Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Anadolu’da doğdum. Benim gibi buraların tozunu yutmuşlar çok iyi bilir binaların bir kısmı çok eski ve muntazam bir kısmı ise bir o kadar yeni ve çirkindir. Eskileri Osmanlı, Selçuklu yapılarıdır ve tonlarca taşın bir araya gelmesinden çok daha fazla şeyi ifade ederler. Sultanların ölmüş karılarına hediyeler, mollalara medreseler, camiler, kiliseler… Hepsi kendi içerisinde bir inceliği, bir estetiği barındırır. İnsana var olduğunu ve var olacağını hatırlatır.

Türkiye bu deneyimi yaşamak için mükemmel bir yer. Bir yere kadar! Gelin bu işi biraz kurcalayalım.

Mimari kuşkusuz sanatsal bir iş ve sanatsal olduğu için içerisinde özgünlüğü de barındırıyor. Misal Dostoyevski, onu tanıyan biri kokusundan tanır. Chopin’ i ayırt etmek için daha önce onun sihrine bir kere şahitlik etmek yeterlidir. Dedim ya mimari de öyle. Bolivya’da ya da Çin’de Ortaköy Camii’ni görseniz burnunuza rakı kokusu gelmez mi ? Benim gelir.

Peki bize bizi hatırlatan mimarlar nerede? Hala varlar belki ama inceliklerini 60’lı yıllarda kaybettiler. Yakınma kısmı da işte burada başlıyor.

Cumhuriyetten sonra mimari alanında bir politika güttük. İnsanların gördüklerinde işte bu Cumhuriyet mimarisi diyebilecekleri bir tarz geliştirmeyi amaçladık. Biraz başardık sayılır aslında, literatürde Erken Dönem Cumhuriyet Mimarisi diye bir başlık bile var. Ortaya çıkan eserler bir elin parmağını geçmez belki ama var. Mesela Vedat Tek’in kendisi için tasarladığı ev.

Mimar Kemalettin’in Laleli’de yaptığı Tayyare Apartmanı

Bunlar en göze çarpanları. Bu dönem geçiyor tabi İkinci Dünya Savaşı bitiyor ve inşaat sektörü de her sektörde olduğu gibi özel sermayenin eline geçiyor ve bozulmalar başlıyor. Estetiğe değil iş artık paraya bakmaya başlıyor. Üzücü. Peki bu yığınların altında bize ne düşüyor ? Belki de kalanla yetinmek.

Başka Makale Yok