Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.
Gülten Dayıoğlu - Geride Kalanlar
4.8Genel Puanı
Dil ve Anlatım
İçerik
Kurgu
Sürükleyicilik

Eğer Türk toplumunun Cumhuriyet döneminde geçirdiği kırılmaları yazacak olsaydık bunların en büyüklerinden biri de Almanya’ya yapılan işçi göçü olurdu. 30 Ekim 1961 yılında imzalanan İş Göçü Anlaşması’yla ilk etapta 2 bin 500 Türk’ün göç ettiği Almanya’ya ilerleyen yıllarda yüz binlerce Türk göç edecekti.

Bu büyük bir göç hareketiydi, yüzbinlerce insan… Sonuçları hesaplanmadan yapılmaması gereken bir iş – şimdiki göçmen krizi de aynı plansızlığın ürünü – Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi insanına iş sağlayamadığını yüzüne çarpan bir rakam.

Almanların Berlin Duvarı’nı ördükten sonra Doğu Almanya’dan kaçak girişleri önlemek için yaptığı anlaşma ileride hem Türkiye hem de Almanya açısından çözümsüz onlarca problemi beraberinde getirecekti; çünkü Türkiye’den Almanya’ya giden bu insanların bir gün mutlaka geri döneceği hesaplanmaktaydı. Fakat işler planlandığı gibi gitmedi. Giden göçmenler ailelerini de yanlarına aldırıyor ve iki ülke açısından da sorun gittikçe büyüyordu. İnsanların çektiği acıyı, gurbetliği, dev üzüntüyü anlatmak imkansızdı. Dillere ana vatan Türkiye, Acı vatan Almanya deyişi eklenmişti.

1983 ile 1985 yılları arasında Almanya, Türkler için “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” çıkarttı. Kesin olarak ülkesine dönüş yapan her ferde 10 bin 500; her bir çocuğa ise 500 mark ödeneceği açıklandı. Baştan sona ayıp ve trajedi barındıran bu yasayla beraber 374 bin göçmen Türkiye’ye geri dönü.

İmparatorluğun son yılları ve Cumhuriyet yıllarının başından beri yoksulluk çeken bu ülkenin insanlarını “geri dönüşü teşvik yasası” da ikna edemeyecek ve işçilerin çoğu Almanya’da kalmaya devam edecekti. O yıllarda insanca koşullara ulaşmakta dahi zorlanan Türk nüfusu bugün Almanya’da 2 milyon 700 bin. Bunların üçüncü kuşağında 1 milyonu artık Türk asıllı Alman olmuş.

Demek ki son yüzyıldır Türkiye’nin yoksulluğu öyle bir düzeydeymiş ki devrim yıllarının baskıcı ve yoksul Rusya’sından kaçan Hatice ALPTEKİN bile Ters Akıyordu Volga adlı anı kitabında döndüğünde Türkiye’de karşılaştığı manzaraya bakınca böyle bir yoksulluk görmediğini anlatıyor.

Kemal Atatürk, boş yere dememiş “Dünyanın hiçbir ulusu Türk ulusu kadar fedâkar değildir” diye. O hâlde savaşmış, kazanmış ve Atatürk’le beraber gelişmeye başlamış bu toplum. Ancak ne olmuşsa olmuş Atatürk’ten sonra ağırlamış gelişim hızı, kendi insanımıza sahip çıkamamışız. En çok da Almanya’ya giden ailelerin gördükleri uçurum büyümüş…

Gülten Dayıoğlu, Geride Kalanlar’da Almanya yolunda parçalanan aileleri, kocaların arkasında bıraktıkları kadınların cinsel bunalımlarını, çocukları, çocukların öksüzlüğünü, bu ülkenin fakirliğini, cahil bırakılmışlığını, hakkı yenmişliğini anlatıyor.

Bunu üzerek yapmıyor ama Gülten DAYIOĞLU, Yaşar KEMAL’in yaptığı gibi yapıyor. Akıyor gidiyor metni. Dilimizin güzel atasözlerini ve deyimlerini, söz varlığımızın inceliğini de bir güzel iliştiriyor hikâyelerine… Yeri geliyor:

“İnsanın ağısını insan alır” gibi bir atasözüyle karşılaşıyoruz yeri geliyor müthiş bir analizle ya da bilgi dolu freudyen bir bakış açısıyla ele aldığı cinsel bunalımların kolayca anlatılmış haliyle karşılaşıyoruz:

“Kendisi otuzunda yoktu. Kocası, Elif bir buçuk yaşındayken köy kavgasında vurulmuştu. Ve ana o günden bu yana en deli devrinin en kavurucu isteklerini büyük bir güçle gemlemişti. Elif’in bir erkekle tadacağı zevkleri düşündükçe ona düşman oluyordu. Bu nedenle kızının kadınlığına erişmesini, yuvadan uçup başka yerlerde yuvalanmasını engelleyemese bile geciktirmek istiyordu. İçinden böyle geliyordu” – Sayfa 129 Elif Kızın Öyküsü’nden

Çarpıcı olayları o kadar olağan bir dille ve yumuşak bir şekilde aktarıyor ki Gülten DAYIOĞLU, yoksulluğu anlattığı şu pasajında;

“Şu gelen oğlansa” diye kurmağa başladı. Tez büyür o. Yıl dediğin nedir ki? Sonra el ele verir, tüm borçların üstesinden geliriz. Gayrete kar dayanmaz. Daha sonra onu everirim. Onun da çocukları olur… Dölüm ürer gider. Gayrı soya kimse yan bakmaz. Belki tarlamız, bağımız da olur işleye işleye…

 Birden yağı biten kandil pıt edip sönüverdi.” –Sayfa 108 Yenir Otlar Yeşermişti’den.

Gerçek bir tokat gibi çarpmıyor. Pıt diye üflüyor. Gülten DAYIOĞLU’nun biçemi işte bu yüzden çok estetik. Küçük bir detay ama basit, ince ve inanılmaz bir anlatım.

Söz gelimi misafire ve yabancıya kıymet veren, gönlünü açan yoksul Türkiye’nin dışarıya iyi görünmek için daha aile içinde nasıl patolojik sorunları olduğunu şöyle anlatıyor:

Mıstık git gide vızıltıyı bağırtıya döndürüyordu. Annem çok sıkılmıştı. Onu avutmak için önce bisküvi sonra da oyuncak verdi eline. Kulağına bir şeyler mırıldandı tatlı tatlı. Ama kardeşimin bayrağını açmasına engel olamadı. Ninem dikildiği yerden ikide bir “Aman Hatça, ağlatma oğlanı,  öksürük nöbeti tutarsa yanarız!” diye uyarıyordu. Dedem de ondan yana çıkıyor. “Keşke” diyordu. “Oğlanla evde kalsaydı Hatça, Reşo dayıya çocukla yola çıkmayı göze alamadı derdik.” Babam: “Başkası olsa neyse ya Reşo dayıya saygısızlık olur” dedi. Birden aklıma geldi. Babam, annemi Almanya’da bırakıp bizi görmeye geldiğinde, “Annem neden gelmedi diye sordum mu hep, “Annen çocukla onca yolu göze alamadı derdi.” Annemi öksürüklü çocukla yollara döktüğüne göre demek ki Reşo dayı çok önemliydi. Babamın gözünde.” – Sayfa 72 Gülnur Kız’ın Anı Defteri’nden

Aslında babası evladına önem vermiyor değil ama büyük patolojik bir durum var bizde. Bazen ben de fark ediyorum. Uzaklardan biri için en yakınımdakini istemeden, bilmeden kırabiliyorum.

Yoksulluğu da çok içeriden anlatıyor Dayıoğlu, aşağıdaki pasajı okuyunca Konya’da doktora giderken götürdüğümüz öteberileri hatırlıyorum:

“Böyle işler ettiği için bazı bazı herifi boğuveresim geliyor. Ama yine de ondan yanayım. Neden dersen, taze yumurtayı, yoğurdu, loru, çökeleği çoğu kez kasabadaki büyük adamlara götürüyor. Onlarla girdisi çıktısı var. N’apsın? İşini yürütecek. Eli boş oldu mu? Yüzüne bakmıyorlar köylünün. Büyüklük taslayıp horluyorlar insanı. Kaç kez sınadım gide gide sen de öğrenirsin akı karayı.” – Sayfa 106 Yenir Otlar Yeşermişti’den.

Yoksulluk kaderimiz değil sevgili okur, yapılması gerekenler belli. Karar alıcıların bilimsel bilgiyle ilerlemesi lazım. Artık yoksulluktan yeni evlilerin aynı eve girdiği, ev üstüne ev kurulduğu talihsiz tarihimizi geride bıraktık. Gülten DAYIOĞLU’nun anlattığı gibi:

“Uyku umdu boşuna. Bu sırada olanca kaygıları başına üşüştü. Yıldan yıla üreyen borçları, köy yerinde garipliği, kimsesizliği koydukça koyuyordu içine.”

diye düşündüğümüz dertlerimiz de biterse bu ülkeyi aydınlık yarınlar bekliyor. Hüzün duygusunu sonuna kadar devindiren ve insan gerçekliğini tekrar iliklerimize kadar duyumsatan bu eseri hepinize tavsiye ediyorum.

Almanya’ya gidenlerin hikayesinin anlatıldığı Geriye Dönenler adlı devam kitabıyla tekrar aranızda olacağım.

Başka Makale Yok