir yolculuk olduğunu söyleyenler de vardır diyor. Okulun bu konuda okuma kültürü edindirmede başat yapıtlarla öğrenciyi tanıştırması gerektiğini belirtiyor ama bir eklemeyle:</p>
<p><em>“Okul, insana belli sayıda klasiği az çok tanıtmak zorundadır; kişi daha sonra onlar arasından kendi klasiklerini tanıma olanağını bulacaktır. Okulun görevi, kişiye bir seçim yapmasını sağlayacak araçları vermektir; ama asıl önemli seçimler, dışarıda ve her tür öğrenimden sonra gerçekleşen seçimlerdir. </em></p>
<p><em>Ancak belli bir çıkar gütmeyen okumalarda senin kitabın haline gelecek olan kitapla karşılaşabilirsin. Çok iyi sanat tarihçisi tanıyorum, çok okumuş birisi; bütün kitaplar arasında, en sevdiği <strong>Tuhaf Bir Serüven</strong> üzerinde yoğunlaşmış; her fırsatta <strong>Dickens</strong>’ın bu kitabından espriler aktarır, hayattaki her olayla romanın sahipleri arasında bağlantı kurar. </em></p>
<p><em>Yavaş yavaş kendisi, evren, gerçek, felsefe, mutlak bir özdeşleşmeyle <strong>Tuhaf Bir Serüven</strong> romanının çehresine bürünmüştür. Bu yolla, çok yüksek ve iddialı klasik bir görüşe ulaşıyoruz: Eski çağların tılsımları gibi, evrenin eş değeri biçimini alan bir kitaba klasik denir… Senin klasiğin, kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamanı sağlayan kitaptır. – Sayfa 14.</em></p>
<h3><strong>Klasiklere Ne Kadar Vakit Ayırmalıyız?</strong></h3>
<p>Italo Calvino Klasikler Niçin Okunmalı derken önemli bir soruna daha değiniyor, bu kadar çok üretilen bu kadar çok yazılıp çizilen bir dünyada klasiklere ne kadar vakit ayırmalıyız? Çağdaş metinler hatta daha da basit popüler romanlar hakkında: <em>“Güncellik bayağı ve ürkütücü olabilir ama gene de ileriye ya da geriye bakarken kendimizi konumlandıracağımız bir referans noktasıdır.”</em> diyor. <img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2826" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino.jpg" alt="" width="1200" height="796" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino.jpg 1200w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino-300x199.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino-768x509.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino-1024x679.jpg 1024w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino-100x65.jpg 100w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino-360x240.jpg 360w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/03/Calvino-600x398.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /><strong>Walter J. Ong</strong>, <strong>Sözlü ve Yazılı Kültür Kitabı</strong>’nda yazı içselleştirilmeden önce şairlerin anlatı metinlerini akıllarında tutmasının tek yolunun hikayeleri uyaklı bir biçimde ezberlemek olduğunu, arada ezberleyen şairlerin dahi fark etmediği değişikliklerin meydana geldiğini anlatmaktadır. Ancak bu hatırlamak zorunluluğu belleğin üzerine yük bindirmekte ve özgül yepyeni eserler yaratılmasına engel olmaktadır. Zihnin uyakla biçimlenmiş kalıpları kırılamamaktadır. Hatta Walter J. Ong’a göre <strong>Platon</strong> şairleri ve yazarları kurduğu sistemin yıkılmasına neden olacaklarından korktuğu için değil, yaratıcı olmadıkları için <strong>Devlet</strong>i’ne almamıştır.</p>
<p>İlk metinlerden bahsederken Calvino’da bu hatırlama zorunluluğuna şu biçimde değiniyor:</p>
<p><em>“Odysseus, katetmek zorunda olduğu yolu, yazgısının biçimini unutmamalıdır; kısacası Odysseia’yı unutmamalıdır. Ama doğaçlama olarak söylenen ozan ya da daha önce söylenmiş şiirlerden parçaları ezbere bilen saz şairi de, geri dönüşü söylemek istiyorsa, unutmamak zorundadır; yazılı bir metnin desteği olmadan dizeler söyleyen kişi için unutmak var olabilecek en olumsuz fiildir ve onlar için geri dönüşü unutmak demek, geri dönüşler adı verilen şiirleri yani dağarcıklarının mihenk taşlarını unutmaları demektir. – Sayfa 20</em></p>
<h3><strong>Klasikler ve İnsan Yazgısı</strong></h3>
<p>Klasikler, bize insan yazgısının pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve gerçeğin devamlı olarak geç kaldığını anlatmaktadırlar. Gündelik hayatta ya da edebiyatta bir insan gece yatağında yatar ve tavanı seyrederken biri onu sevmekten vazgeçebilir ya da aldatılabilir. O anda yatan insanın kader değişimi gerçekleşmiştir ama bunun bilgisi yatakta yatan insana ulaşmamıştır. Ve uzunca bir süre daha ulaşmayabilir. Gerçek, gecikecek ve bu gerilim anlatı metninin temel omurgasını oluşturacaktır.</p>
<p>Anlatı <a href="https://maiotik.com/metindlbilime-giris/">metinleri</a> benlik algısının gelişmesini sağlarlar. Okurun kendini birçok karakterle karşılaştırıp değerlendirmesine ve tanımasına kapı aralarlar. Klasikler bunu daha ikna edici biçimde yaptıkları için klasiktirler. Söz gelimi <strong>Ovidius</strong>, <strong>Dönüşümler</strong>’inde okuru anlatısının temposuna öyle bir çeker ve özdeşim kurmasını öyle bir sağlar ki temponun arttığı yerlerde kullandığı üçüncü tekil şahıs ve şimdiki zaman kipi tempoyu yavaşlatmaya karar verdiği yerlerde ikinci tekil şahsa ve geniş zaman döner. Somut bir dil ve kesin bir biçimde yapılan önadlarla dolu betimlemeler bu eserlerin bilerek yazıldığını ve şans eseri bugünlere gelmediğini bize kanıtlar cinstendir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/klasikleri-nicin-okumali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
