Çağdaş Türk Yazını (Kitap İncelemesi)

Aynı temalarda da olsa birbirinden ayrık makalelerin birleşiminden oluşmuş kitapları okumak biraz zordur. Kesintisiz bir okuma sunmazlar. Ara ara durup dipnotlara bakmak, bir makale bittikten sonra diğerine geçmeden önce notlar almak gerekir. Ancak bu genellemeler yazın üzerine yazılmış derleme bir kitap olunca pek geçerli olmuyor. Çünkü yazın dünyası üzerine düşünceler kaleme alan insanlar da nitelikli metnin nasıl olması gerektiğini bildiklerinden ve zaten yazılar da bu konuları içerdiğinden Zehra İpşiroğlu’nun yayıma hazırladığı Çağdaş Türk Yazını akıcı bir okuma sunuyor.

Kitap ince bir karton kapağa sahip olmasının yanında göz yormaması açısından açık sarı renkli kağıtların seçildiği bir tasarıma sahip. Kapaktaki mürekkep lekesi kitabın anlamını çoğaltan kitaba ilişkin ipucu ortaya koyan türden. Kitabın arka kapağında her ne kadar okurun düşünme sorumluluğunu elinden alacak bir metne yer verilmeyip yalnızca kitap tanıtılsa da önsöz kitabın içeriğine ilişkin çok fazla düşünce barındırmakta ve bu sebeple okura müdahale etmekte. Çağdaş Türk Yazını, sayfalarda ve bölüm başlarında boşluk ilkesine ve sayfa düzenlemesine dikkat etse de tasarım olarak dipnotları dipnot iminin bulunduğu sayfada değil de metnin sonunda vermek hatasının dışında oldukça nitelikli bir izlenim bırakmakta kolay yıpranmayacak yapısıyla da yolculuklarda okunabilecek bir biçimde.

Kitap; Nazan Aksoy, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Cenk Gündoğdu, Füsun Akatlı, Yıldız Ecevit, Ayşegül Yüksel, Zehra İpşiroğlu, Nihal Kuyumcu, Karin Emine Yeşilada ve Selahattin Dilidüzgün gibi alanında saygın akademisyen ve eleştirmenlerden olmak üzere on bir yazarın emeğiyle ortaya çıkmış. Kitap Zehra İpşiroğlu’bun yazmış olduğu Yazının Çağdaş Dünyadaki İşlevi başlıklı hazırlık bölümüyle giriş yapıyor. Devamında ise her bir yazarın uzmanlık alanında yazdığı makalelerle karşılaşıyoruz. Yazımı altını çizdiğim yerlerle birlikte dikkatimi çeken bölümlere ilişkin notlarımı ve düşüncelerimi paylaşarak devam ettireceğim.

TÜRK ROMANINDA YENİLİKÇİ YAKLAŞIMLAR – NAZAN AKSOY

Aksoy, bu bölümde anlatı dünyasını ve özelinde romanı değiştiren büyük keşfin 19. yüzyılda psikoloji bilimindeki bulgulara dayandığını ve çizgisel zaman algısının yok olarak insan zihninde geçmiş, gelecek ve şimdinin aynı anda bulunduğu düşüncesinden yola çıkıldığını anlatıyor. Bu sayede daha grift yapıda, geriye dönüşlerle anlatılan romanlar bu yüzyılın büyük değişikliğini temsil ediyorlar.

Türk romanının da bu değişiklikten nasibini aldığını başlangıçta her ne kadar batıdaki romanı oluşturan atmosfer ve sınıf mücadeleleri bizde olmasa, ilk eserlerimiz de bu sebeple her ne kadar öğretici ve ahlaki olarak doğru şeyler salık vermeyi amaçlayan Araba Sevdası, Fatih-i Harbiye, Sergüzeşt gibi eserlerle kurulu olsa da daha sonra bu grift anlatımların Türk romanına da yansıdığını ve nitelikli eserler verilmeye başlandığını aktarıyor.

Sözlerini, Türk romanında her ne kadar tam bir dönem yazınına rastlayamasak da Mahmut Makal ve Fakir Baykurt’un nitelikli örneklerini verdikleri köy romanı ve 12 Mart 1971 muhtırasından sonra yazılan romanların küçük bir dönem edebiyatı oluşturduğunu söyleyerek devam ettiren Aksoy; 1970’li yıllarda Oğuz Atay’ın postmodernist yazarların biçimini kullanarak ancak onlar gibi biçimde kaybolmayıp muazzam bir trajedi anlatmaya başladığı Tutunamayanlar romanını ayrı bir yere koyuyor.

Dünya edebiyatındaki feminizmin de Türk romanında Duygu Asena gibi örnekleyicileri olsa da biz de sosyalizm çağrısı yapan kitaplarda bile kadının öne çıkarılmadığını belirten Aksoy, özetle Türk edebiyatında gerçekçi roman anlayışının ağır basmakta olduğunu anlatıyor. Ancak 1990 sonrası, geçmiş düşüncesinin işlenişini egzotik bir kavram haline getiren İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nı zamanın kurguda önemli bir işlev üstlendiği sıra dışı yapıtlardan biri olarak ön plana çıkarıyor. Son tahlilde ise artık metin-insan ilişkisinden çok metin-metin ilişkisinin ön plana çıkarıldığı yazın araç olmaktan çok bir amaç durumuna geldiği günümüz dünyasına değiniyor ve Orhan Pamuk örneğiyle bölümünü sonlandırıyor.

Çağdaş Türk Yazını kitabının güzel taraflarından biri de makalelerde sözü edilen yazarların muhtelif yerlerde söyledikleri sözlerin doğrudan bir biçimde aktarılarak okurun bunlardan haberdar edilmesi. Nazan Aksoy da Türk romanının son yıllarından söz ederken Elif Şafak’a ilişkin şu iki alıntıyı yorum yapmadan metnine yerleştirmiş ve Türk romanının bir görünümünü sunmuş.

“Türkiye’de hâkim romancılık geleneğinin aksine, romanlarımda ne anlattığımı değil, neyi nasıl anlattığımı da önemsedim her zaman. Bir Hurufi kadar bağlıyım harflere. Dili bir mekân, içine girilen bir mekan, kelimeleri de canlı addediyorum. Yaşıyorlar. Her birinin ayrı ayrı kişilikleri, özellikleri var. İçlerinden biri yitip gitse içim sızlıyor. Kültürel enkazımızın altından çekip çıkarıyorum Osmanlıca kelimeleri. Beni üzen Türkiye’de kültürde ve dilde süreklilik olmaması, kültürün bir kuşaktan bir kuşağa aktarılamamış olması. Kelimelerin de tıpkı insanlar gibi, toplumlar gibi yaşam çemberleri olduğuna inanıyorum. Eceli gelmeyen kelimenin öldürülmesine, ortadan kaldırılmasına gönlüm razı olmuyor.

İngilizcenin kelime hazinesi muazzam ve bir o kadar da ayrıntılandırılmış. Türkçenin geçirdiği “dil budaması devriminden” üzüntü duyuyorum. Lisede okuyan bir öğrenci İngilizce konuşuyorsa 70 bin civarında kelime biliyor. Türkiye’de bu sayı 5 -7 bin arasında. Aradaki farkı acı verici buluyorum.”

Elif Şafak’ın ciddi bir bilgi eksikliği olduğunu düşünüyorum. Elbette yazar dilediği gibi yazmakta serbest ancak şunu bilmeli: Humboldt, insanın yalnızca anadilindeki kavram hazinesi kadar düşünme becerisine sahip olduğunu belirtir. Bu ne demek? İngilizce word dediğiniz zaman okur yalnızca bunun karşılığında bir birim kavram kazanır. Arapçadan dilimize geçen kelime’yi kullandığınız zaman gene kavram hazinesine yalnızca bir birim eklenir. Ancak anadilimizin yaratım olanaklarıyla ortaya konmuş “sözcük” kullanıldığı zaman okurun belleğinde söz, sözcü, sözcülük, sözel, sözlük, sözlükçülük… vb. onlarca kavram belirir. Yani anadilinizdeki sözcükleri ne kadar çok kullanırsanız okurun düşünme becerisini o kadar çok devindirirsiniz. Wittgenstein’dan alıntıyla dilimin sınırları dünyamın sınırları… Dil devrimi bu duyarlıkla gerçekleştirilmiş bir devrimdir. Bu sebeple İngilizce eğitimini desteklememize rağmen İngilizce diliyle eğitim yapılmasına karşı çıkarız. Bir de Osmanlıca diye de bir dil yoktur. Osmanlı Türkçesi vardır. Konuşulan dil aynı yazılan abece Arapçadır. Teknik açıdan Arap abecesi Türkçenin yapısına uygun değildir. Türkçede 8 ünsüz harf varken bu Arap abecesinde yalnızca 3 tanedir dolayısıyla okunurken anlam belirsizlikleri doğar. M. Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen dil devrimi tam da Elif Şafak’ın anlattıklarının tersini göstermektedir.

Diğer bir taraftan dildeki sözcük sayısı ile dil karşılaştırması bir dilin diğerine üstünlüğü belgelemez. Eski Molar başka kültürlerden etkilenmediği için dünyanın en az sözcüklü en sade dilidir. Eski Mocanın da kendine has özellikleri vardır. Sözcük sayısı ile dil yarıştırılmaz. Bir diğer taraftan Türkçedeki sözcük sayısı güncel sözlükler sayesinde bilinebilmektedir. İngilizce yayımlanan sözlüklerde eşdizimli sözcükler ve yer adları bile sözlüklere girerken Türkçe de durum böyle değildir. Sayı karşılaştırılacaksa bile sayılara baştan bakmak gerekir. Türkçe’nin de dünyanın başka hiçbir dilinde bulunmayan zenginlikleri ve incelikleri vardır. Sözcük sayısı ile dil karşılaştırması yapmak cahilce bir harekettir.

Şafak’ın ağzından çıkanların tutarsızlıkları bununla da kalmıyor. Çünkü ikinci paragrafta anlatılanların dille değil eğitim sistemiyle ilgisi vardır. Şafak kendisini Sufi sanmaya devam edebilir ancak yazınsal nitelikte metinler üreten bir insan olarak dilediği gibi yazmakta serbest olmakla beraber, bir yazar olarak dil hakkındaki düşüncelerini anlatırken bilimsel dayanaklar doğrultusunda açıklamalar yapması daha doğru olacaktır.

ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZÜN KISA TARİHİ – SEMİH GÜMÜŞ

Semih Gümüş’ün makalesi yazın tarihine bakarak yeni bir düşünce ortaya çıkarmaktan çok bibliyografik bilgiler vermek ve öykü yazarlarının diğerlerinden ayrılan yönleriyle ortaya koymak için yazılmış gibi durmaktadır. Çağdaş öykücülüğün Halid Ziya Uşaklıgil ile başladığını söyleyen Gümüş, Ömer Seyfettin gibi yazarların Türkçe konusundaki özenlerinin önemli basamaklar oluşturduğunu belirtmektedir. Ömer Seyfettin’in bu konudaki emeklerinin değerli olduğunu belirtelim ancak kendisinin çocuklar için uygun olmadığını da sözlerimize ekleyelim. Zaten Ömer Seyfettin’in de öykülerini çocuklar için yazdığına ilişkin bir açıklaması yok ancak Türkiye’de 1950’li, 1960’lı yıllara kadar çocuk edebiyatında ahlaki, öğretici, milli duyguları parmak sallayarak göstermeye çalışan metin seçimleri Ömer Seyfettin’i bize çocuk öykücüsü gibi göstermeye çalışmakta. Günümüze bile çocuklar için hazırlanmış ders kitaplarında Ömer Seyfettin metinleriyle karşılaşılmaktadır.

Savaş dönemlerinde bile evine gelip kapıyı kapattığında kötücül dünyayı ardında bırakarak yazı masasının başında estetik metinler üreten öykücülerimiz olduğunu aktaran Gümüş, Varlık dergisinin açtığı yolun öneminden söz ettikten sonra Sait Faik’in Türk yazın dünyasında öykü denilince akla gelen ilk insan olmasının sebeplerini analiz etmiştir.

Semih Gümüş’ün Ziya Osman Saba hakkındaki olumlu yorumlarının çoğuna katılamasam da Ziya Osman’ın kent görüntülerini öyküye aktarmakta başarılı olduğunu belirtebilirim. 1970’lere gelindiğinde Sevgi Soysal’dan bilgiler vermesi de beni heyecanlandırdı ancak genç öykücülerden yeteri kadar söz edilmediğini düşünüyorum.

Sonuç olarak Semih Gümüş’ün genç yazarların daha çok çalışması gerektiğine ilişkin görüşlerine de istisnaları hariç tutarak katılıyorum. Çünkü günümüzde popüler edebiyat dergilerinin de parmağı olduğu üzere belirsiz öyküler anlatan kent yaşamının dışına çıkamayan yazarlar çoğalmaktalar. Oysa yazı yazmak için ciddiyetle oturup ders çalışmak gerekir. Öykünü anlatacağın dönemi, atmosferi oturup incelemen az bilinen yerlerden okuru şaşırtman gerekir. Bu çabayı ben de yeni dönemde eksik görüyorum. Biliyorum artık okur her şeyi biliyormuş gibi yazılıyor ancak çağdaş metin üreticilerinin de belirli ve güçlü eylemlerle kurulu, dersine çalışmış metinler üretmesi gerektiğini düşünüyorum.

ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMLERİ – TURGAY FİŞEKÇİ

Turgay Fişekçi, makalesinde yalnızca tarihsel bir sıralama sunmamış aynı zamanda bu tarihsel sıralamaya düşünsel bir boyut da eklemiştir. Böylece şiirde anlamın kimi zaman rastlantısal uyaklarla kurulduğunu düşünen Ahmet Haşim’den Yahya Kemal’e yüzyılımızın en ünlü şairi Nazım Hikmet’e kadar geniş bir yelpazede bütün önemli şairlerimizin altını tek tek çizmeye çalışmıştır. Garip ve İkinci yeni akımı dışında anadilimizin kaynağından ak bir Türkçeyle kendine apayrı bir yatak bulan Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Behçet Necatigil gibi ayrık şairlerimizden de söz ettikten sonra bu alanda Dünya yazınından geri kalan bir yanımız olmadığını söylemiştir. Özellikle Fazıl Hüsnü hakkındaki şu paragrafını çok doğru buldum:

“Dağlarca çağdaş Türk şiiri içinde yalnız bir ada olarak kalmıştır. Onun şiirini izleyen bir başka şiir çıkmamıştır. Bunun temel nedeni ise onun ne çağdaş Türk şiirine ne de öteki şairlere benzemezliğidir. Bu benzemezlik o denli kendine özgüdür ki bir başka şairde görülmesi ancak onun da Dağlarca olarak tanımlanmasına neden olur.”

Günümüz şiirinin ikinci yeniye yakın bir sesle varlığını devam ettirdiğini belirten Fişekçi, son yıllarda çeviri şiirlerin de başarıyla dilimize aktarıldığını ve okunduğunu belirtmiş, Orhan Kemal ve İlhan Berk’ten söz ettiği paragrafların sonunda Türk şiirinin geçmişten getirdiği geleneğin büyüklüğüyle de batıyla paralel giden değişiklikleriyle de oldukça yetkin, verimli ve çeşitli bir durumda olduğunu söylemiştir.

SON ÇEYREK YÜZYILDA ŞİİR VE HAYAT – CENK GÜNDOĞDU

“Şiir dünyayı değiştirmez ama insanın elinden tutar.”

İlhan Berk

Cenk Gündoğdu’nun metni ülkemizin 1980’deki kırılması üzerinde ilerleyen bir düşünce ve sanat tarihi makalesi olarak görünüm sergilemektedir. Metnine başlarken söz ettiği üzere:

“80’lerde artık her alanda başka bir iklimi yaşıyorduk. O iklimi soludukça da oradan konuşup oradan yaşıyor, yazıyor ve üretiyorduk. 70’lerin sonlarında yayımlanmaya başlayan kadın/erkek erotik dergileri, 80’lerde deyim yerindeyse tavan yaptı. Politik olmayan her türlü örgütlülüğü yok sayan sistem cinselliği, pornografiyi, görselliği önceledi her yerde ve her şeyde. Ve 80’lerin değişen yaşamına uygun, en “cazip” iş olan reklamcılık; şair/yazarların yaratıcılığı üzerindeki etkinliğini, insanlar üzerindeki etkisini bu şekilde sürdürdü. Bugün bir çığ gibi büyüyerek endüstrileşen sektör, acıtıcı etkisini sürdürüyor.”

Oldukça hacimli olan makalenin en etkilendiğim bölümü ise şu biçimde:

“12 Eylül ardında yığınla ölüm, acı, ağıt ve gözleri yaşlı analar bırakarak silindir gibi hayatı ezip geçti. 80 sonrası değişen dünyada, Türkiye de 12 Eylül’le birlikte kendine bir pencere açtı. Siyasal/sosyal, temel hak ve özgürlüklerin penceresini tüm deliklerine kadar kapatarak neoliberalizmin ekonomiden yana tavrını sonuna kadar açtı: Özelleştirme Daire Başkanlığı. Bunları yaptı çünkü diğeri için(temel hak ve özgürlükler) temsil edenin, yani vekilin cesareti yoktu. Askeri yönetimden devralınan ülkede hızla özelleştirilmeye, örgütsüzleştirilmeye, birey değil de bireycileştirilmeye gidildi. Bir süre sonra herkes birbirinden korkar oldu. Kapısını süpürmek için açan anneler çocuklarını sokağa, yeni acılara salmadılar, ev içlerinde büyüttüler. Aman şahit yazarlar! Korkusuyla, renkli televizyonlarda, bilgisayar ekranlarında, alışveriş merkezlerinde yetiştirilen (geçmişi az da olsa merak eden) yeni bir kuşak bu dünyaya öyle çabuk alıştı ki; geçmişi TV dizilerinden, lirik Can Dündar belgesellerinden öğrenmek istedi. Gençlik, ağabeylerinin çektiği her şeyi unuttu/ruldu). Hatta 93’te Sivas’taki kıyımı, faşist saldırıyı, olan biteni bugün hatırlamayacak kadar unutkan bu kuşak, verili olan renkli dünyaya benzedi.

Bugün öyle bir noktaya gelindi ki sol, solculuk demek, yazılı ve görsel basında 1 Mayıs’ta hak aramak, otuz yıl önce öldürülen otuz yedi kişiyi anmak için toplanmak, yürümek, teröristlik olarak ifade ve ima ediliyor. Büyük bir çaresizlikle kime neyi anlatacaksınız diyoruz hep bir ağızdan… Bu gidişle, kısa bir süre sonra satılmadık devlet kurumu da kalmayacak. Bugün devletin önemli kurumları sermayeye bakır bir tepside sunuluyor. Çalışanlar, asgari ücretle sigortasız, sendikasız, örgütsüz köleliği sessiz ve sakin bir şekilde yaşıyor. 80’lerde başlayan Sunni bir devletin dayatmasını bugün artık her şeyiyle kanıksamış gibiyiz. Bu egemen anlayışta,  farklı kültürlere yer yok; görüntüde var da yok. Din kültürü hâlâ zorunlu ders. Herkes Türk, herkes Sunni devletin gölgesinde ve bu tavır toplum tarafından kabul gören, yaygınlaşan ve keskinleşen üslupla yaşama biçimi oldu. Başka renklerin, düşüncelerin ve kültürlerin yok sayıldığı bir anlayışa mecbur bırakılıyoruz hepimiz. Bir sabah adı değiştirilen köylerle, yollarla, insanlarla özü görünmez, biçimi olan renkli nesneler gibi büyüdük. Büyüyoruz da. Ama her gün arkadaşlarının cenazesini kaldıran bir dönemin insanlarını, onların mücadelesini, örgütlülüğünü, vefalılığını, yardımseverliğini paylaşma ruhunu görmeden, anlamadan; yeni dünyaya Che baskılı tişörtler giyerek alıştık; LCD, MSN, Ipod, MP3 ve plazmalarla buluştuğumuz bu dünyaya…

Şimdi 12 Eylül geçti mi? Birkaç yıl önce cezaevi operasyonunda kopan kolu bir sokak köpeği tarafından bulunan mahkûmdan, devlet kurşunuyla öldüğü tespit edilenlerden, gazetesinin önünde bir “çocuk katil” tarafından öldürülen Dink’ten, 12 yaşında örgüt üyesi olduğu için öldürülen Uğur Kaymaz’ın durumundan konuşursak 12 Eylül geçmiş midir? Birisi bu ülkenin kıymetli bir insanını sokak ortasında vurduğunda katilin eline bayrağı tutuşturarak onunla fotoğraf çektirmeyi önemli görüyor ve yaptığıyla gurur duyuyorsa; bir de buradaki birileri, katili yakalamakla görevli devlet yetkilileri ise ne diyebiliriz ki….”

Ece Temelkuran, Türkçe’de henüz yayımlanmayan “How to Lose a Country” adlı kitabı için Banu Güven’le yaptığı bir söyleşi de: Henüz kimse adını koymuyor, çekiniyor, inanmak istemiyor ama gerçekleşen şey bu. Bir ülke nasıl kaybedilir? Yeni düzende bizim gibi insanlara pek yer yok minvalinde şeyler söylemişti. Cenk Gündoğdu’nun söyledikleri de Ece Temelkuran’dan farksız deği.l Cenk Gündoğdu, bu öyküyü yalnızca 1980’lerden başlatarak büyük bir yenilginin söz konusu olduğuyla duyumsatıyor okurlara.

TÜRK YAZININDA DENEMENİN DURUMA GENEL BAKIŞ – FÜSUN AKATLI

Füsun Kanatlı, kısa makalesinde denemenin tarihsel gelişiminden söz ettikten sonra Suut Kemal Yetkin’in adını anmakla birlikte Türk yazınında deneme türünün dünya yazınında olduğu gibi çok örnekleyicisi olmadığını ancak eleştiriyle iç içe giren bir eleştirel deneme dünyasının varlığının yok sayılamayacağını belirtiyor.

TÜRK EDEBİYATI ELEŞTİRİSİ – YILDIZ ECEVİT

Ecevit, Türk yazınında eleştiri kültürünün oturmadığını belirterek başlıyor metnine. Eleştiri, bir sanat yapıtının daha iyi anlaşılmasını sağlamak üzere ortaya konan olumlu ve olumsuz yorumlarken Türk yazınına Tanzimat’tan beri eleştirinin olumsuz bir kavram olarak algılandığını belirtiyor.

Yeni dönemde de eleştiri yerine tanıtım yazılarının popüler olduğunu ve hala sistemli bir eleştiri kültüründen yoksun olduğumuzu belirtiyor. Ancak burada Nurullah Ataç’a bir parantez açıyor. Ataç’ın en önemli eleştirmenlerimizden olduğunu bir çok yazarın yetişmesine ön ayak olduğunu belki despot sayılabilecek karakteriyle değilse bile yazdıklarıyla kendinden sonra gelen yazarlara ışık tuttuğunu anlatıyor. Ancak Ataç’ın eleştirisinin de sistemli bir analiz olmaktan çok okurun metinde keşfettikleri üzerine sezgisel bir temele dayandığını ve sonra gelen kuşağın da bu bakış açısını devam ettirdiğini sözlerine ekliyor.

Ataç’ın başlattığı ve bugün de kimi yazarlarca örneklenen eleştirel-deneme kavramını önemli buluyor.

GÜNÜMÜZDE TİYATRO VE TÜRK TİYATROSUNDAKİ ÇAĞDAŞ EĞİLİMLER – ZEHRA İPŞİROĞLU

Aynı zamanda kitabı yayıma hazırlayan yazar da olan Zehra İşiroğlu, makalesine çok çarpıcı bir Peter Handke örneğiyle başlıyor:

“Yıl: 1965: Peter Handke’nin “İzleyiciye Sövgü” adlı oyunu Frankfurt ‘da oynanıyor. Şık gece giysileriyle çıkan dört oyuncu izleyicileri düş kırıklığına uğratacaklarını, çünkü oyun oynamayacaklarını söylüyorlar: ‘Bu gecenin odak noktası sizsiniz çünkü, tiyatro izleyicisi olarak ilgilendiriyorsunuz bizi, sizleri keşfedeceğiz’ Bu bir şaka mı, yoksa izleyiciyle alay ediliyor? Bir anda neye uğradığını şaşırıyor izleyici. Şaka giderek alaylamaya, alaylama saldırganlığa, saldırganlık şiddet gösterisine dönüşüyor. Sahneden izleyicilere yağan hakaret yağmuru. İzleyicilerin içinde ıslık çalıp tepki gösterenler, sahneye şunu bunu fırlatanlar ya da tiyatrodan çıkıp gidenler… Bu bir oyun mu? Oyunsa nerede oynanıyor? Sahnede mi, yoksa izleyici salonunda mı? Oyunun kişileri kimler? Sahnedeki konuşmacılar mı, yoksa izleyiciler mi? Konuşmacılardan biri parmağıyla izleyiciyi göstererek tiyatroda sık sık kullanılan bir kalıbı yineliyor: ‘Büyüleyici!’ bir başkası “Bu oyunun baş kişisi sizlersiniz!”diyor, “Bu akşam sizleri bulguluyoruz.”

Çağdaş Tiyatronun, dünyayı ve sanat yapıtını baştan değerlendirdiğine gerçek olanla kurgusal olanın birbirine giren bir yaşam evresine hazırlıklı olmamız gerektiğini aktaran Zehra İpşiroğlu çarpıcı örnekler vermeye devam ediyor. Bir medya şirketiyle ortaklaşa gerçekleştirilen bir programdan söz ediyor. Bir konteynırın içinde Avusturya’ya kaçak yollardan gelmiş göçmenler var. İzleyicilerin oylarıyla teker teker eleniyor ve Avusturya’da kalmaya hak kazanan göçmen belirleniyor. Bu programı gerçek sanıp koşa koşa izlemeye giden yabancı düşmanlarının olması ve solcuların şiddetli tepkilerle 2000 yılındaki Viyana Tiyatro Festivali’ne damga vurması gene tiyatronun, sanatın ve toplumun sorgulandığı işlerden bir diğeri.

Türk Tiyatrosunun dünyadaki bu sorgulayıcı işlere bakarsak daha geleneksel ve gerçekçi bir çizgide ilerlediğini belirten Zehra İpşiroğlu, Ferhan Şensoy’un altını çizmek zorunda kalıyor. Evet söz gelimi bizden Godot’yu Beklerken gibi oyunlar çıkmıyor ancak “Ferhan Şensoy’un Kral Valentin’in skeçlerinden oluşturduğu “İçinden Tramway Geçen Şarkı” oyununun gösterisi sırasında yaptığı bir deneyde tiyatro ve yaşam çok çarpıcı bir biçimde iç içe geçerken, tiyatronun uyarıcı gücü bir tokat gibi çarpıyor insanın yüzüne. Nazi üniformalı birkaç kişi Beyoğlu’nda tiyatronun önünden geçenleri durdurup kimlik kontrolü yapıyorlar. Buna şaşıranlar olsa bile karşı çıkan olmuyor. Neden sonra bunun da gösterinin bir parçası olduğu ortaya çıktığında, insanlar otoriter ve baskıcı bir sistemde ne denli sindirilmiş olduklarının dehşetle bilincine varıyorlar.”

Zehra İpşiroğlu’nun bu anlattıkları bana performans sanatçısı Marina Abromoviç’in 40 yıl önce sergilediği performansını hatırlatıyor. Marina Abromoviç’in Rythm 0 adını verdiği performansında yaptığı tek şey izleyicilerin karşısında sessizce oturmak. Başlangıçta gösteriyi izlemeye gelenler onun eline çiçekler bırakıp gidiyorlar ancak 6 saat sonra bir seyircinin yanına gelip tokat atmasıyla işin seyri değişiyor ve gösterinin süresi uzadıkça onu taciz edenler, kalçasını göğsünü elleyenler tecavüz etmeye yeltenen izleyiciler oluyor. Marina Abromoviç hiç kıpırdamıyor ancak gözlerinden yaşlar süzülüyor. En sonunda elbisesini bıçakla yırtarak onu çırılçıplak bırakıyorlar, bıçakla vücudunun bazı bölgelerine belli belirsiz çizikler atmaya başlıyorlar. Şiddetin dozu her geçen saniye artıyor. Sanatçıların ölüm riskini göze aldıkları, oyuncunun seyirci olduğu sorgulayıcı performanslar yüzyılımıza bu biçimde damga vuruyor. Aşağıda Marina Abromoviç’in bu akıl almaz performansından söz ettiği bir video var.

Merak edenler için Marina Abromoviç’in Ulay’la aralarındaki aşkı ve sergiledikleri sıra dışı performansları örnekleyen bir video daha ekliyorum:

TÜRK TİYATRO ELEŞTİRİSİNDE TEMEL BOYUTLAR – AYŞEGÜL YÜKSEL

Ayşegül Yüksel, tiyatronun toplumsal bir tarafı olduğundan söz ediyor. Bu söylemi oyunun içeriğiyle ya da sahnelenişiyle ilgili değil. Tiyatro izlemek için insanların bir araya gelmesi ve törensel de olsa bir arada garip bir iletişimle toplumsallaşmaları. Tiyatro eleştirmenini ise bu toplumsallaşma anının şimdisini geleceğe taşıyacak birey olarak değerlendiriyor Yüksel. Ancak Türkiye’de oturmuş bir tiyatro eleştirisi kültürü olmadığını da sözlerine ekliyor. Birçok ilde yerleşik bir tiyatronun bulunmadığını, turnelerle yetindiklerini. Tiyatro eleştirmenlerinin çoğunlukla Ankara ya da İstanbul’da oturduklarını bu eleştirmenlerin aynı zamanda başka işler de yapmakta olduğu için oyunların peşinde yolculuklar yapamadıklarını ama durumun dünyada da çok farklı olmadığını sözlerine ekliyor.

Dergilerin de tiyatro eleştirisi açısından özellikle ülkemizde çok sınırlı bir kesime seslendiği için bu yazıları yayımlamayı tercih etmeyişleri tiyatro eleştirisini zor bir duruma sokuyor ve şimdinin geleceğe aktarılması zor oluyor. Çağdaş ülkelerde iyi bir oyun onlarca farklı yapım tarafından sahnelenirken bu durum ülkemizde en büyük ilgiyi uyandırmış oyunlarda bile ikiyi geçemiyor.

ÇAĞDAŞ ÇOCUK VE GENÇLİK YAZINININ TÜRKİYEDEKİ İŞLEVİ, GELİŞİMİ VE KONUMU – ZEHRA İPŞİROĞLU

Zehra İpşiroğlu’nun en ilginç bulgulaması şu çinimde “Demokratikleşmenin sancılarını yaşayan tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de yazar kendini karşı koyan, direnen, demokratik haklar ve düşünce özgürlüğü için savaşan aydın kesimin sözcüsü olarak görüyor. Çocuk ve gençlik yazınında ise durum çok farklı. Resmi ideolojinin, tutucu eğilimlerin ve geleneklerin etkisi bu alanda tüm yoğunluğuyla yaşandığı gibi, bunun dışına çıkan yazarlar ayrıksı kalıyorlar.”

Durum böyleyken Türkiye’de çocuk yazını başlarda resmi ideolojiyi somutlayan destekleyen bir görünüm sergilemekle birlikte öğretici ve ahlaki yanıyla ön plana çıkıyor. Çocuklar için yazılmadığı ve çocukların dünyasına uygun olmadığı halde Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğçu gibi yazarlar çocuklara okutuluyor. Burada belirtmek gerekir Ömer Seyfettin de Kemalettin Tuğçu da yazın dünyamız için çok önemli, değerli emekleri olan insanlardır ancak kendileri de çocuk kitabı yazdıklarını söylememektedir. Bir takım kaygılarla bu yapıtlar çocuklara okutulmuştur. Ancak özellikle 1950’li yıllardan itibaren başta Almanya’da başlayan Çocuk Yazını hareketleri ve psikoloji biliminin de bulgularıyla bakış açısı değişerek günümüze bakar çocuk gerçekliğini önceleyen Füruzan, Gülten Dayıoğlu, Muzaffer İzgü, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi adların da etkisiyle çocuk yazını ilerleme gösteriyor.

Günümüzde yaşamımıza ekranlar egemen olmuş durumda ancak çağdaş ülkelerde de görülmekte ki okuma kültürü hâlâ varlığını sürdürmekte ve düşünme becerilerimize olumlu etkilerde bulunmaktadır. Bu sebeple Türk yapıtları da artık hem ödenen telifler açısından hem de yayımevi sayıları ve ortaya çıkan nitelikli yapıtlar olsun dünyayı yakalamak zorundadır ve bu noktada da iyi bir başarım sergilemektedir.

TÜRKİYE’DE ÇOCUK TİYATROSUNDA ÇAĞDAŞ YAKLAŞIMLAR – NİHAL KUYUMCU

Yazısına Neil Postman’ın Çocukluğun Kayboluşu eserini anarak başlayan Kuyumcu, Televizyonun yetişkinlerle çocukların dünyasını ortaklaştırdığını, 21. yüzyılda çocukların denetimsiz olarak yetişkinlerin dünyasına yaşlarına uygun olmasa bile maruz kaldıklarını söylemekte.

Bir taraftan da çocuk tiyatrosunun tarihsel gelişiminden söz eden Kuyumcu, 18. yüzyılın sonlarına kadar Dünyada bir çocuk tiyatrosundan söz etmenin çok olanaklı olmadığını ancak 18. yüzyılın sonlarından ve 19. yüzyılın başlarından itibaren çocuklar için tiyatro metinleri yazıldığını belirtiyor. İlk tiyatro metinlerinin öğretici boyut taşıdığını ancak 1970’li yıllarla birlikte eğitici öğretici olmaktan ziyade çocuk gerçekliğinden hareket eden çocuğun ilgisini ve merakını devindiren metinlerin tercih edildiğini sözlerine ekliyor. Ülkemizde talep olmaması nedeniyle yayımevlerinin çocuk oyunlarını çok basmadıklarını, Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle yabancı oyunların çevrilmesi için bir çaba gösterildiğini ancak iyi metinlerin de kötü metinlerin de çevrildiğini bilimsel nitelikte olmasına özen gösterilmediği anlatılıyor. Bunun dışında ise maalesef Türkiye’de geleneksel, gerçekçi, ahlaki, öğretici parmak sallayan tiyatro oyunlarının daha çok ön plana çıktığından yakınıyor.

“GÖÇMEN İŞÇİ YAZINI” YA DA: NOW TURKİSH IS IT? – KARİN EMİNE YEŞİLADA

Bu bölümde Türkiye’den Almanya’ya giden işçilerin yazdığı yapıtların bir işçi yazını oluşturup oluşturmadığı, ikinci üçüncü kuşak yazarların Türkçe diliyle yazsalar bile ne kadar Türk yazını sayılabileceği, bir gurbet yazınından söz edilip edilemeyeceği tartışılmış.

TÜRKİYE’DE EDEBİYAT ÖĞRETİMİ VE EDEBİYAT ÖĞRETİMİNDE ÇAĞDAŞ YAKLAŞIMLAR – SELAHATTİN DİLİDÜZGÜN

Dilidüzgün, makalesinde edebiyat yapıtlarının nasıl olması gerektiğine ilişkin çeşitli düşünceleri örnekleyerek başlamıştır. Geçmişten bugüne kimilerinin edebiyatı bir eğitim aracı olarak gördüğüne, neyin doğru neyin yanlış olduğunu topluma anlatacak bir araç olarak düşündüğüne değinmiştir. Ancak edebiyat metninin insan gerçekliğini temel alan bir yapıda olması gerektiğini belirtmiştir.

Edebiyat olması gerekeni parmak sallayayan bir biçemde ortaya koymayı amaçlamaz ancak edebiyat yapıtını ortaya koyan sanatçı kişisel bir yapıt da üretmeye çalışsa yaşadığı toplumdan duyarlı bir insan olduğu için etkilenecek ve topluma bir ayna tutarak onu iyiye yöneltmek görevini istemeden üstlenecektir. Diğer taraftan insan gerçekliğine seslendiği için kalıcı ve etkileyici bir özelliği olan edebiyat bu özelliğiyle eğitimde de kullanılmalıdır. Ancak burada önemli olan öğrencilere metindeki bilgileri öğretmek değil onları metinle bir iletişim kurmaya yönlendirmektir.

SONUÇ

Zehra İpşiroğlu’nun yayına hazırlamış olduğu Çağdaş Türk Yazını adlı yapıt, alanında uzman yazarların kaleminden çıkmış makalelerle ayrı ayrı okumalar vadeden ve yeni metinler üretme olanağı yaratan bellek açıcı bir yapıt niteliğindedir. Özellikle Cumhuriyet’ten sonrası ve günümüz edebiyatına farklı bakış açılarıyla geniş bir pencereden bakmak isteyenler için bulunmaz bilgilerle dolu değerli bir başucu kitabı olma iddiasındadır.

Yorum Yap!

Lütfen yorum bırakın!
Adınız