<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap İncelemesi &#8211; Maiotik</title>
	<atom:link href="https://maiotik.com/kategori/kitap-incelemesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://maiotik.com</link>
	<description>Üslup Sahibi Blog</description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 May 2020 21:59:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<!--Theme by MyThemeShop.com-->

<image>
	<url>https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/09/cropped-maiotik-1-32x32.png</url>
	<title>Kitap İncelemesi &#8211; Maiotik</title>
	<link>https://maiotik.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mihail Bulgakov Usta ve Margarita</title>
		<link>https://maiotik.com/mihail-bulgakov-usta-ve-margarita/</link>
					<comments>https://maiotik.com/mihail-bulgakov-usta-ve-margarita/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[farseer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 May 2020 13:14:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Bulgakov İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mihail Bulgakov]]></category>
		<category><![CDATA[Usta ve Margarita]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=9338</guid>

					<description><![CDATA[Mihail Bulgakov adlı yazarın Usta ile Margarita adlı dev yapıtı, kendi sağlığında değil, ölümünden yirmi altı yıl sonra, 1966&#8217;da yayınlandı (Mihail Bulgakov sansür ve yasaklamalardan hiciv tarzı üslubundan dolayı çokça nasibini almış). Moskova&#8217;da iki yazar, bir bankta oturmuş, İsa&#8217;nın gerçekten yaşayıp yaşamadığını tartışmaktadırlar. Birdenbire, yandaki bankta bir adam şekillenir ve sohbete karışır. Düzgün bir Sovyet vatandaşı gibi görünmektedir, ancak geleceği okuma yeteneğine sahiptir ilginç yabancı. Sonun Başlangıcı Usta ve Margarita, Massolit olarak da bilinen Moskova’nın en büyük edebiyat birliklerinden birinin başkanı ve kalın bir sanat dergisinin yayın yönetmeni olan Berlioz’un şair mahlasıyla Bezdomnıy olarak bilinen genç yoldaşından dergi için din ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mihail Bulgakov adlı yazarın <strong>Usta ile Margarita</strong> adlı dev yapıtı, kendi sağlığında değil, ölümünden yirmi altı yıl sonra, 1966&#8217;da yayınlandı (Mihail Bulgakov sansür ve yasaklamalardan hiciv tarzı üslubundan dolayı çokça nasibini almış).</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9341" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita.jpg" alt="" width="1688" height="2532" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita.jpg 1688w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-200x300.jpg 200w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-683x1024.jpg 683w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-768x1152.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-1024x1536.jpg 1024w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-1365x2048.jpg 1365w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-696x1044.jpg 696w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-1068x1602.jpg 1068w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Master-and-Margarita-280x420.jpg 280w" sizes="(max-width: 1688px) 100vw, 1688px" /></p>
<p><em>Moskova&#8217;da iki yazar, bir bankta oturmuş, İsa&#8217;nın gerçekten yaşayıp yaşamadığını tartışmaktadırlar. Birdenbire, yandaki bankta bir adam şekillenir ve sohbete karışır. Düzgün bir Sovyet vatandaşı gibi görünmektedir, ancak geleceği okuma yeteneğine sahiptir ilginç yabancı.</em></p>
<h2><strong>Sonun Başlangıcı</strong></h2>
<p><strong>Usta ve Margarita</strong>, Massolit olarak da bilinen Moskova’nın en büyük edebiyat birliklerinden birinin başkanı ve kalın bir sanat dergisinin yayın yönetmeni olan Berlioz’un şair mahlasıyla Bezdomnıy olarak bilinen genç yoldaşından dergi için din karşıtı bir yazı yazmasını istemesiyle başlıyor. Bezdomnıy kısa süre içinde yazıyı yazıyor yazmasına ama yayın yönetmeninden geçer not alamıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9340" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov.jpg" alt="" width="1400" height="984" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov.jpg 1400w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov-300x211.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov-1024x720.jpg 1024w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov-768x540.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov-696x489.jpg 696w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov-1068x751.jpg 1068w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov-598x420.jpg 598w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bulgakov-100x70.jpg 100w" sizes="(max-width: 1400px) 100vw, 1400px" /></p>
<p>Çünkü Bezdomnıy İsa Mesih’i karanlık tonlarda ve baştan aşağı olumsuz tasvir etmesine rağmen Berlioz’un altını çizmek istediği şey İsa’nın hiç var olmamış, uydurma biri olduğu. Yazıda her ne kadar olumsuz tasvir edilmiş olsa da sanki daha önce yaşamış birinin hakkında yazılmış gibi durması Berlioz’un genç şair Bezdomnıy’a bir nutuk çekmesine neden oluyor. Berlioz uzunca bir nutuğun ortasındayken karşıda bir yabancı görünüyor ve göz ucuyla iki yazarı süzerek yan banka oturuyor.</p>
<h3><strong>Tanımadığınız Kimselerle Asla Konuşmayın</strong></h3>
<p>İki yazar etrafı dikkatlice ve hayretle süzen bu kişinin bir turist olduğunu düşünüyor. Berlioz, İsa’nın hiç yaşamadığını ve bir efsane olduğunu engin bilgilerini kullanarak genç şair yoldaşı Bezdomnıy’a pek çok örnekle açıklamaya devam ediyor.</p>
<p><em>“Uzun lafın kısası, İsa da dahil, hiçbiri doğmadı, hiçbiri var olmadı. Doğum veya mesela müneccimlerin ziyareti yerine bu ziyaretle ilgili saçma söylentiler dolandığını betimlemen gerek. Ama senin hikayenden İsa’nın gerçekten de doğduğu sonucu çıkıyor!..”</em></p>
<p>Fakat beklemediği bir biçimde sözüne ara vermesi gerekiyor. Sohbet turistin ilgisini çekiyor ve yazarların beklemediği bir biçimde yanlarına doğru gelerek.</p>
<p><em>“- Affedin lütfen, </em></p>
<p><em>diyerek yabancı bir aksanla ama kelimeleri bozmadan söze girdi yaklaşan şahıs,</em></p>
<p><em>&#8211; Tanışmamış olmamıza rağmen cüret gösteriyorum… ama bilimsel sohbetinizin konusu o kadar ilginç ki…”</em></p>
<p>İki yazar da yabancıdan hoşlanmıyor ve hoşlanmamakta da haklılar. Çünkü yabancı Moskova’ya kara büyü uzmanı Woland sıfatıyla gelen Şeytan’dan başkası değil…</p>
<p style="text-align: right;"><em>“…peki kimsin o zaman? Ve ilelebet hayır işleyen ben.</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>&#8211; İlelebet şey isteyen o gücün parçasıyım.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>&#8211; Faust Goethe</em></p>
<p>Mihail Bulgakov adlı yazarın Usta ve Margarita adlı yapıtı, Şeytan ve onun Moskova’da yarattığı karmaşayla devam ediyor. <a href="https://maiotik.com/kitap-incelemesi/">Kitaptan</a> daha fazla bahsedersem birazcık sürpriz bozana (yerli ve milli spoiler olur kendisi) kaçabileceğini düşünüyorum. Bu nedenle kendi naçizane fikirlerim ve ufak detayları paylaştığım kısma geçiyorum.</p>
<p>Bilmeniz gereken en önemli detayın kitabın tamamlanamamış olması olduğunu düşünüyorum. Bu talihsizlik ne yazık ki kitabın son kısımlarını belirsiz hale getiriyor. Bazı kısımlar taslak halinde kaldığı için bir sonuca ulaşılamıyor. Ama bunu bir eksiklik olarak görmekten ziyade pek çok alternatif son gibi düşünüp tadını da çıkarabilirsiniz. O iyimserlik veya karamsarlık kısmı da tam Bulgakov’a yakışacak bir ironiyle size kalmış 🙂</p>
<p>Kitabın konusuna ve yaratıcılığına denecek söz yok. Aynı zamanda çok başarılı bir hiciv. Dönemin Moskova’sı alaycı ve iğneleyici bir üslupla güzelce elden geçirilmiş. Bazen çok uzun tasvirler okurken yorsa da merak unsuru her zaman canlı. İşleniş olarak dağılmalar olabiliyor. Bazen “<em>aman aman nereye geldik</em>?” deseniz de size alakasız gelen pek çok şey ilerleyen sayfalarda rayına oturuyor.</p>
<p>Bulgakov özgün içeriği ve ironik tarzı ile okunmaya değer bir eser ortaya koymuş. Farklı ve alaycı bir yapıt okuma düşüncesi hoşunuza gidiyorsa durmayın derim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/mihail-bulgakov-usta-ve-margarita/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Gün Tek Başına</title>
		<link>https://maiotik.com/bir-gun-tek-basina/</link>
					<comments>https://maiotik.com/bir-gun-tek-basina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2020 12:37:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Gün Tek Başına]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Gün Tek Başına İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Gün Tek Başına Özet]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Türkali]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Türkali Bir Gün Tek Başına]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=9136</guid>

					<description><![CDATA[Bir Gün Tek Başına, 1974 yılında çıkmış. Döneminde popüler olmuş, bugün de popülerliğini koruyan yazınsal bir yapıt. Elbette yazınsal yapıtın niteliğini popülerliğiyle ölçemeyiz ancak aradan geçen 35 yılda bilinirliğini kaybetmemesi de önemli. 2016 yılında aramızdan ayrılan Vedat Türkali’nin yazmış olduğu yapıt tam 750 sayfa uzunluğunda hacimli bir kitap. Ayrıntı yayımlarından çıkan yapıt selefonla kaplı ince karton bir kapağa sahip. Sarımtırak bir kağıt kullanılmış. Okurken göz yormuyor. Tasarım ölçütlerine uygun basılmış kitap yolculuklarda boyutuyla zorluk çıkarsa da genel itibariyle boşluk ilkelerine, bölümleme kurallarına dikkat ederek basılmış. Çok küçük bir iki hata dışında da redakte açısından özenli davranılmış. Punto büyüklüğü de yetişkin ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bir Gün Tek Başına</strong>, 1974 yılında çıkmış. Döneminde popüler olmuş, bugün de popülerliğini koruyan yazınsal bir yapıt. Elbette yazınsal yapıtın niteliğini popülerliğiyle ölçemeyiz ancak aradan geçen 35 yılda bilinirliğini kaybetmemesi de önemli. 2016 yılında aramızdan ayrılan <strong>Vedat Türkali</strong>’nin yazmış olduğu yapıt tam 750 sayfa uzunluğunda hacimli bir kitap.</p>
<p><a href="https://www.ayrintiyayinlari.com.tr/"><strong>Ayrıntı yayımlarından</strong></a> çıkan yapıt selefonla kaplı ince karton bir kapağa sahip. Sarımtırak bir kağıt kullanılmış. Okurken göz yormuyor. Tasarım ölçütlerine uygun basılmış kitap yolculuklarda boyutuyla zorluk çıkarsa da genel itibariyle boşluk ilkelerine, bölümleme kurallarına dikkat ederek basılmış. Çok küçük bir iki hata dışında da redakte açısından özenli davranılmış. Punto büyüklüğü de yetişkin okur için uygun.</p>
<h2><strong>Bir Gün Tek Başına Kısa Özet</strong></h2>
<p><strong>Bir Gün Tek Başına</strong>, Kenan adındaki bir ana karakterin etrafında genişliyor. Evliliğinden, işinden ve arkadaşlarından memnun olmayan bir insan Kenan. Önce çevresine sonra kendine karşı güvenini kaybetmiş biri. Kenan’ın Günsel adındaki bir üniversite öğrencisiyle tanışmasıyla büyüyen öykü, 70’lerin devrimci havasının yanında Kenan’la Günsel’in aşkıyla biçimleniyor. Her karakterin derinlikli bir biçimde çelişkileriyle özenerek kurulduğunu anladığımız kitap, Kenan karakteri ile okuru oldukça zorluyor.</p>
<p>Şöyle ki: Okur, romanı okurken ana karakterle özdeşim kurar. Bu sebeple birçok yazınsal anlatıda ana karakter kurulurken çok idealize edilmese de okuru rahatsız edecek davranışlar yapmasından kaçınılır. Okur, ana karakter kötü de olsa onu anlamak zorunda bırakılır. Ana karakterin zayıf yanlarını öğrenir. Kendi zayıflıklarının farkına varır vesaire… Ancak Kenan, okuru gerçekten çok zorluyor. Onun bilinçsiz devrimciliği, bencilliği ve küçük burjuva yaşantısıyla direnmeye çalıştığı burjuva ahlâkı, yaşamındaki tutarsızlıklar insanı sinirlendiriyor.</p>
<p>Keza Günsel’in de ne için direndiğini bilmeden ortaya koyduğu direniş. Yani elbette zalime karşı olan ama derinliksiz düşüncelerle çıktığı yol, direnmiş olmak için direnmek okurda ciddi bir aydınlanma ortaya koyuyor. Bilemiyorum. Bu iki karakterin yer yer beni sinirlendirmesi belki bizim yaşamlarımızın da böyle tutarsızlıklarla dolu olması yüzünden bilemedim.</p>
<h3><strong>Yapıta Yönelik Eleştiriler</strong></h3>
<p>Ben bir sinema filmine ya da kitaba uzun demeyi doğru bulmuyorum. Her sanat yapıtının kendine ait bir ritmi var ama itiraf edeyim. Bir Gün Tek Başına kitabının ritmi bazı yerlerde oldukça yavaşlıyor sevgili okur. Belki yapıtın atmosferinin bu kadar güzel olmasında bu yavaş ritmin de olumlu etkisi vardır ancak bazı bölümlerine devam etmek zor. Özellikle merak ögesinin yeteri kadar devinmediği bölümler var.</p>
<p>Burada nitelikli bir yapıta, macera peşinde koştuğumuz bir roman olarak bakmıyorum. Ancak iyi yapıtta merak ögesinin hep tam kararında devinmesi gerekir. Bu açıdan Bir Gün Tek Başına kimi zaman aksaklıklar yaşayabiliyor. Bu belki de Vedat Türkali’nin yaşamın durağan ritmini ve karakterlerin dengesizliklerini bize hissettirmek için bilinçli olarak seçtiği bir yoldur ancak ben bazı bölümlerinde zorlandığımı belirtmeliyim.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9137" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına.jpg" alt="" width="1138" height="1116" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına.jpg 1138w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına-300x294.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına-1024x1004.jpg 1024w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına-768x753.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına-696x683.jpg 696w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına-1068x1047.jpg 1068w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Bir-Gün-Tek-Başına-428x420.jpg 428w" sizes="(max-width: 1138px) 100vw, 1138px" /></p>
<p>Yapıt Türkiye tarihine ilişkin benzersiz bir yaşam gerçekliği sunmasıyla unutulmayacak bir kitap olarak Türk yazınsal tarihine adını yazdırmış durumda. Bir dönemin yaşayışını belgelendirmesi açısından çok değerli. Kendi tutarsız ve korku dolu yaşamlarımıza da ciddi bir eleştiri sunuyor. Söz gelimi ben bu kitabı okuduktan sonra. Dünya gündemine ilişkin ilham veren içeriklerin dışında <a href="https://maiotik.com/"><strong>Maiotik</strong></a>’te ülkemde yolumda olmayan şeyler üzerine de yazabileceğim düşüncesine kapıldım.</p>
<p>Aslında romanın incelemesini yazmak için aldığım notlar vardı ancak telefonu sıfırlarken Yaşar Kemal’e ilişkin notlarımla beraber göçtü gitti. O sebeple genel hatları itibariyle anımsadığım kadarıyla kitaba ilişkin düşüncelerim bunlar.</p>
<p>Bir sonraki incelemede görüşmek üzere kendini iyi bak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/bir-gun-tek-basina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Don Kişot</title>
		<link>https://maiotik.com/don-kisot/</link>
					<comments>https://maiotik.com/don-kisot/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[rehab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 May 2020 13:42:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot Kitap Özeti]]></category>
		<category><![CDATA[Don Kişot Özet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=9083</guid>

					<description><![CDATA[Don Kişot işine girmeden önce birçoğumuzun defalarca duyduğu, atıflarıyla karşılaştığı ve herkesçe okuması önerilen klasikleri neden okumalıyız? Ona biraz değinelim. Klasikler neden okunmalı ya da ben neden okuyorum? Yanıtım şöyle: Klasikler, hiç şüphe yoktur ki bugünün sanatının kökenidir. Bizim bugün sanat namına okuduğumuz, dinlediğimiz ve izlediğimiz ne varsa bunların hepsinin temeli – sanat dalına göre değişmekle birlikte- yüzyıllar öncesinde atılmıştır. Biz klasikleri okuyarak aradan geçen bunca zamanda romanın, tiyatronun, şiirin ve diğer sanat dallarının nereden nereye geldiğini rahatça görebiliriz. Tabi günümüz sanat eserlerinin de klasiklerin bir taklidi ya da uyarlaması olup olmadıklarını görme fırsatımız olur. DON KİŞOT’UN KONUSU Don Kişot ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Don Kişot</strong> işine girmeden önce birçoğumuzun defalarca duyduğu, atıflarıyla karşılaştığı ve herkesçe okuması önerilen <strong><a href="https://maiotik.com/klasikleri-nicin-okumali/">klasikleri neden okumalıyız?</a> </strong>Ona biraz değinelim. Klasikler neden okunmalı ya da ben neden okuyorum? Yanıtım şöyle: Klasikler, hiç şüphe yoktur ki bugünün sanatının kökenidir. Bizim bugün sanat namına okuduğumuz, dinlediğimiz ve izlediğimiz ne varsa bunların hepsinin temeli – sanat dalına göre değişmekle birlikte- yüzyıllar öncesinde atılmıştır. Biz klasikleri okuyarak aradan geçen bunca zamanda romanın, tiyatronun, şiirin ve diğer sanat dallarının nereden nereye geldiğini rahatça görebiliriz. Tabi günümüz sanat eserlerinin de klasiklerin bir taklidi ya da uyarlaması olup olmadıklarını görme fırsatımız olur.</p>
<h2><strong>DON KİŞOT’UN KONUSU</strong></h2>
<p>Don Kişot romanına gelecek olursak. La Manchalı asilzademiz hastalık derecesinde şövalye romanları okumakta ve anlatılanları içselleştirip şövalyelik değerlerine ölümüne sahip çıkmaktadır. Bir gün atı Rocinante’ye atlayarak bir maceraya atılmak ister. Yolda karşılaştığı Sanço Panza’yı da çeşitli vaatlerle kandırarak kendisiyle gelmeye ikna eder. Sonrasında ise gülünç ve bir o kadar da tuhaf olan Don Kişot maceraları başlar. Don Kişot, canavar zannederek yel değirmenleriyle dövüşür. Berberin leğenini miğfer diye başına geçirir. Uğramış olduğu bir hanı saraymış gibi algılayarak hancıya asilzade gözüyle bakar. Kendisine bir nevi şövalye ütopyası yaratarak sayısız tehlikelere atılır. Tek bir eksiği vardır o da aşk. Yani peşinden koşulup hak edilecek bir sevgili.</p>
<div id="attachment_9084" style="width: 970px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-9084" class="size-full wp-image-9084" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması.jpg" alt="" width="960" height="960" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması.jpg 960w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-300x300.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-150x150.jpg 150w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-768x768.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-696x696.jpg 696w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/05/Don-Kişot-Çalışması-420x420.jpg 420w" sizes="auto, (max-width: 960px) 100vw, 960px" /><p id="caption-attachment-9084" class="wp-caption-text">Görselin kaynağı &#8211; https://www.reddit.com/r/characterdrawing/comments/bf0s3w/oc_i_did_my_version_of_don_quixote/</p></div>
<p>Peşinden koştuğu, onu elde etmek için sayısız kahramanlıklar yaptığı – ya da yapmaya çalıştığı- kız ise fakir köylü kızı Dulciena Del Toboso’dur. Ancak Don Kişot onu asil bir ailenin dünyalar güzeli kızı olarak görmektedir. Yaptığı bütün atılımlar ve kurduğu bütün hayaller onun şövalyelik yolunda ihtiyacı olan ögeleri tamamlamak içindir. Bu ögeler: savaşacak düşman, savunulacak ulvi değerler ve tabi ki her şövalyenin gönlünde yatan asilzade bir kızdır. Yapıt bu kurguyla devam eder ve Don Kişot bu yolda evini, ailesini elinin tersiyle itip soluksuz bir şekilde maceralarının peşinde koşmaya başlar.</p>
<h3><strong>AHMET GÜNTAN ÇEVİRİSİ</strong></h3>
<p>1600’lü yıllardan gelen bu özgün eserin gerçekten kendine has bir anlatış tarzı vardır. Ben YKY’nin Kazım Taşkent Klasikleri’nde yer alan Ahmet Güntan çevirisini okudum. Çevirinin niteliğini beğenmekle birlikte eserde çokça geçen atasözlerinin de dilimize bu kadar güzel uyarlanışı hoşuma gitti. Don Kişot toplamda 920 sayfadan oluşuyor ve iki cilt. Aslında eserin iki cilt olmasının sebebi şu: İlk cildin sonunda Don Kişot, evine döner ve olaylar son bulur ancak daha sonra roman çok beğenildiği için Cervantes’te bir yazma baskısı oluşturup ikinci cildi yazdırır. Günümüzden dört yüzyıl önce yazılmış bu roman, gerek edebiyat tarihinin ilk romanı olması gerekse içinde barındırdığı felsefi bakış açısıyla her kitapsever tarafından okunmalı ve anlaşılmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/don-kisot/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Çizgi Roman Karakteri: Yellow Kid</title>
		<link>https://maiotik.com/ilk-cizgi-roman-karakteri-yellow-kid/</link>
					<comments>https://maiotik.com/ilk-cizgi-roman-karakteri-yellow-kid/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2020 20:26:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[İlk Çizgi Roman]]></category>
		<category><![CDATA[İlk Karikatür]]></category>
		<category><![CDATA[Mizah Dergilerinin Satış Rakamları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Mizah Dergileri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Mizah Kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=8330</guid>

					<description><![CDATA[Size dünyanın ilk çizgi roman karakteri The Yellow Kid karakterinden söz edeceğim ama önce mizahın Türkiye’deki görünümü ile başlamak istiyorum. Eskiden Türkiye’de yerleşmiş bir mizah okuru vardı sevgili okur. Çizgisinden karikatürün sahibini hemen tanıyacak okurlardı bunlar. Mizah dergilerinin de belli başlı özellikleri vardı. Özellikle cesur olmak ve politik eleştiri bizim dergilerimizin en temel nitelikleriydi. Gırgır’ın 82 ve 83 yıllarında yarım milyona yakın satış rakamlarına ulaştığı bir ülke vardı. 90’larda da satış rakamları 100 bin le 300 bin arasında değişiyordu. Mizah dergileri Türkiye’de her zaman popülerdi. Bir de bu dergiler Rock grupları gibiydi. Kurulurlardı sonra dağılırlardı bölüne bölüne çoğalırlardı. Hatta bu ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Size dünyanın ilk çizgi roman karakteri <strong>The Yellow Kid</strong> karakterinden söz edeceğim ama önce mizahın Türkiye’deki görünümü ile başlamak istiyorum. Eskiden Türkiye’de yerleşmiş bir mizah okuru vardı sevgili okur. Çizgisinden karikatürün sahibini hemen tanıyacak okurlardı bunlar. Mizah dergilerinin de belli başlı özellikleri vardı. Özellikle cesur olmak ve politik eleştiri bizim dergilerimizin en temel nitelikleriydi. Gırgır’ın 82 ve 83 yıllarında yarım milyona yakın satış rakamlarına ulaştığı bir ülke vardı. 90’larda da satış rakamları 100 bin le 300 bin arasında değişiyordu. Mizah dergileri Türkiye’de her zaman popülerdi.</p>
<p>Bir de bu dergiler Rock grupları gibiydi. Kurulurlardı sonra dağılırlardı bölüne bölüne çoğalırlardı. Hatta bu sebeple kendilerini sol fraksiyonlara da çok benzetirler. Penguen vardı ondan ayrılanlar Uykusuzu kurdu vesaire uzar gider bu liste. Günümüzde Uykusuz ve Penguen gibi dergiler hala varlığını sürdürüyorlar kemikleşmiş bir kitleye de sahipler. Ancak basılı yayının neredeyse yok olmaya yüz tuttuğu için günümüzde satış rakamları çok yüksek değil.</p>
<p>Özellikle son on yirmi yıldır garip de bir durum var. Mizah dergileri alanlar sadık okurlardır. Bu dergiler bu kitleyle kurduğu etkileşimle ayakta kalırlar ama nedense Türkiye’de gençlikten yetişkinliğe geçerken bu dergiler alınmayı bırakılır. Bu da garip bir şey halbuki mizah dergileri genelde sadık okurlara sahiptir ve belki aldığı tat da artacaktır. Burada eski mizah okurları niteliğin düştüğünden dert yanabilir. Çok kızamam haklı olabilirler.</p>
<p>Türkiye’de mizah dergilerinin geçirdiği evrim ayrı bir edebiyat çalışmasının konusu olabilir. Ki gelecekte bu alanda bir makale üretebilirim. Ancak bugünkü konumuz bu değil. Dünya’daki durumla ilgili. Size dünyanın ilk çizgi roman ya da karikatür karakteri diyebileceğimiz karakteri The Yellow Kid karakterini tanıtacağım.</p>
<h2><strong>DÜNYANIN İLK ÇİZGİ ROMANI AMERİKA’DAN ÇIKMA</strong></h2>
<p>Dünya’nın ilk çizgi roman karakteri bugün de sahip olduğu <a href="https://maiotik.com/marvel-aksiyon-figurleri-koleksiyonu/">çizgi roman kültüründen</a> de şaşırmayacağımız üzere Amerika’dan çıkma sevgili okur. Elbette Avrupa’ya geldiğinde daha politik kimlik kazanan ve karikatüre doğru evrilen bir durum var. Ama ortaya çıkışı Amerika. <strong>Richard F. Outcault</strong> adında bir adam var. Bu adam sarı tişörtlü bir karakter yaratıyor ve ilk olarak 1894 yılında da <strong>Truth</strong> adındaki bir dergide yayımlatıyor. Öykü devamında 1895 yılında <strong>New York Journal</strong> gazetesine geçiyor ve 1898 yılına kadar da orada varlığını sürdürüyor. Richard F. Outcault, New York Journal’in Pazar ekinde çıkan ve eğlence ya da politik eleştiri amaçlı üretttiği karikatürlerinde <strong>Hogan’s Alley</strong> takma adını kullanıyor. Bu bizde de çok yaygın. Eğlence amaçlı ya da rahat hareket edebilme amaçlı takma isimler kullanır çizerler. Bir ara Uykusuz’daki <strong><em>Memo Tembelçizer</em></strong> söz gelimi…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8331" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/04/The-Yelllow-Kid.jpeg" alt="" width="800" height="1014" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/04/The-Yelllow-Kid.jpeg 800w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/04/The-Yelllow-Kid-237x300.jpeg 237w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/04/The-Yelllow-Kid-768x973.jpeg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/04/The-Yelllow-Kid-696x882.jpeg 696w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/04/The-Yelllow-Kid-331x420.jpeg 331w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/The_Yellow_Kid">Yellow Kid</a>, ilk çıktığı yıllarda eleştiriliyor da tabi. Hatta kendisiyle bağlantılı olarak saygın gazetecilerin bir bölümü Yellow Jurnalizm dedikleri, kağıt satmak için sansasyonel haberler üreten habercileri eleştirdikleri bir ad da kullanıyorlar. Ancak Hogan’s Alley asıl amacın yetkin okuyucuyu da mizaha dahil etmek ve eleştirel düşünmelerini sağlamak olduğunu belirtiyor. Gerçi eleştiriler Yellow Kid’n popüler olmasını engellemiyor. Zamanında o kadar popülerleşiyor ki tişörtleri bile satılıyor. Kurgu kahramanları tişörte basma geleneği 100 yıl önce de varmış demek ki.</p>
<p>Diyor ve yazımı da burada çat diye sonlandırıyorum.</p>
<p><strong>NOT:</strong> Eskiden sıkı bir Uykusuz okuruydum bu arada. Tüm yazarlar tarafından imzalı posterlerim var. Umut Sarıkaya imzalı iki öykü kitabım ve Ersin Karabulut imzalı bir çizgi romanım var. Ben de maalesef üniversite ortasında bıraktım bu alışkanlığımı. Edebiyat dergilerine geçtim daha çok. Ancak hala Umut Sarıkaya’nın çıkardığı Naber’i görürsem kaçırmam alırım hevesle yeni sayısını beklerim. Alçak çıkarmıyor o ayrı. Onun dışında Kafa gibi dergiler de var ama ben hem çok popülist buluyorum hem de beğenmiyorum sevgili okur.</p>
<p>Eyyorlamam bu kadar kendine iyi bak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/ilk-cizgi-roman-karakteri-yellow-kid/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beni Topla Anılardan Durmuş Taşdemir</title>
		<link>https://maiotik.com/beni-topla-anilardan-durmus-tasdemir/</link>
					<comments>https://maiotik.com/beni-topla-anilardan-durmus-tasdemir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2020 10:41:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=7178</guid>

					<description><![CDATA[Beni topla anılardan &#8230; Nitelikli şiir okurun duyularına seslenir. Ona duyusal bir zevk verir. Şiirin işi beş duyuyu devindirerek, yaşantıları duyguların tanıklığında somutlamaktır. Şiir okudukça rahatlamamız da bu yüzdendir. Aynı sözcüklerle anlatıp durduğumuz ama ifade edemediğimiz soyut durumları somutlayarak ortaya koymasındandır. Bu sebeple iyi şair: “Sana aşık oldum.” demez, “Senin göz kapaklarına biriken yaşları parmaklarımla silmek istiyorum.” der. Şiirsellik sanılanın aksine çok az şairin sahip olduğu bir niteliktir ve temelde birbiriyle hiç ilgili olmayan iki kavramın bir arada düşünülmesinden oluşur. Söz gelimi şair “kırık sandalye” derse bu yeni bir şey değildir “sandalye” ve “kırık” sözcükleri zaten çoğunlukla bir arada görünmektedir. ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/beni-topla-anilardan/522081.html"><strong>Beni topla anılardan</strong></a> &#8230; Nitelikli şiir okurun duyularına seslenir. Ona duyusal bir zevk verir. Şiirin işi beş duyuyu devindirerek, yaşantıları duyguların tanıklığında somutlamaktır. Şiir okudukça rahatlamamız da bu yüzdendir. Aynı sözcüklerle anlatıp durduğumuz ama ifade edemediğimiz soyut durumları somutlayarak ortaya koymasındandır. Bu sebeple iyi şair: <em>“Sana aşık oldum.”</em> demez, <em>“Senin göz kapaklarına biriken yaşları parmaklarımla silmek istiyorum.”</em> der.</p>
<p>Şiirsellik sanılanın aksine çok az şairin sahip olduğu bir niteliktir ve temelde birbiriyle hiç ilgili olmayan iki kavramın bir arada düşünülmesinden oluşur. Söz gelimi şair <em>“kırık sandalye”</em> derse bu yeni bir şey değildir “<em>sandalye</em>” ve “<em>kırık</em>” sözcükleri zaten çoğunlukla bir arada görünmektedir.  Okurun belleğinde yeni bir bağdaştırma kurmaz. Ancak <em>“gökyüzünden düşen sandalyeler”</em> dediği zaman yeni bir kavram ortaya koymuş olur. Okur bu sözü okuduğu zaman sinapsları çarpışır ve belleğinde daha önce hiç kurulmamış bir bağlantı kurulur. Bu yeni, başlangıçta tam olarak anlaşılamayan ancak sezilebilen bir bağlantıdır. Şiir düşünme sorumluluğunu okura veren bir yazınsal türdür. Okur dilediğini düşünmekte serbesttir ancak <em>gökyüzünden düşen sandalyeler</em> sözünü okuyunca sevgilisini özlediği sonucunu da çıkaramaz. Belki sandalye ile koltuk arasında bir bağ kurup gökyüzündekileri yüksek makamlarla ilişkilendirip şairin gökyüzünden düşen sandalyelerle iktidarını kaybeden bir gücü anlatmaya çalıştığını söyleyebilir. Denilebilir ki iyi şiirin anlamı kapalı olmalıdır ya da açıksa bile her okuyuşta yeni, derin bir anlam keşfedilmelidir.</p>
<h2><strong>DURMUŞ TAŞDEMİR</strong></h2>
<p><strong>Durmuş Taşdemir </strong>, <a href="https://maiotik.com/kitap-incelemesi/">kitabına</a> adını veren şiirine şöyle başlar: <em>“gölge gibi değil ışık gibi de değil/yanık bir türkü gibi geçtiğim/ şehirlere gidiyorsun.”</em> bir kentten yanık bir türkü gibi geçmek, yepyeni; alışılmamış, kavram dünyamızı zenginleştiren, düşüncemizin sınırlarını genişletip duyularımızı devindirerek duygularımızı harekete geçiren bir anlatımdır. Ya da başka bir şiirinde <em>“canıma değiyor gerçeğin sivri ucu”</em> derken belleğimize yepyeni bir düşünme yolu kazandırır.</p>
<p>En çok görme duyumuzu devindirir Taşdemir’in şiirleri ama arada <em>“sokaklarında dolaşırken/kaşık bardak sesini duyardım evlerden</em>” gibi işitme duyusuna yönelen, metnin sesini ve lirizmini yükselten anlatımları da vardır. İnsan bir metin okurken bir çeşit illüzyonla karşılaşır. Beş duyumuzdan herhangi birine seslenen anlatımlar bizi kandırır ve sanki okuduğumuz şeyi yaşıyormuşuz hissi uyandırır. Bu sebeple nitelikli Rus romanları okurken üşürüz. Durmuş Taşdemir de bunu kitabında oldukça iyi kullanmış ve beş duyumuza seslenen nitelikli dizeler kaleme almıştır.</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-7178-1" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4?_=1" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4</a></video></div>
<p>Şiir, her konuda her biçimde yazılabilir, Taşdemir izlek olarak bireysel konuları ele alsa da toplumcu bir tarafı da vardır. Şiirin toplumun aksayan taraflarını ortaya koymak gibi bir görevi yoktur. Ancak Adnan Özdemir’in de belirlemesiyle şair ne kadar bireysel bir ürün ortaya koyarsa koysun yaşadığı toplumun aynasıdır ve toplumun aksayan yanları en duyarlı insan olan sanatçıyı da etkilemektedir. İstese de istemese de toplumsal bir görev üstlenir yani şair. <em>“Hiçbir yasa düzenleyemez/filizlenmesini tohumun/yeşermesini umudun”</em> derken ya da <em>“sermaye tükenir, gider beyler paşalar elbet, sen kalırsın emek”</em> derken bu toplumsal duruşunu görürüz Taşdemir’in.</p>
<p>Melankoli de şiirlerinin ağır basan ögelerinden biridir. Özellikle ilk iki kitabına bakınca anlamın gittikçe kapandığını, şiirselliğin gittikçe arttığını gördüğümüz yapıtlarında melankoli de bu ölçüde artmıştır ancak bu umutsuz bir melankoli değildir. Neşe ve umut onun şiirlerinde her zaman vardır.</p>
<p>En çok denize özlem duyan İç Anadolulu bir şairin özgün söyleyişine tanıklık etmek isteyenleri Durmuş TAŞDEMİR’in yolculuğuna bakmaya çağırıyorum.</p>
<p><strong>VİDEO KAYNAĞI</strong> &#8211; Kaynağı <a href="https://www.youtube.com/watch?v=wqzfrxfXX8Y"><strong>şurasıdır</strong></a>. Emanet edemedim Youtube&#8217;a. O bakımdan ekledim buraya.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/beni-topla-anilardan-durmus-tasdemir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Durmuş-TAŞDEMİR.mp4" length="36060975" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>Çocuk Edebiyatı ve Duyarlık Eğitimi</title>
		<link>https://maiotik.com/cocuk-edebiyati-ve-duyarlik-egitimi/</link>
					<comments>https://maiotik.com/cocuk-edebiyati-ve-duyarlik-egitimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Mar 2020 13:33:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=7134</guid>

					<description><![CDATA[ ÇOCUK EDEBİYATI VE DUYARLIK EĞİTİMİ  KİTABI İNCELEMESİ Yazar: Prof. Dr. Canan ASLAN Onur TAŞDEMİR Doktora Öğrencisi Çocuk Edebiyatı ve Duyarlık Eğitimi kitabını, sanatın ve özelinde edebiyatın insan duyarlığını geliştirmedeki büyülü gücüne inandığı için kaleme aldığını belirten Aslan (2019). bunu bilişsel ve duyuşsal davranışların gelişimi için en kritik dönemde gerçekleştirmek gerektiğini düşünmekte, bu bakımdan da çocuk edebiyatını önemsemektedir. Kitap, Duyarlık ve Duyarlık Eğitimi Sanatın ve Edebiyatın İnsan ve Toplum Yaşamı Açısından İşlevleri Çocuk Edebiyatının Çocuğun Çeşitli Gelişimleri Açısından İşlevleri ve Çocuğun Duyarlık Eğitimine Katkısı Edebiyat Yapıtları İnsanı Nasıl Duyarlı Kılar? Duyarlık Eğitiminde Çocuk Edebiyatı Ürünlerinden Yararlanma ve Örnek Bir Uygulama olmak ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: center;"><strong> </strong><a href="https://www.pegem.net/kitabevi/397313-Cocuk-Edebiyati-ve-Duyarlik-Egitimi-kitabi.aspx"><strong>ÇOCUK EDEBİYATI VE DUYARLIK EĞİTİMİ </strong></a></h2>
<h2 style="text-align: center;"><strong>KİTABI İNCELEMESİ</strong></h2>
<h3 style="text-align: center;"><strong>Yazar: Prof. Dr. Canan ASLAN</strong></h3>
<h4 style="text-align: right;"><strong>Onur TAŞDEMİR</strong></h4>
<p style="text-align: right;">Doktora Öğrencisi</p>
<p>Çocuk Edebiyatı ve Duyarlık Eğitimi kitabını, sanatın ve özelinde edebiyatın insan duyarlığını geliştirmedeki büyülü gücüne inandığı için kaleme aldığını belirten Aslan (2019). bunu bilişsel ve duyuşsal davranışların gelişimi için en kritik dönemde gerçekleştirmek gerektiğini düşünmekte, bu bakımdan da <a href="https://maiotik.com/cocuk-ve-edebiyat/"><strong>çocuk edebiyatını</strong></a> önemsemektedir.</p>
<p>Kitap,</p>
<ol>
<li>Duyarlık ve Duyarlık Eğitimi</li>
<li>Sanatın ve Edebiyatın İnsan ve Toplum Yaşamı Açısından İşlevleri</li>
<li>Çocuk Edebiyatının Çocuğun Çeşitli Gelişimleri Açısından İşlevleri ve Çocuğun Duyarlık Eğitimine Katkısı</li>
<li>Edebiyat Yapıtları İnsanı Nasıl Duyarlı Kılar?</li>
<li>Duyarlık Eğitiminde Çocuk Edebiyatı Ürünlerinden Yararlanma ve Örnek Bir Uygulama</li>
</ol>
<p>olmak üzere beş bölümden oluşmaktadır.</p>
<p>Birinci bölümde Aslan (2019), duyarlık sözcüğünün kapsadığı kavram alanını tartışmış ve duyarlığın tanımını: <em>“Yalnızca kendi yaşamıyla ilgilenmeyip başkalarının yaşadıkları sorunların, duyguların da farkında olma, başkalarına yapılan haksızlıklara ve kötülüklere kayıtsız kalmama, usunu ve yüreğini işe koşarak bunları sorgulama ve eşduyumsal(empatik) bir ilişkiye girerek bunlara karşı çıkma; insana ve doğaya bilinçle, sağduyuyla, anlayışla, sevgiyle, hoşgörüyle yaklaşma yeteneği”</em> biçiminde yaptıktan sonra duyarlık eğitiminin nitelikli metinlerle nasıl yapılabileceğini ele almış daha da önemlisi çocukları bu metinlerin alımlayıcısı konumuna getirmek için çalışmak gerektiğini belirtmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7136" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Kitap.jpg" alt="" width="800" height="1222" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Kitap.jpg 800w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Kitap-196x300.jpg 196w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Kitap-670x1024.jpg 670w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Kitap-768x1173.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Kitap-696x1063.jpg 696w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/03/Kitap-275x420.jpg 275w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p>Türkiye’de sürdürülmekte olan programların duyuşsal beceriler tarafında yoksul olduğu düşünüldüğünde duyarlık eğitiminin yapılabilmesi için önce duyu ve duygu eğitiminin gerçekleşmesi gerektiğini belirten yazar, öğrencilerin ulusal ve evrensel değerlerle donanmasının beklenmekte olduğunu aktarmaktadır.</p>
<h5><strong>Sanat ve Toplum</strong></h5>
<p>İkinci bölümde <strong>sanat ve toplum</strong> ilişkisi ele alınmıştır. Sanat yapıtlarının eğitimde kullanılması gerektiğine değinilmiştir. Sanatçı, yapıtını toplum için ortaya koymamış olsa bile sanat yapıtının toplumsal bir yanı olduğu vurgulanmıştır. Sanatın, amacı öğretmek olmayan en iyi öğretme aracı olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu noktada nitelikli yapıtın ideolojiden ve öğüt vermekten uzak, yalnızca yaşam gerçekliğini ele alan ve bu sayede gizil bir öğrenme sunan yapıt olduğunu belirtmek gerekir. Sanat, toplumları sürekli daha iyiye götüren, insandaki eş duyum ve farklı bakış açıları kazanma becerisini geliştiren önemli bir kavramdır.</p>
<p>Kitabın üçüncü bölümünde duyarlığın köklerini oluşturabilmek için duyu ve duygu eğitiminde bebeklik ve çocukluk döneminin önemli olduğunu aktaran yazar, duyuları devindiren sanat yapıtlarıyla çocukların, duygularını nasıl yaşaması gerektiğini öğrendiğini, bu kritik dönemde çocukların duyusal olarak varsıl alanlarda büyümesi gerektiğini, çocuk edebiyatının insanın sanatla ilk temasını sağlayan araç olduğunu, bu sayede çocukların duyuşsal anlamda kalıcı öğrenmeler edinirken düşünme becerilerinin de geliştiğini belirtmektedir.</p>
<p>Dördüncü bölüm, edebiyatın insanı sağalttığının, duyarlı kıldığının Emin Özdemir, Adnan Binyazar gibi deneyimli eğitimcilerin yazılarından çarpıcı örneklerle somutlandığı bölümdür. Edebiyat insanı teselli eder, yaşamı daha dayanılır kılar ve bizi daha iyi bir insan durumuna getirir.</p>
<h5><strong>SON YORUM</strong></h5>
<p>Akademik bir kitap olmasına rağmen kolay okunabilir biçemi ve bölüm başlarındaki yazınsal alıntılarla bellek açıcı bir okuma sunan Çocuk Edebiyatı ve Duyarlık Eğitimi’nin beşinci bölümünde, anlatılanların uygulamaya dönük örnekleri verilmiş ve alana “duyarlık atölyesi” adıyla yepyeni bir kavram kazandırılmıştır. Çocuklar duyarlık atölyesindeki küçük sahneyle okudukları metinlerin derin dünyasına öğretmenlerin de yardımıyla girecek, etkinlikler sayesinde nitelikli metinlerin alımlayıcısı konumuna gelecek, öğretmenleriyle, arkadaşlarıyla ve dünyayla derinlikli bir ilişki kurabileceklerdir.</p>
<p>Özetle, Çocuk Edebiyatı ve Duyarlık Eğitimi kitabı her bölümünde yazarın varsıl bir okuma kültürüne sahip olduğunu sezinlediğimiz, iyi metinlerle çocukların yeni ve daha yaşanılabilir bir dünya kurabileceklerine okuru ikna eden, alana sunduğu katkının yanında anne babalar için de faydalı olacabilecek nitelikli bir yapıt.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>Aslan, C. (2019) Çocuk ve Edebiyatı ve Duyarlık Eğitimi, Ankara: Pegem Yayıncılık.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/cocuk-edebiyati-ve-duyarlik-egitimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>John Steinbeck Gazap Üzümleri</title>
		<link>https://maiotik.com/john-steinbeck-gazap-uzumleri/</link>
					<comments>https://maiotik.com/john-steinbeck-gazap-uzumleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2020 13:40:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gazap Üzümleri İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[John Steinbeck]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=6558</guid>

					<description><![CDATA[Gazap Üzümleri yapıtını tam da dünyanın ve ülkemizin göçmen sorunlarıyla uğraştığı bugünlerde okumak gerektiğini düşünüyorum. Steinbeck, romanında Amerika’da toprak sahibiyken bankadan kredi çekmek zorunda kalan, borcunu ödeyemeyince de kendi topraklarında işçi durumuna düşen insanları anlatıyor. Ancak Sanayi Devrimi’nin acı yüzü traktörün gelişiyle bu insanları, işçi konumundan da uzaklaştırıyor ve bir fazlalığa dönüştürüyor. Mecazen değil somut olarak yiyecek ekmek bulabilmek için batıya göç etmek zorunda kalan bu insanlar, döküntü arabalarına koca bir evi yüklüyor ve iş bulma umuduyla binlerce kilometrelik otoyollara düşüyorlar. Gittikleri yerde ücretleri düşürdükleri, yoksul ve pis oldukları gerekçesiyle istenmedikleri ise bir gerçek. Acı, ortaya çıkaran arkasındaki temel sebep ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gazap Üzümleri </strong>yapıtını tam da dünyanın ve ülkemizin göçmen sorunlarıyla uğraştığı bugünlerde okumak gerektiğini düşünüyorum. <strong>Steinbeck</strong>, romanında Amerika’da toprak sahibiyken bankadan kredi çekmek zorunda kalan, borcunu ödeyemeyince de kendi topraklarında işçi durumuna düşen insanları anlatıyor. Ancak Sanayi Devrimi’nin acı yüzü traktörün gelişiyle bu insanları, işçi konumundan da uzaklaştırıyor ve bir fazlalığa dönüştürüyor.</p>
<p>Mecazen değil somut olarak yiyecek ekmek bulabilmek için batıya göç etmek zorunda kalan bu insanlar, döküntü arabalarına koca bir evi yüklüyor ve iş bulma umuduyla binlerce kilometrelik otoyollara düşüyorlar. Gittikleri yerde ücretleri düşürdükleri, yoksul ve pis oldukları gerekçesiyle istenmedikleri ise bir gerçek.</p>
<p>Acı, ortaya çıkaran arkasındaki temel sebep ne olursa olsun aynı insan gerçekliğinden besleniyor. Gazap Üzümleri&#8217;nde Joad ailesinin yaşamıyla tanıklık ettiğimiz buhran ve göç sorununun bir benzeri bugün bizim topraklarımızda yaşanıyor. <a href="https://maiotik.com/antep-yemekleri/">Gaziantep’te</a> Joadların külüstür Chevrolet’ine benzer eski model Samand arabalarla göç eden, iş arayan, hayatta kalmaya çalışan Suriyeli insanları anımsıyoruz okudukça. Fark ediyoruz ki gömenlere ya da mültecilere kızmak onları göçmenliğe, mülteciliğe zorlayan gerçek sorumlularla kavga etmekten kaçmak oluyor aslında. Düşünsel ya da milliyetçi kaygılarla mültecilere saldırmak nefret söylemlerinde bulunmak korkunç birer hata.</p>
<p>Dolayısıyla defolsun gitsinler demeden önce az düşünüp göçmenliğin ve mülteciliğin ne olduğuna ilişkin aşağıdaki resme tüylerimiz diken diken olarak tekrar tekrar bakmamız gerekiyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6561" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Mülteci-Çocuk.jpg" alt="" width="640" height="427" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Mülteci-Çocuk.jpg 640w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Mülteci-Çocuk-300x200.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Mülteci-Çocuk-630x420.jpg 630w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Gelelim kitabın yazınsal yönüne</p>
<h2><strong>John Steinbeck Amerika’nın Yaşar Kemal’idir. </strong></h2>
<p>Neden <strong><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/John_Steinbeck">John Steinbeck</a> Amerika’nın Yaşar Kemal’i</strong>? Bir kere yazınsal yapıtları yarıştırmak doğru değil ama Yaşar Kemal ve özelinde İnce Memed o kadar büyük bir yazar ve anlatı ki ondan sonra okuduğunuz her yapıtı Yaşar Kemal ile tanımlıyorsunuz. John Steinbeck de toplum durumunu bir yaşam gerçekliğiyle anlatması ve bunu Amerika’nın en iyi yapan yazarlarından olması sebebiyle onların Yaşar Kemal’i. He bence Yaşar Kemal John Steinbeck’den iki gömlek üstün ama böyle kıyaslamalar yapmak doğru değil.</p>
<p>Yalan yok anlatı ilk 100 sayfasıyla sizi içine almakta biraz zorlanıyor. Diyaloglar ve karakterlerin öyküleri gereğinden uzun. Ancak sonrasında anlatı bir anda bütün tırnaklarıyla sizi yakalıyor ve bitene kadar öykünün içine hapsediyor. Gazap Üzümleri için okurunu seçen sabır isteyen bir kitap dememiz yanlış olmaz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6560" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Gazap-Üzümleri.jpg" alt="" width="680" height="680" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Gazap-Üzümleri.jpg 680w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Gazap-Üzümleri-300x300.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Gazap-Üzümleri-150x150.jpg 150w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2020/02/Gazap-Üzümleri-420x420.jpg 420w" sizes="auto, (max-width: 680px) 100vw, 680px" /></p>
<p>Anlatı bir bölüm ülkenin genel durumunu ve atmosferi, bir bölüm de Joad ailesinin hikayesini anlatan bir biçimde ilerliyor. Böylece ülkenin durumunun anlatıldığı bölümlerde okura bu okuduğunun gerçek bir yaşam durumu olduğu sezdiriliyor ve öykünün arasına girmesi, onunla beraber büyümesiyle de Joad ailesinin öyküsüne ilişkin merak duygumuzu kamçılıyor.</p>
<h3><strong>Gazap Üzümlerinin Sonu</strong></h3>
<p>Bütün bir 500 sayfayı sadece <strong>Gazap Üzümleri</strong>&#8216;nin o muhteşem sonuna tanık olmak için bile okurum ben sevgili okur. Sonundan çok haber vermek de istemiyorum ancak. Romanın sonu dünya yazın tarihinin en çok esin veren (bana sorarsanız <em><strong>Parasite</strong> </em>adlı Kore filminde bile esintileri var) ve son haliyle her şeyini kaybetmiş bir insanın her şeyini kaybetmiş başka bir insanı kurtarmasının dolayısıyla insanlığı kurtarmasının tek yolunun gene insanın kendi içindeki bereket ve sevgiyle olanaklı olacağını haykırıyor. Kitap bitince insan oldukça ve insanlığa güvendikçe bu düzenin böyle gitmeyeceğini ve eninde sonunda gerçek gücün insanlara ait olduğunu ve insanların bu gücü bir gün mutlaka ellerine alacaklarını düşünüyorsunuz.</p>
<p><strong>NOT:</strong> Öne çıkarılmış görsel Barnes&amp;Nobles&#8217;ın bastığı Gazap Üzümleri&#8217;nin kapak görselidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/john-steinbeck-gazap-uzumleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Türk Yazını</title>
		<link>https://maiotik.com/cagdas-turk-yazini/</link>
					<comments>https://maiotik.com/cagdas-turk-yazini/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Dec 2019 18:58:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Türk Yazın Özet]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Türk Yazını İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Türk Yazını Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Edebiyatı ile İlgili Başucu Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Zehra İpşiroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Zehra İpşiroğlu - Çağdaş Türk Yazını]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=6104</guid>

					<description><![CDATA[Aynı temalarda da olsa birbirinden ayrık makalelerin birleşiminden oluşmuş kitapları okumak biraz zordur. Kesintisiz bir okuma sunmazlar. Ara ara durup dipnotlara bakmak, bir makale bittikten sonra diğerine geçmeden önce notlar almak gerekir. Ancak bu genellemeler yazın üzerine yazılmış derleme bir kitap olunca pek geçerli olmuyor. Çünkü yazın dünyası üzerine düşünceler kaleme alan insanlar da nitelikli metnin nasıl olması gerektiğini bildiklerinden ve zaten yazılar da bu konuları içerdiğinden Zehra İpşiroğlu’nun yayıma hazırladığı Çağdaş Türk Yazını akıcı bir okuma sunuyor. Kitap ince bir karton kapağa sahip olmasının yanında göz yormaması açısından açık sarı renkli kağıtların seçildiği bir tasarıma sahip. Kapaktaki mürekkep lekesi ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aynı temalarda da olsa birbirinden ayrık makalelerin birleşiminden oluşmuş kitapları okumak biraz zordur. Kesintisiz bir okuma sunmazlar. Ara ara durup dipnotlara bakmak, bir makale bittikten sonra diğerine geçmeden önce notlar almak gerekir. Ancak bu genellemeler yazın üzerine yazılmış derleme bir kitap olunca pek geçerli olmuyor. Çünkü yazın dünyası üzerine düşünceler kaleme alan insanlar da nitelikli metnin nasıl olması gerektiğini bildiklerinden ve zaten yazılar da bu konuları içerdiğinden <strong>Zehra İpşiroğlu</strong>’nun yayıma hazırladığı <strong>Çağdaş Türk Yazını</strong> akıcı bir okuma sunuyor.</p>
<p>Kitap ince bir karton kapağa sahip olmasının yanında göz yormaması açısından açık sarı renkli kağıtların seçildiği bir tasarıma sahip. Kapaktaki mürekkep lekesi kitabın anlamını çoğaltan kitaba ilişkin ipucu ortaya koyan türden. Kitabın arka kapağında her ne kadar okurun düşünme sorumluluğunu elinden alacak bir metne yer verilmeyip yalnızca kitap tanıtılsa da önsöz kitabın içeriğine ilişkin çok fazla düşünce barındırmakta ve bu sebeple okura müdahale etmekte. <strong>Çağdaş Türk Yazını</strong>, sayfalarda ve bölüm başlarında boşluk ilkesine ve sayfa düzenlemesine dikkat etse de tasarım olarak dipnotları dipnot iminin bulunduğu sayfada değil de metnin sonunda vermek hatasının dışında oldukça nitelikli bir izlenim bırakmakta kolay yıpranmayacak yapısıyla da yolculuklarda okunabilecek bir biçimde.</p>
<p>Kitap; <strong>Nazan Aksoy, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Cenk Gündoğdu, Füsun Akatlı, Yıldız Ecevit, Ayşegül Yüksel, Zehra İpşiroğlu, Nihal Kuyumcu, Karin Emine Yeşilada </strong>ve<strong> Selahattin Dilidüzgün</strong> gibi alanında saygın akademisyen ve eleştirmenlerden olmak üzere on bir yazarın emeğiyle ortaya çıkmış. Kitap Zehra İpşiroğlu’bun yazmış olduğu <strong>Yazının Çağdaş Dünyadaki İşlevi</strong> başlıklı hazırlık bölümüyle giriş yapıyor. Devamında ise her bir yazarın uzmanlık alanında yazdığı makalelerle karşılaşıyoruz. Yazımı altını çizdiğim yerlerle birlikte dikkatimi çeken bölümlere ilişkin notlarımı ve düşüncelerimi paylaşarak devam ettireceğim.</p>
<h2><strong>TÜRK ROMANINDA YENİLİKÇİ YAKLAŞIMLAR – NAZAN AKSOY</strong></h2>
<p>Aksoy, bu bölümde anlatı dünyasını ve özelinde romanı değiştiren büyük keşfin 19. yüzyılda psikoloji bilimindeki bulgulara dayandığını ve çizgisel zaman algısının yok olarak insan zihninde geçmiş, gelecek ve şimdinin aynı anda bulunduğu düşüncesinden yola çıkıldığını anlatıyor. Bu sayede daha grift yapıda, geriye dönüşlerle anlatılan romanlar bu yüzyılın büyük değişikliğini temsil ediyorlar.</p>
<p>Türk romanının da bu değişiklikten nasibini aldığını başlangıçta her ne kadar batıdaki romanı oluşturan atmosfer ve sınıf mücadeleleri bizde olmasa, ilk eserlerimiz de bu sebeple her ne kadar öğretici ve ahlaki olarak doğru şeyler salık vermeyi amaçlayan <em>Araba Sevdası, Fatih-i Harbiye, Sergüzeşt</em> gibi eserlerle kurulu olsa da daha sonra bu grift anlatımların Türk romanına da yansıdığını ve nitelikli eserler verilmeye başlandığını aktarıyor.</p>
<p>Sözlerini, Türk romanında her ne kadar tam bir dönem yazınına rastlayamasak da <strong>Mahmut Makal</strong> ve <strong>Fakir Baykurt</strong>’un nitelikli örneklerini verdikleri <strong>köy romanı</strong> ve 12 Mart 1971 muhtırasından sonra yazılan romanların küçük bir dönem edebiyatı oluşturduğunu söyleyerek devam ettiren Aksoy; 1970’li yıllarda <strong>Oğuz Atay</strong>’ın postmodernist yazarların biçimini kullanarak ancak onlar gibi biçimde kaybolmayıp muazzam bir trajedi anlatmaya başladığı <strong>Tutunamayanlar</strong> romanını ayrı bir yere koyuyor.</p>
<h4><strong>Dünya edebiyatındaki feminizm</strong></h4>
<p>Dünya edebiyatındaki <strong>feminizmin</strong> de Türk romanında <strong>Duygu Asena</strong> gibi örnekleyicileri olsa da biz de sosyalizm çağrısı yapan kitaplarda bile kadının öne çıkarılmadığını belirten Aksoy, özetle Türk edebiyatında gerçekçi roman anlayışının ağır basmakta olduğunu anlatıyor. Ancak 1990 sonrası, geçmiş düşüncesinin işlenişini egzotik bir kavram haline getiren <strong>İhsan Oktay Anar</strong>’ın <strong>Puslu Kıtalar Atlası</strong>’nı zamanın kurguda önemli bir işlev üstlendiği sıra dışı yapıtlardan biri olarak ön plana çıkarıyor. Son tahlilde ise artık <em>metin-insan</em> ilişkisinden çok <em>metin-metin</em> ilişkisinin ön plana çıkarıldığı yazın araç olmaktan çok bir amaç durumuna geldiği günümüz dünyasına değiniyor ve Orhan Pamuk örneğiyle bölümünü sonlandırıyor.<img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-6098 alignright" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını.jpg" alt="" width="432" height="432" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını.jpg 432w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-300x300.jpg 300w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-150x150.jpg 150w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-125x125.jpg 125w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Çağdaş-Türk-Yazını-100x100.jpg 100w" sizes="auto, (max-width: 432px) 100vw, 432px" /></p>
<p>Çağdaş Türk Yazını kitabının güzel taraflarından biri de makalelerde sözü edilen yazarların muhtelif yerlerde söyledikleri sözlerin doğrudan bir biçimde aktarılarak okurun bunlardan haberdar edilmesi. Nazan Aksoy da Türk romanının son yıllarından söz ederken <strong>Elif Şafak</strong>’a ilişkin şu iki alıntıyı yorum yapmadan metnine yerleştirmiş ve Türk romanının bir görünümünü sunmuş.</p>
<p><em>“Türkiye’de hâkim romancılık geleneğinin aksine, romanlarımda ne anlattığımı değil, neyi nasıl anlattığımı da önemsedim her zaman. Bir Hurufi kadar bağlıyım harflere. Dili bir mekân, içine girilen bir mekan, kelimeleri de canlı addediyorum. Yaşıyorlar. Her birinin ayrı ayrı kişilikleri, özellikleri var. İçlerinden biri yitip gitse içim sızlıyor. Kültürel enkazımızın altından çekip çıkarıyorum Osmanlıca kelimeleri. Beni üzen Türkiye’de kültürde ve dilde süreklilik olmaması, kültürün bir kuşaktan bir kuşağa aktarılamamış olması. Kelimelerin de tıpkı insanlar gibi, toplumlar gibi yaşam çemberleri olduğuna inanıyorum. Eceli gelmeyen kelimenin öldürülmesine, ortadan kaldırılmasına gönlüm razı olmuyor.</em></p>
<h4><em><strong>İngilizcenin kelime hazinesi</strong> </em></h4>
<p><em>İngilizcenin kelime hazinesi muazzam ve bir o kadar da ayrıntılandırılmış. Türkçenin geçirdiği “dil budaması devriminden” üzüntü duyuyorum. Lisede okuyan bir öğrenci İngilizce konuşuyorsa 70 bin civarında kelime biliyor. Türkiye’de bu sayı 5 -7 bin arasında. Aradaki farkı acı verici buluyorum.”</em></p>
<p>Elif Şafak’ın ciddi bir bilgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Elbette yazar dilediği gibi yazmakta serbest ancak şunu bilmeli: Humboldt, insanın yalnızca anadilindeki kavram hazinesi kadar düşünme becerisine sahip olduğunu belirtir. Bu ne demek? İngilizce <em>word</em> dediğiniz zaman okur yalnızca bunun karşılığında bir birim kavram kazanır. Arapçadan dilimize geçen <em>kelime</em>’yi kullandığınız zaman gene kavram hazinesine yalnızca bir birim eklenir. Ancak anadilimizin yaratım olanaklarıyla ortaya konmuş “<em>sözcük</em>” kullanıldığı zaman okurun belleğinde <em>söz, sözcü, sözcülük, sözel, sözlük, sözlükçülük…</em> vb. onlarca kavram belirir. Yani anadilinizdeki sözcükleri ne kadar çok kullanırsanız okurun düşünme becerisini o kadar çok devindirirsiniz. Wittgenstein’dan alıntıyla <em>dilimin sınırları dünyamın sınırları</em>… Dil devrimi bu duyarlıkla gerçekleştirilmiş bir devrimdir.</p>
<p>Bu sebeple İngilizce eğitimini desteklememize rağmen İngilizce diliyle eğitim yapılmasına karşı çıkarız. Bir de Osmanlıca diye de bir dil yoktur. Osmanlı Türkçesi vardır. Konuşulan dil aynı yazılan abece Arapçadır. Teknik açıdan Arap abecesi Türkçenin yapısına uygun değildir. Türkçede 8 ünsüz harf varken bu Arap abecesinde yalnızca 3 tanedir dolayısıyla okunurken anlam belirsizlikleri doğar. M. Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen dil devrimi tam da Elif Şafak’ın anlattıklarının tersini göstermektedir.</p>
<h4><strong>Dildeki Sözcük Sayısı</strong></h4>
<p>Diğer bir taraftan dildeki sözcük sayısı ile dil karşılaştırması bir dilin diğerine üstünlüğü belgelemez. Eski Molar başka kültürlerden etkilenmediği için dünyanın en az sözcüklü en sade dilidir. Eski Mocanın da kendine has özellikleri vardır. Sözcük sayısı ile dil yarıştırılmaz. Bir diğer taraftan Türkçedeki sözcük sayısı güncel sözlükler sayesinde bilinebilmektedir. İngilizce yayımlanan sözlüklerde eşdizimli sözcükler ve yer adları bile sözlüklere girerken Türkçe de durum böyle değildir. Sayı karşılaştırılacaksa bile sayılara baştan bakmak gerekir. Türkçe’nin de dünyanın başka hiçbir dilinde bulunmayan zenginlikleri ve incelikleri vardır. Sözcük sayısı ile dil karşılaştırması yapmak cahilce bir harekettir.</p>
<p>Şafak’ın ağzından çıkanların tutarsızlıkları bununla da kalmıyor. Çünkü ikinci paragrafta anlatılanların dille değil eğitim sistemiyle ilgisi vardır. Şafak kendisini Sufi sanmaya devam edebilir ancak yazınsal nitelikte metinler üreten bir insan olarak dilediği gibi yazmakta serbest olmakla beraber, bir yazar olarak dil hakkındaki düşüncelerini anlatırken bilimsel dayanaklar doğrultusunda açıklamalar yapması daha doğru olacaktır.</p>
<h2><strong>ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZÜN KISA TARİHİ – SEMİH GÜMÜŞ </strong></h2>
<p>Semih Gümüş’ün makalesi yazın tarihine bakarak yeni bir düşünce ortaya çıkarmaktan çok bibliyografik bilgiler vermek ve öykü yazarlarının diğerlerinden ayrılan yönleriyle ortaya koymak için yazılmış gibi durmaktadır. Çağdaş öykücülüğün <strong>Halid Ziya Uşaklıgil</strong> ile başladığını söyleyen Gümüş, <strong>Ömer Seyfettin</strong> gibi yazarların Türkçe konusundaki özenlerinin önemli basamaklar oluşturduğunu belirtmektedir.</p>
<p>Ömer Seyfettin’in bu konudaki emeklerinin değerli olduğunu belirtelim ancak kendisinin çocuklar için uygun olmadığını da sözlerimize ekleyelim. Zaten Ömer Seyfettin’in de öykülerini çocuklar için yazdığına ilişkin bir açıklaması yok ancak Türkiye’de 1950’li, 1960’lı yıllara kadar çocuk edebiyatında ahlaki, öğretici, milli duyguları parmak sallayarak göstermeye çalışan metin seçimleri Ömer Seyfettin’i bize çocuk öykücüsü gibi göstermeye çalışmakta. Günümüze bile çocuklar için hazırlanmış ders kitaplarında Ömer Seyfettin metinleriyle karşılaşılmaktadır.</p>
<p>Savaş dönemlerinde bile evine gelip kapıyı kapattığında kötücül dünyayı ardında bırakarak yazı masasının başında estetik metinler üreten öykücülerimiz olduğunu aktaran Gümüş, Varlık dergisinin açtığı yolun öneminden söz ettikten sonra S<strong>ait Faik</strong>’in Türk yazın dünyasında öykü denilince akla gelen ilk insan olmasının sebeplerini analiz etmiştir.</p>
<p>Semih Gümüş’ün <strong>Ziya Osman Saba</strong> hakkındaki olumlu yorumlarının çoğuna katılamasam da Ziya Osman’ın kent görüntülerini öyküye aktarmakta başarılı olduğunu belirtebilirim. 1970’lere gelindiğinde <strong>Sevgi Soysal</strong>’dan bilgiler vermesi de beni heyecanlandırdı ancak genç öykücülerden yeteri kadar söz edilmediğini düşünüyorum.</p>
<h4><strong>Semih Gümüş</strong></h4>
<p>Sonuç olarak Semih Gümüş’ün genç yazarların daha çok çalışması gerektiğine ilişkin görüşlerine de istisnaları hariç tutarak katılıyorum. Çünkü günümüzde popüler edebiyat dergilerinin de parmağı olduğu üzere belirsiz öyküler anlatan kent yaşamının dışına çıkamayan yazarlar çoğalmaktalar. Oysa yazı yazmak için ciddiyetle oturup ders çalışmak gerekir. Öykünü anlatacağın dönemi, atmosferi oturup incelemen az bilinen yerlerden okuru şaşırtman gerekir. Bu çabayı ben de yeni dönemde eksik görüyorum. Biliyorum artık okur her şeyi biliyormuş gibi yazılıyor ancak çağdaş metin üreticilerinin de belirli ve güçlü eylemlerle kurulu, dersine çalışmış metinler üretmesi gerektiğini düşünüyorum.</p>
<h2><strong>ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMLERİ – TURGAY FİŞEKÇİ</strong></h2>
<p>Turgay Fişekçi, makalesinde yalnızca tarihsel bir sıralama sunmamış aynı zamanda bu tarihsel sıralamaya düşünsel bir boyut da eklemiştir. Böylece şiirde anlamın kimi zaman rastlantısal uyaklarla kurulduğunu düşünen <strong>Ahmet Haşim</strong>’den <strong>Yahya Kemal</strong>’e yüzyılımızın en ünlü şairi <strong>Nazım Hikmet</strong>’e kadar geniş bir yelpazede bütün önemli şairlerimizin altını tek tek çizmeye çalışmıştır. Garip ve İkinci yeni akımı dışında anadilimizin kaynağından ak bir Türkçeyle kendine apayrı bir yatak bulan <strong>Fazıl Hüsnü Dağlarca</strong> ve <strong>Behçet Necatigil</strong> gibi ayrık şairlerimizden de söz ettikten sonra bu alanda Dünya yazınından geri kalan bir yanımız olmadığını söylemiştir. Özellikle Fazıl Hüsnü hakkındaki şu paragrafını çok doğru buldum:</p>
<p><em>“Dağlarca çağdaş Türk şiiri içinde yalnız bir ada olarak kalmıştır. Onun şiirini izleyen bir başka şiir çıkmamıştır. Bunun temel nedeni ise onun ne çağdaş Türk şiirine ne de öteki şairlere benzemezliğidir. Bu benzemezlik o denli kendine özgüdür ki bir başka şairde görülmesi ancak onun da Dağlarca olarak tanımlanmasına neden olur.”</em></p>
<p>Günümüz şiirinin ikinci yeniye yakın bir sesle varlığını devam ettirdiğini belirten Fişekçi, son yıllarda çeviri şiirlerin de başarıyla dilimize aktarıldığını ve okunduğunu belirtmiş, <strong>Orhan Kemal</strong> ve <strong>İlhan Berk</strong>’ten söz ettiği paragrafların sonunda Türk şiirinin geçmişten getirdiği geleneğin büyüklüğüyle de batıyla paralel giden değişiklikleriyle de oldukça yetkin, verimli ve çeşitli bir durumda olduğunu söylemiştir.</p>
<h2><strong>SON ÇEYREK YÜZYILDA ŞİİR VE HAYAT – CENK GÜNDOĞDU </strong></h2>
<p><em>“Şiir dünyayı değiştirmez ama insanın elinden tutar.”</em></p>
<p><em>İlhan Berk</em></p>
<p>Cenk Gündoğdu’nun metni ülkemizin 1980’deki kırılması üzerinde ilerleyen bir düşünce ve sanat tarihi makalesi olarak görünüm sergilemektedir. Metnine başlarken söz ettiği üzere:</p>
<p><em>“80’lerde artık her alanda başka bir iklimi yaşıyorduk. O iklimi soludukça da oradan konuşup oradan yaşıyor, yazıyor ve üretiyorduk. 70’lerin sonlarında yayımlanmaya başlayan kadın/erkek erotik dergileri, 80’lerde deyim yerindeyse tavan yaptı. Politik olmayan her türlü örgütlülüğü yok sayan sistem cinselliği, pornografiyi, görselliği önceledi her yerde ve her şeyde. Ve 80’lerin değişen yaşamına uygun, en “cazip” iş olan reklamcılık; şair/yazarların yaratıcılığı üzerindeki etkinliğini, insanlar üzerindeki etkisini bu şekilde sürdürdü. Bugün bir çığ gibi büyüyerek endüstrileşen sektör, acıtıcı etkisini sürdürüyor.”</em></p>
<h4><strong>Oldukça hacimli olan makalenin en etkilendiğim bölümü ise şu biçimde:</strong></h4>
<p><em>“12 Eylül ardında yığınla ölüm, acı, ağıt ve gözleri yaşlı analar bırakarak silindir gibi hayatı ezip geçti. 80 sonrası değişen dünyada, Türkiye de 12 Eylül’le birlikte kendine bir pencere açtı. Siyasal/sosyal, temel hak ve özgürlüklerin penceresini tüm deliklerine kadar kapatarak neoliberalizmin ekonomiden yana tavrını sonuna kadar açtı: Özelleştirme Daire Başkanlığı. Bunları yaptı çünkü diğeri için(temel hak ve özgürlükler) temsil edenin, yani vekilin cesareti yoktu. Askeri yönetimden devralınan ülkede hızla özelleştirilmeye, örgütsüzleştirilmeye, birey değil de bireycileştirilmeye gidildi. </em></p>
<p><em>Bir süre sonra herkes birbirinden korkar oldu. Kapısını süpürmek için açan anneler çocuklarını sokağa, yeni acılara salmadılar, ev içlerinde büyüttüler. Aman şahit yazarlar! Korkusuyla, renkli televizyonlarda, bilgisayar ekranlarında, alışveriş merkezlerinde yetiştirilen (geçmişi az da olsa merak eden) yeni bir kuşak bu dünyaya öyle çabuk alıştı ki; geçmişi TV dizilerinden, lirik Can Dündar belgesellerinden öğrenmek istedi. Gençlik, ağabeylerinin çektiği her şeyi unuttu/ruldu). Hatta 93’te Sivas’taki kıyımı, faşist saldırıyı, olan biteni bugün hatırlamayacak kadar unutkan bu kuşak, verili olan renkli dünyaya benzedi. </em></p>
<p><em>Bugün öyle bir noktaya gelindi ki sol, solculuk demek, yazılı ve görsel basında 1 Mayıs’ta hak aramak, otuz yıl önce öldürülen otuz yedi kişiyi anmak için toplanmak, yürümek, teröristlik olarak ifade ve ima ediliyor. Büyük bir çaresizlikle kime neyi anlatacaksınız diyoruz hep bir ağızdan… Bu gidişle, kısa bir süre sonra satılmadık devlet kurumu da kalmayacak. Bugün devletin önemli kurumları sermayeye bakır bir tepside sunuluyor. Çalışanlar, asgari ücretle sigortasız, sendikasız, örgütsüz köleliği sessiz ve sakin bir şekilde yaşıyor. 80’lerde başlayan Sunni bir devletin dayatmasını bugün artık her şeyiyle kanıksamış gibiyiz. Bu egemen anlayışta,  farklı kültürlere yer yok; görüntüde var da yok. Din kültürü hâlâ zorunlu ders.</em></p>
<h4><strong>Herkes Türk Herkes Sunni</strong></h4>
<p><em>Herkes Türk, herkes Sunni devletin gölgesinde ve bu tavır toplum tarafından kabul gören, yaygınlaşan ve keskinleşen üslupla yaşama biçimi oldu. Başka renklerin, düşüncelerin ve kültürlerin yok sayıldığı bir anlayışa mecbur bırakılıyoruz hepimiz. Bir sabah adı değiştirilen köylerle, yollarla, insanlarla özü görünmez, biçimi olan renkli nesneler gibi büyüdük. Büyüyoruz da. Ama her gün arkadaşlarının cenazesini kaldıran bir dönemin insanlarını, onların mücadelesini, örgütlülüğünü, vefalılığını, yardımseverliğini paylaşma ruhunu görmeden, anlamadan; yeni dünyaya Che baskılı tişörtler giyerek alıştık; LCD, MSN, Ipod, MP3 ve plazmalarla buluştuğumuz bu dünyaya…</em></p>
<p><em>Şimdi 12 Eylül geçti mi? Birkaç yıl önce cezaevi operasyonunda kopan kolu bir sokak köpeği tarafından bulunan mahkûmdan, devlet kurşunuyla öldüğü tespit edilenlerden, gazetesinin önünde bir “çocuk katil” tarafından öldürülen Dink’ten, 12 yaşında örgüt üyesi olduğu için öldürülen Uğur Kaymaz’ın durumundan konuşursak 12 Eylül geçmiş midir? Birisi bu ülkenin kıymetli bir insanını sokak ortasında vurduğunda katilin eline bayrağı tutuşturarak onunla fotoğraf çektirmeyi önemli görüyor ve yaptığıyla gurur duyuyorsa; bir de buradaki birileri, katili yakalamakla görevli devlet yetkilileri ise ne diyebiliriz ki….” </em></p>
<p>Ece Temelkuran, Türkçe’de henüz yayımlanmayan “How to Lose a Country” adlı kitabı için Banu Güven’le yaptığı bir söyleşi de: Henüz kimse adını koymuyor, çekiniyor, inanmak istemiyor ama gerçekleşen şey bu. Bir ülke nasıl kaybedilir? Yeni düzende bizim gibi insanlara pek yer yok minvalinde şeyler söylemişti. Cenk Gündoğdu’nun söyledikleri de Ece Temelkuran’dan farksız deği.l Cenk Gündoğdu, bu öyküyü yalnızca 1980’lerden başlatarak büyük bir yenilginin söz konusu olduğuyla duyumsatıyor okurlara.</p>
<h2><strong>TÜRK YAZININDA DENEMENİN DURUMA GENEL BAKIŞ – FÜSUN AKATLI</strong></h2>
<p>Füsun Kanatlı, kısa makalesinde denemenin tarihsel gelişiminden söz ettikten sonra <strong>Suut Kemal Yetkin</strong>’in adını anmakla birlikte Türk yazınında deneme türünün dünya yazınında olduğu gibi çok örnekleyicisi olmadığını ancak eleştiriyle iç içe giren bir eleştirel deneme dünyasının varlığının yok sayılamayacağını belirtiyor.</p>
<h2><strong>TÜRK EDEBİYATI ELEŞTİRİSİ – YILDIZ ECEVİT</strong></h2>
<p>Ecevit, Türk yazınında eleştiri kültürünün oturmadığını belirterek başlıyor metnine. Eleştiri, bir sanat yapıtının daha iyi anlaşılmasını sağlamak üzere ortaya konan olumlu ve olumsuz yorumlarken Türk yazınına Tanzimat’tan beri eleştirinin olumsuz bir kavram olarak algılandığını belirtiyor.</p>
<p>Yeni dönemde de eleştiri yerine tanıtım yazılarının popüler olduğunu ve hala sistemli bir eleştiri kültüründen yoksun olduğumuzu belirtiyor. Ancak burada <strong>Nurullah Ataç</strong>’a bir parantez açıyor. Ataç’ın en önemli eleştirmenlerimizden olduğunu bir çok yazarın yetişmesine ön ayak olduğunu belki despot sayılabilecek karakteriyle değilse bile yazdıklarıyla kendinden sonra gelen yazarlara ışık tuttuğunu anlatıyor. Ancak Ataç’ın eleştirisinin de sistemli bir analiz olmaktan çok okurun metinde keşfettikleri üzerine sezgisel bir temele dayandığını ve sonra gelen kuşağın da bu bakış açısını devam ettirdiğini sözlerine ekliyor.</p>
<p>Ataç’ın başlattığı ve bugün de kimi yazarlarca örneklenen <strong><em>eleştirel-deneme</em></strong> kavramını önemli buluyor.</p>
<h2><strong>GÜNÜMÜZDE TİYATRO VE TÜRK TİYATROSUNDAKİ ÇAĞDAŞ EĞİLİMLER – ZEHRA İPŞİROĞLU</strong></h2>
<p>Aynı zamanda kitabı yayıma hazırlayan yazar da olan Zehra İşiroğlu, makalesine çok çarpıcı bir Peter Handke örneğiyle başlıyor:</p>
<p><em>“Yıl: 1965: Peter Handke’nin “İzleyiciye Sövgü” adlı oyunu Frankfurt ‘da oynanıyor. Şık gece giysileriyle çıkan dört oyuncu izleyicileri düş kırıklığına uğratacaklarını, çünkü oyun oynamayacaklarını söylüyorlar: ‘Bu gecenin odak noktası sizsiniz çünkü, tiyatro izleyicisi olarak ilgilendiriyorsunuz bizi, sizleri keşfedeceğiz’ Bu bir şaka mı, yoksa izleyiciyle alay ediliyor? Bir anda neye uğradığını şaşırıyor izleyici. Şaka giderek alaylamaya, alaylama saldırganlığa, saldırganlık şiddet gösterisine dönüşüyor. Sahneden izleyicilere yağan hakaret yağmuru. İzleyicilerin içinde ıslık çalıp tepki gösterenler, sahneye şunu bunu fırlatanlar ya da tiyatrodan çıkıp gidenler… </em></p>
<p><em>Bu bir oyun mu? Oyunsa nerede oynanıyor? Sahnede mi, yoksa izleyici salonunda mı? Oyunun kişileri kimler? Sahnedeki konuşmacılar mı, yoksa izleyiciler mi? Konuşmacılardan biri parmağıyla izleyiciyi göstererek tiyatroda sık sık kullanılan bir kalıbı yineliyor: ‘Büyüleyici!’ bir başkası “Bu oyunun baş kişisi sizlersiniz!”diyor, “Bu akşam sizleri bulguluyoruz.”</em></p>
<p>Çağdaş Tiyatronun, dünyayı ve sanat yapıtını baştan değerlendirdiğine gerçek olanla kurgusal olanın birbirine giren bir yaşam evresine hazırlıklı olmamız gerektiğini aktaran Zehra İpşiroğlu çarpıcı örnekler vermeye devam ediyor. Bir medya şirketiyle ortaklaşa gerçekleştirilen bir programdan söz ediyor. Bir konteynırın içinde Avusturya’ya kaçak yollardan gelmiş göçmenler var. İzleyicilerin oylarıyla teker teker eleniyor ve Avusturya’da kalmaya hak kazanan göçmen belirleniyor. Bu programı gerçek sanıp koşa koşa izlemeye giden yabancı düşmanlarının olması ve solcuların şiddetli tepkilerle 2000 yılındaki Viyana Tiyatro Festivali’ne damga vurması gene tiyatronun, sanatın ve toplumun sorgulandığı işlerden bir diğeri.</p>
<h4><strong>Türk Tiyatrosu</strong></h4>
<p>Türk Tiyatrosunun dünyadaki bu sorgulayıcı işlere bakarsak daha geleneksel ve gerçekçi bir çizgide ilerlediğini belirten Zehra İpşiroğlu, <strong>Ferhan Şensoy</strong>’un altını çizmek zorunda kalıyor. Evet söz gelimi bizden <strong><em>Godot’yu Beklerken</em></strong> gibi oyunlar çıkmıyor ancak <em>“Ferhan Şensoy’un Kral Valentin’in skeçlerinden oluşturduğu “İçinden Tramway Geçen Şarkı” oyununun gösterisi sırasında yaptığı bir deneyde tiyatro ve yaşam çok çarpıcı bir biçimde iç içe geçerken, tiyatronun uyarıcı gücü bir tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Nazi üniformalı birkaç kişi Beyoğlu’nda tiyatronun önünden geçenleri durdurup kimlik kontrolü yapıyorlar. Buna şaşıranlar olsa bile karşı çıkan olmuyor. Neden sonra bunun da gösterinin bir parçası olduğu ortaya çıktığında, insanlar otoriter ve baskıcı bir sistemde ne denli sindirilmiş olduklarının dehşetle bilincine varıyorlar.”</em></p>
<p>Zehra İpşiroğlu’nun bu anlattıkları bana performans sanatçısı <strong>Marina Abromoviç</strong>’in 40 yıl önce sergilediği performansını hatırlatıyor. Marina Abromoviç’in <strong>Rythm 0</strong> adını verdiği performansında yaptığı tek şey izleyicilerin karşısında sessizce oturmak. Başlangıçta gösteriyi izlemeye gelenler onun eline çiçekler bırakıp gidiyorlar ancak 6 saat sonra bir seyircinin yanına gelip tokat atmasıyla işin seyri değişiyor ve gösterinin süresi uzadıkça onu taciz edenler, kalçasını göğsünü elleyenler tecavüz etmeye yeltenen izleyiciler oluyor. Marina Abromoviç hiç kıpırdamıyor ancak gözlerinden yaşlar süzülüyor.</p>
<p>En sonunda elbisesini bıçakla yırtarak onu çırılçıplak bırakıyorlar, bıçakla vücudunun bazı bölgelerine belli belirsiz çizikler atmaya başlıyorlar. Şiddetin dozu her geçen saniye artıyor. Sanatçıların ölüm riskini göze aldıkları, oyuncunun seyirci olduğu sorgulayıcı performanslar yüzyılımıza bu biçimde damga vuruyor. Aşağıda Marina Abromoviç’in bu akıl almaz performansından söz ettiği bir video var.</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-6104-2" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4?_=2" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4</a></video></div>
<p>Merak edenler için Marina Abromoviç’in Ulay’la aralarındaki aşkı ve sergiledikleri sıra dışı performansları örnekleyen bir <strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=7kzNE_b9-GI">video</a></strong> daha ekliyorum:</p>
<div style="width: 1060px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-6104-3" width="1060" height="596" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4?_=3" /><a href="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4">https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4</a></video></div>
<h2><strong>TÜRK TİYATRO ELEŞTİRİSİNDE TEMEL BOYUTLAR – AYŞEGÜL YÜKSEL</strong></h2>
<p>Ayşegül Yüksel, tiyatronun toplumsal bir tarafı olduğundan söz ediyor. Bu söylemi oyunun içeriğiyle ya da sahnelenişiyle ilgili değil. Tiyatro izlemek için insanların bir araya gelmesi ve törensel de olsa bir arada garip bir iletişimle toplumsallaşmaları. Tiyatro eleştirmenini ise bu toplumsallaşma anının şimdisini geleceğe taşıyacak birey olarak değerlendiriyor Yüksel. Ancak Türkiye’de oturmuş bir tiyatro eleştirisi kültürü olmadığını da sözlerine ekliyor. Birçok ilde yerleşik bir tiyatronun bulunmadığını, turnelerle yetindiklerini. Tiyatro eleştirmenlerinin çoğunlukla Ankara ya da İstanbul’da oturduklarını bu eleştirmenlerin aynı zamanda başka işler de yapmakta olduğu için oyunların peşinde yolculuklar yapamadıklarını ama durumun dünyada da çok farklı olmadığını sözlerine ekliyor.</p>
<p>Dergilerin de tiyatro eleştirisi açısından özellikle ülkemizde çok sınırlı bir kesime seslendiği için bu yazıları yayımlamayı tercih etmeyişleri tiyatro eleştirisini zor bir duruma sokuyor ve şimdinin geleceğe aktarılması zor oluyor. Çağdaş ülkelerde iyi bir oyun onlarca farklı yapım tarafından sahnelenirken bu durum ülkemizde en büyük ilgiyi uyandırmış oyunlarda bile ikiyi geçemiyor.</p>
<h2><strong>ÇAĞDAŞ ÇOCUK VE GENÇLİK YAZINININ TÜRKİYEDEKİ İŞLEVİ, GELİŞİMİ VE KONUMU – ZEHRA İPŞİROĞLU</strong></h2>
<p>Zehra İpşiroğlu’nun en ilginç bulgulaması şu çinimde <em>“Demokratikleşmenin sancılarını yaşayan tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de yazar kendini karşı koyan, direnen, demokratik haklar ve düşünce özgürlüğü için savaşan aydın kesimin sözcüsü olarak görüyor. Çocuk ve gençlik yazınında ise durum çok farklı. Resmi ideolojinin, tutucu eğilimlerin ve geleneklerin etkisi bu alanda tüm yoğunluğuyla yaşandığı gibi, bunun dışına çıkan yazarlar ayrıksı kalıyorlar.”</em></p>
<p>Durum böyleyken Türkiye’de çocuk yazını başlarda resmi ideolojiyi somutlayan destekleyen bir görünüm sergilemekle birlikte öğretici ve ahlaki yanıyla ön plana çıkıyor. Çocuklar için yazılmadığı ve çocukların dünyasına uygun olmadığı halde <strong>Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğçu</strong> gibi yazarlar çocuklara okutuluyor. Burada belirtmek gerekir Ömer Seyfettin de Kemalettin Tuğçu da yazın dünyamız için çok önemli, değerli emekleri olan insanlardır ancak kendileri de çocuk kitabı yazdıklarını söylememektedir. Bir takım kaygılarla bu yapıtlar çocuklara okutulmuştur. Ancak özellikle 1950’li yıllardan itibaren başta Almanya’da başlayan Çocuk Yazını hareketleri ve psikoloji biliminin de bulgularıyla bakış açısı değişerek günümüze bakar çocuk gerçekliğini önceleyen <strong>Füruzan, Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü, Fazıl Hüsnü Dağlarca</strong> gibi adların da etkisiyle çocuk yazını ilerleme gösteriyor.</p>
<p>Günümüzde yaşamımıza ekranlar egemen olmuş durumda ancak çağdaş ülkelerde de görülmekte ki okuma kültürü hâlâ varlığını sürdürmekte ve düşünme becerilerimize olumlu etkilerde bulunmaktadır. Bu sebeple Türk yapıtları da artık hem ödenen telifler açısından hem de yayımevi sayıları ve ortaya çıkan nitelikli yapıtlar olsun dünyayı yakalamak zorundadır ve bu noktada da iyi bir başarım sergilemektedir.</p>
<h2><strong>TÜRKİYE’DE ÇOCUK TİYATROSUNDA ÇAĞDAŞ YAKLAŞIMLAR &#8211; NİHAL KUYUMCU </strong></h2>
<p>Yazısına <strong>Neil Postman</strong>’ın <strong>Çocukluğun Kayboluşu</strong> eserini anarak başlayan Kuyumcu, Televizyonun yetişkinlerle çocukların dünyasını ortaklaştırdığını, 21. yüzyılda çocukların denetimsiz olarak yetişkinlerin dünyasına yaşlarına uygun olmasa bile maruz kaldıklarını söylemekte.</p>
<p>Bir taraftan da çocuk tiyatrosunun tarihsel gelişiminden söz eden Kuyumcu, 18. yüzyılın sonlarına kadar Dünyada bir çocuk tiyatrosundan söz etmenin çok olanaklı olmadığını ancak 18. yüzyılın sonlarından ve 19. yüzyılın başlarından itibaren çocuklar için tiyatro metinleri yazıldığını belirtiyor. İlk tiyatro metinlerinin öğretici boyut taşıdığını ancak 1970’li yıllarla birlikte eğitici öğretici olmaktan ziyade çocuk gerçekliğinden hareket eden çocuğun ilgisini ve merakını devindiren metinlerin tercih edildiğini sözlerine ekliyor. Ülkemizde talep olmaması nedeniyle yayımevlerinin çocuk oyunlarını çok basmadıklarını, Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle yabancı oyunların çevrilmesi için bir çaba gösterildiğini ancak iyi metinlerin de kötü metinlerin de çevrildiğini bilimsel nitelikte olmasına özen gösterilmediği anlatılıyor. Bunun dışında ise maalesef Türkiye’de geleneksel, gerçekçi, ahlaki, öğretici parmak sallayan tiyatro oyunlarının daha çok ön plana çıktığından yakınıyor.</p>
<h2><strong>“GÖÇMEN İŞÇİ YAZINI” YA DA: NOW TURKISH IS IT? – KARİN EMİNE YEŞİLADA</strong></h2>
<p>Bu bölümde Türkiye’den Almanya’ya giden işçilerin yazdığı yapıtların bir işçi yazını oluşturup oluşturmadığı, ikinci üçüncü kuşak yazarların Türkçe diliyle yazsalar bile ne kadar Türk yazını sayılabileceği, bir gurbet yazınından söz edilip edilemeyeceği tartışılmış.</p>
<h2><strong>TÜRKİYE’DE EDEBİYAT ÖĞRETİMİ VE EDEBİYAT ÖĞRETİMİNDE ÇAĞDAŞ YAKLAŞIMLAR – SELAHATTİN DİLİDÜZGÜN </strong></h2>
<p>Dilidüzgün, makalesinde edebiyat yapıtlarının nasıl olması gerektiğine ilişkin çeşitli düşünceleri örnekleyerek başlamıştır. Geçmişten bugüne kimilerinin edebiyatı bir eğitim aracı olarak gördüğüne, neyin doğru neyin yanlış olduğunu topluma anlatacak bir araç olarak düşündüğüne değinmiştir. Ancak edebiyat metninin insan gerçekliğini temel alan bir yapıda olması gerektiğini belirtmiştir.</p>
<p>Edebiyat olması gerekeni parmak sallayayan bir biçemde ortaya koymayı amaçlamaz ancak edebiyat yapıtını ortaya koyan sanatçı kişisel bir yapıt da üretmeye çalışsa yaşadığı toplumdan duyarlı bir insan olduğu için etkilenecek ve topluma bir ayna tutarak onu iyiye yöneltmek görevini istemeden üstlenecektir. Diğer taraftan insan gerçekliğine seslendiği için kalıcı ve etkileyici bir özelliği olan edebiyat bu özelliğiyle eğitimde de kullanılmalıdır. Ancak burada önemli olan öğrencilere metindeki bilgileri öğretmek değil onları metinle bir iletişim kurmaya yönlendirmektir.</p>
<h3><strong>SONUÇ</strong></h3>
<p>Zehra İpşiroğlu’nun yayına hazırlamış olduğu Çağdaş Türk Yazını adlı yapıt, alanında uzman yazarların kaleminden çıkmış makalelerle ayrı ayrı okumalar vadeden ve yeni metinler üretme olanağı yaratan bellek açıcı bir yapıt niteliğindedir. Özellikle Cumhuriyet’ten sonrası ve günümüz edebiyatına farklı bakış açılarıyla geniş bir pencereden bakmak isteyenler için bulunmaz bilgilerle dolu değerli bir başucu kitabı olma iddiasındadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/cagdas-turk-yazini/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramovic-Rytm-0.mp4" length="12293033" type="video/mp4" />
<enclosure url="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Marina-Abramoviç-ve-Ulay.mp4" length="27883950" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>J.R.R. Tolkien &#8211; Beren ile Luthien</title>
		<link>https://maiotik.com/j-r-r-tolkien-beren-ile-luthien/</link>
					<comments>https://maiotik.com/j-r-r-tolkien-beren-ile-luthien/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[farseer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Oct 2019 15:22:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Beren ile Luthien Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Beren ile Luthien Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tolkien'in Oğlunun Yazdığı Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarların Oğullarının Yazdığı Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Yüzüklerin Efendisi Beren ile Luthien]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=5429</guid>

					<description><![CDATA[Bu kitapta Christopher Tolkien, Beren ile Luthien’in hikayesinin ilk yazıldığı tarihten Silmarillion’daki haline kadar geçen süreci adım adım ele alıp Orta Dünya’nın en önemli aşk hikayesine nasıl dönüştüğünü, bu evrende giderek nasıl daha büyük bir yer kapladığını gözler önüne seriyor. Bunu yaparken de babasının sözcüklerine dokunmadan, orijinal hallerini koruyarak destanın hem manzum hem de mensur biçimlerini ilk kez birlikte yayımlıyor. Kitabın J.R.R Tolkien’in oğlu Christopher Tolkien tarafından derlendiğini tekrar belirterek başlamak istiyorum. Hikayeleri, babasının yazdığı çokça farklı metni bir araya getirerek oluşturmuş. Hikayeler dememin sebebi Beren ile Luthien’in hikayesinin hiçbir zaman tamamlanamaması. Pek çok alternatif son var. Hatta bazılarında isimler ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu kitapta Christopher Tolkien, Beren ile Luthien’in hikayesinin ilk yazıldığı tarihten Silmarillion’daki haline kadar geçen süreci adım adım ele alıp Orta Dünya’nın en önemli aşk hikayesine nasıl dönüştüğünü, bu evrende giderek nasıl daha büyük bir yer kapladığını gözler önüne seriyor. Bunu yaparken de babasının sözcüklerine dokunmadan, orijinal hallerini koruyarak destanın hem manzum hem de mensur biçimlerini ilk kez birlikte yayımlıyor.</em></p>
<p>Kitabın <strong>J.R.R Tolkien’in </strong>oğlu <strong>Christopher Tolkien</strong> tarafından derlendiğini tekrar belirterek başlamak istiyorum. Hikayeleri, babasının yazdığı çokça farklı metni bir araya getirerek oluşturmuş. Hikayeler dememin sebebi <em>Beren</em> ile <em>Luthien</em>’in hikayesinin hiçbir zaman tamamlanamaması. Pek çok alternatif son var. Hatta bazılarında isimler bile değişiyor. Fakat oğul Tolkien bu işin üstesinden bence hakkıyla gelmiş. Soru işaretleri olan kısımlarda babasının notlarını dahi bizimle paylaşmaktan kaçınmamış.</p>
<div id="attachment_5436" style="width: 760px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-5436" class="wp-image-5436" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Tolkienin-Mezarı.jpeg" alt="" width="750" height="562" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Tolkienin-Mezarı.jpeg 443w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Tolkienin-Mezarı-300x225.jpeg 300w" sizes="auto, (max-width: 750px) 100vw, 750px" /><p id="caption-attachment-5436" class="wp-caption-text">Yazarın ve karısının gerçek mezar taşı</p></div>
<p>Beren ile Luthien’in hikayesine gelecek olursak: güzel, saf bir aşk masalı diyebiliriz. Tabi Tolkien tarzında. Orklar, kurtlar vs. artık bunlar Tolkien okuyucularının akıllarına çoktan kazınmış durumda. Bunlardan farklı olarak Beren ile Luthien&#8217;de ise ölümsüz bir tazı ırkının en güçlüsü, sadık ve güvenilir Huan ile kedi ırkının prensi Tevildo gibi yeni figürler görmekteyiz.</p>
<h2><strong>Beren ile Luthien</strong></h2>
<p>Hikayelerimizin pek çoğu Beren’in yalnız başına ormanlarda umutsuzca dolanırken güzeller güzeli Luthien’in raks edişine tanık olmasıyla başlıyor. Luthien başta Beren’den korkup kaçıyor. Bu yüzden bir süre Beren gizli gizli uzaktan izliyor Luthien’i. Tabi sadece Beren gizli izlediğini sanıyor, Luthien de başta kaçsa bile sonradan bu yabancıya ilgi duymaya başlıyor ve onun kötü niyetli biri olmadığını anlıyor. Nihayet Beren bir gün cesaretini toplayıp Luthien’in karşısına çıkıp kendisine de raks etmesini öğretmesini istiyor.</p>
<p><em>“Öyleyse, raks edeceksen takip et beni demiş genç kız ve Beren’in önünden ormana, ormanın derinliklerine doğru raks etmiş.”</em></p>
<p>Sonrasında Luthien, Beren’i babası kral Tinwelint’in huzuruna çıkarıyor. Kral başta bu yabancının kim olduğunu, topraklarına nasıl girdiğini sorarak tepki gösterse de güzel kızının ısrarlarıyla yabancıyı dinlemeye karar veriyor. İşte olaylar tam da burada başlıyor. Kral, Beren’e <em>ait olduğun yere dönmeden evvel orman Elflerinden ne dilersin?</em> diye soruyor. Beren de Luthien’in kendisini savunmasından aldığı gazla:</p>
<p><em>“Canım kralım, kızınız Luthien’i arzu ederim zira bugüne kadar gördüğüm, bugüne kadar hayal ettiğim bütün kızlardan daha güzel, daha tatlı&#8230;”</em></p>
<p>Bu sözlerden sonra Elf kralı Tinwelint de kulağa olanaksız gibi gelse de bir şey istemeye hakkı olduğunu söylüyor ve ardından kızıyla ancak Melko’nun (Tolkien evrenine hakim olanlar Melkor olarak bilir fakat burada adı henüz Melko) tacındaki Silmarillerden birini getirdiği vakit evlenebileceğini şart koşuyor.</p>
<p><em><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-5434 size-medium alignleft" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Beren-ile-Luthien-Kitap-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Beren-ile-Luthien-Kitap-193x300.jpg 193w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Beren-ile-Luthien-Kitap-768x1194.jpg 768w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Beren-ile-Luthien-Kitap-659x1024.jpg 659w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Beren-ile-Luthien-Kitap-600x933.jpg 600w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/10/Beren-ile-Luthien-Kitap.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 193px) 100vw, 193px" />“O zaman oradaki herkes kralın bu meseleye kaba bir latife olarak yaklaştığını idrak etmiş, Gnom’a acıyarak gülümsemişler çünkü artık Feanor’un Silmarillerinin namı dünyanın dört bir yanını tutmuşmuş ve Angamandi’den kaçan birçok kişi de onların Melko’nun demir tacının üstünde parıl parıl parladığını görmüş. Bu taç Melko’nun kafasından hiç ayrılmazmış bu ziynetlere gözünün içi gibi bakarmış ve ister peri ister elf ister insan olsun dünyada hiç kimse bunlara dokunup da hayatta kalabilmeyi aklından bile geçirmezmiş.”</em></p>
<p><em>(Alıntıda dikkatinizi çekmiş olabilir, Beren bazı hikayelerde gnom bazılarında insan olarak geçer.)</em></p>
<p>Beren oradakileri şaşırtarak adil bir teklif der ve yola koyulur. Fakat Luthien’de onun yokluğuna dayanamaz ve peşinden gider. Her şey bu biçimde başlar:</p>
<p><em>“Derin umutsuzluklara düştüğü geceler onunmuş artık, serencamında hiçbir umut göremiyormuş; hakikatte de çok az bir umut varmış.”</em></p>
<h3><strong>SON YORUM</strong></h3>
<p><a href="https://maiotik.com/kitap-incelemesi/">Kitabı</a> beğendim ama daha önce <strong>J.R.R <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/J._R._R._Tolkien">Tolkien</a></strong><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/J._R._R._Tolkien">’in</a> hiçbir eserini okumamış ya da en azından <strong>Yüzüklerin Efendisi</strong> filmlerini seyretmemiş birisi için pek anlaşılabilir olacağını sanmıyorum. Bu eser daha çok Tolkien evrenini sevip daha derinlere inmek isteyenler için. Aynı zamanda kitabın büyük bir yazarın yazım sürecine de ışık tuttuğunu ve bu anlamda başarılı da olduğunu söyleyebilirim. Ancak konu akıcılığa geldiğinde metinlerin başka biri tarafından bölünmesi ister istemez ortamı bozabiliyor. Bu yüzden çok akıcı bir kitap olmadığını da eklemek zorundayım.</p>
<p>Özetlemek gerekirse Tolkien evrenine ilginiz varsa kaçırmayın ama evrene bununla giriş yapmayı düşünüyorsanız da yapmayın.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/j-r-r-tolkien-beren-ile-luthien/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgin Adalı &#8211; Zaman Bisikleti</title>
		<link>https://maiotik.com/bilgin-adali-zaman-bisikleti/</link>
					<comments>https://maiotik.com/bilgin-adali-zaman-bisikleti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[bozkirinokuru]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Aug 2019 12:18:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgin Adalı - Zaman Bisikleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgin Adalı'nın Çocuk Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman Bisikleti Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman Bisikleti Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman Bisikleti Kitap Özeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://maiotik.com/?p=3556</guid>

					<description><![CDATA[Bilgin Adalı&#8216;nın yazmış olduğu Zaman Bisikleti, çocuklarının zamanda yolculuk yapmaya olanak tanıyan bir bisiklet icat etmeleriyle başlar. Eski çağlara yolculuk eden bir baba ve kızlarını anlatmaktır. Yapıtta Antalya’nın Karain ve Beldibi mağaralarının ortam olarak seçilmiştir. Hem üzerinde yaşadığımız coğrafya hakkında bilgilendirici hem de ilk insanlar hakkında merak ögesini dengeli bir biçimde ilerleten bir macera anlatır. Zaman Bisikleti, yalnızca bir macera romanı gibi görünse de arka planda bilimin ışığının çağlar boyu insanlığı aydınlattığına değinir. Aile olmaya ilişkin iletiler aktarır. Yazar, bunu yaparken detaylı doğa tasvirlerinden ve insanların keşfettiği aletleri tanımlarken kullandığı beş duyudan derinlemesine yararlanmıştır. Anlatı boyunca ilgiyle dışarıdan bir gözle ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Bilgin_Adal%C4%B1">Bilgin Adalı</a>&#8216;nın yazmış olduğu Zaman Bisikleti, çocuklarının zamanda yolculuk yapmaya olanak tanıyan bir bisiklet icat etmeleriyle başlar. Eski çağlara yolculuk eden bir baba ve kızlarını anlatmaktır. Yapıtta Antalya’nın Karain ve Beldibi mağaralarının ortam olarak seçilmiştir. Hem üzerinde yaşadığımız coğrafya hakkında bilgilendirici hem de ilk insanlar hakkında merak ögesini dengeli bir biçimde ilerleten bir macera anlatır. Zaman Bisikleti, yalnızca bir macera romanı gibi görünse de arka planda bilimin ışığının çağlar boyu insanlığı aydınlattığına değinir. Aile olmaya ilişkin iletiler aktarır. Yazar, bunu yaparken detaylı doğa tasvirlerinden ve insanların keşfettiği aletleri tanımlarken kullandığı beş duyudan derinlemesine yararlanmıştır.</p>
<p>Anlatı boyunca ilgiyle dışarıdan bir gözle takip etttiğimiz ana karakter Çuka ve Anin’dir. Aynı zamanda anlatıcı olan baba ve onun iki çocuğu ise gözlemci karakterler olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazar, bu iki çocuğun babasıyla olan konuşmalarında yer yer çocuksuluğa varan bölümlerle karşımıza çıksa da Çuka ve Anin karakterlerini derinleştirmeyi başarabilmiştir. Ancak yan karakterlerden biri olan annenin anlatıya ne derece hizmet ettiğine ilişkin bir sonuca varamamaktayız. Annenin neden ailenin bu üç macerasever karakterinden ayrı bir yaşam kurduğunu onların aralarına neden katılmadığını anlayamamaktayız.</p>
<h2><strong>İNCELEMESİ</strong></h2>
<p>Yoğun ve akıcı bir anlatımın kullanıldığı romanda, zaman bisikletinin nasıl üretildiğine ilişkin bölümle başlanması okurun kurgu bir eserle karşılaştığı ve hayal ögesi ortamların ve olayların bu metinde olabileceğine ilişkin ön bilgilerini oluşturur. Ancak gene de zaman bisikletinin ortaya çıkarılışında basit bilimsel bilgilerden faydalanılsa daha derinlikli bir kurguya ulaşılabileceğini söylemek olasıdır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-3558 size-medium" src="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/08/Zaman-Bisikleti-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/08/Zaman-Bisikleti-193x300.jpg 193w, https://maiotik.com/wp-content/uploads/2019/08/Zaman-Bisikleti.jpg 385w" sizes="auto, (max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>Anlatı boyunca özellikle ilk bölümlerde Çaka ve Anin’in sürekli av malzemeleri üretmeleri ve ailenin başına gelen felaketlerde çocukların sorumluluk üstlenip öz benliklerini geliştirmelerine yardımcı olmak yerine sürekli babanın önderliğinde hareket etmeleri ve geçmişe gitmek için ona gereksinme duymaları çocukların öz benliklerini geliştirmeye hizmet etmemektedir.</p>
<p>Çocuklara okumayı sevdirecek, düşünme becerisini ilerletecek, onları meraklandıracak, bilgilendirecek bir yapıt olduğunu söylesek de Bilgin Adalı’nın Zaman Bisikleti çocukların öz benlik duygularını geliştirmede olumlu etkiler yapmamaktadır. Ancak tasarım yönünden de başarılı olan bu yapıtı çocukların okumasının da herhangi bir sakıncası olmadığını, çocuklara; okumayı sevdirmek için bu yapıtlarla karşılaştırılabileceğini düşünmekteyiz.</p>
<p><em>Bu girdi, Ankara Üniversitesi’nde <a href="https://maiotik.com/cocuk-edebiyati-ve-duyarlik-egitimi/">Prof. Dr. Canan ASLAN</a>’ın Türkçe Eğitimi Doktora programında yürütmüş olduğu Çocuk Edebiyatı ve Duyarlık Eğitimi dersi için hazırlamış olduğum incelemenin sonuç bölümüdür.</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://maiotik.com/bilgin-adali-zaman-bisikleti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
