Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Merhaba sevgili okur, bugün size dikiş makinesinin öyküsünü anlatacağım. “Bize ne dikiş makinelerinden!” demeyin dinleyin. Söz gelimi  biz lisedeyken dört arkadaş dergi çıkarıyorduk. Arkadaşlardan biri “Anahtarların çalışma prensibini anlatalım!” demişti. -arkadaş dediğime bakmayın resmen yıllarca süren bir dostluğum var herifle o ayrı- Bizde “Kim n’apsın lan anahtarların çalışma prensibini” demiştik. Liseliydik bize felsefe lazımdı, aşk lazımdı. Ama sonra anladım. Aslında anahtarların çalışma prensibi de en az bunlar kadar önemliydi. Bu buluşlar kafanın çalışma şeklini değiştiren hatta aşka, felsefeye de yön veren şeyler oluyordu. O yüzden ehemmiyet verelim: Dikiş makineleri önemli. Anlatacağım. Ahmet Ertegün’le Babil Kulesi tadında bir girdi olacak bu. –Ahmet Ertegün’ün Babil Kulesi programı için bakınız. Zalım programdır kendisi.- Bilimsel ve edebi çıkarımlarla dolu efsanelerle yoğurulmuş bir girdi sizi bekliyor a dostlar.

Dikiş makinesinin mucidi, Barthelemy Thimonnier adında Fransız bir adam. Bir kenar mahalle sakini, bir gariban, yedi çocuklu bir ailenin ilk evladı. Dolayısıyla abi olarak sorumluluğu büyük. 18. yüzyılın Fransa’sında da aynı bu topraklardaki gibi, aynı bu yüzyıldaki gibi geçim sıkıntısı var. Değişen bir şey yok. Bu yüzden Barthelemy Thimonnier de okurken Panissieres’de bir terzinin yanına çırak olarak girmek zorunda kalıyor. İşte Barrthelemy Thimonnier’in yazgısını değiştiren olay da bu. İnsan böyle kırılma noktalarını fark edemez. Ama bakın Stefan Zweig, “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, On dört Tarihsel Minyatür” kitabında şöyle tarif ediyor:

Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate ve çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı böylesine trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları, insanlığın yıldızının parladığı anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadır.

Bizde Zweig’ın adlandırmasını kullanalım. İnsan geçmişteyken geçmişi anlayamaz. Geleceği de bilemez o yüzden kararlarını verirken aslında şimdiki zaman gibi çok sınırlı bir bilgiyle verir. Dolayısıyla bugün kötü gibi görünen bir şey yarın iyi. Bugün muhteşem görünen bir karar ise bir felakete yol açabilir. -He şimdiki zaman işini geniş zamana çeviren dahilerde var ama o ayrı bir konu- Özetle Barthelemy’nin de bilerek veya bilmeyerek şimdiki zaman kararıyla seçtiği o şey. Yıldızının parladığı an, Okurken bir terzinin yanına çırak olarak girdiği o an.

Barthelemy, okuduğu süre boyunca çıraklık yapıyor. Ardından da aynı bir berber usulü az biraz kendini geliştirince kendi dükkanını açmayı düşünerek ustasının dükkanından uzakta ve daha düşük müşteri profiliyle, Saint-Etienne’in varoşunda şahsına ait bir terzi açıyor. Mucid kafası onu rahat bırakmıyor ve dükkanı açtıktan altı yıl sonra yani 1829’da dikiş makinesinin taslak halini ortaya koyuyor. Bütün sistemi kuran Barthelemy’nin çözemediği tek şey ise: iğne olayı, o ipliğin iğnede kalmasını sağlayacak şey nedir? İşte burada Barthelemy’nin yardımına kimine göre Tanrı, bana göre bilim koşuyor. Barthelemy iğneyi nasıl tasarlaması gerektiğini rüyasında görüyor sevgili takipçiler. Rüyasında ayağına bir iğne battığını gören Barthelemy bütün uğraşına rağmen bu iğneyi bir türlü çıkaramıyor. Sonra daha da yakından bakınca iğnenin ucunda bir delik olduğunu keşfediyor ve delikten ipi geçirerek ipe asılıp iğneyi ayağından çıkarıyor.” Bilimsel olarak bunun açıklaması şu: Siz uykudayken dinlendiğinizi sanarsınız ama beyin çalışmayı asla bırakmaz. Yatmadan önce çözemediğiniz bir problemin sabah kolay gelmesinin nedeni de budur. Üfürmüyorum aha da buradan duydum: Doç. Dr. Hakan Yavuz ATAR.  Profesör de olabilir bakıp düzeltirim.

Öyle işte eninde sonunda bu herif dikiş makinesini buluyor. Tahmin edebileceğiniz üzere yürüyor gidiyor sevgili okurlar. Patent işini falan da hallettikten sonra dikiş makinesiyle giysi üreten ilk fabrikayı açıyor. Uzun süre ordu için giysi üretiyor. Ancak fabrikasında çıkan bir yangın sonucunda bütün çabaları, emekleri ve parası yanan makinelerle beraber boşa gidiyor. O zaman sigorta da yok demek ki çulsuz beş parasız kalıyor ortada adam. Steve Jobs gibi bir küllerinden doğuş, çılgın atarcasına bir geri dönüş beklemeyin. Çakal değil Barthelemy o kadar. Özü gariban nan.

Yangından sonra çaresiz kalan Barthelemy memleketine dönüyor ve orada tersizliğe devam ediyor. 64 yaşındayken bir ton borçla ve maddi sıkıntılarla beraber bu dünyadan göçüp gidiyor.

İşte hayat böyle sevgili okurlar. Kendinize dikkat edin. Sigortanızı, kaskonuzu ihmal etmeyin diyerek çıkarılabilecek en basit dersi sizin için çıkarıyor ve yakşanlar diliyorum.

He bu arada annenizin evde duran artık antika gözüyle baktığınız Singer’i değil bu anlattığım makine. Bu ondan önceki. Biraz daha değişik. Bulabilirsem görselini yüklerim zaten.

NOT: Bu kenar mahalle çocukluğuna, imkansızlıklar içinde okumaya falan da çok takılmamak lazım demek ki kafanın ayarı üretmeye programlıysa o bir şekilde yolunu buluyor. NTV’de Einstein’ın Büyük Fikri diye bir belgesel yayınlamışlardı onda da anlatılıyordu bu durum. Micheal Faraday’ın durumu da aynı. Bir demirci çırağı bilimde yardırıyordu. Kafa bir yolunu bulur üretir. Öyle.

NOT 2: Bir ara bizimkilerin yanına gittiğimde annemin eski Singer’inin fotoğrafını da girdiye ekleyeceğim.

NOT 3: İlk makinenin fotoğrafını da ortaya bir yere ekledim.

Yeniden görüşene dek kendine iyi bak.

Başka Makale Yok