Zamanla Nasıl Başa Çıkılır? (Gürsel Korat – Dalgın Dağlar[Birinci Bölüm])

Zamanla Nasıl Başa Çıkılır? (Gürsel Korat – Dalgın Dağlar[Birinci Bölüm])
Yazıyı puanla!

Dalgın Dağlar, Gürsel KORAT’ın 1996’da çıkardığı Çizgili Sarı Defter ve 2004 yılında çıkardığı Gölgenin Canı adlı iki öykü kitabının birleşiminden oluşuyor. Kitaplardaki öyküler Çizgili Sarı Defter çıktıktan yirmi, Gölgenin Canı çıktıktan on altı yıl sonra tekrar KORAT’ın elinden geçmiş, yeniden düzenlenmiş ve Yapıkredi’den harika bir baskıyla Dalgın Dağlar adıyla bir araya gelmiş.

Acaba Gürsel KORAT’ın yirmi sene öncesine dönmesinde zaman bulguları etki etti mi? Bir yazar, geçmişteki bir metninde neyi arar? Ya da neden yıllar sonra bu iki kitabının birbirinden ayrı durmaması gerektiğine karar verir? Birleştirmesi, geçmişte ayrı kaldığı gerçeğini değiştirecek midir? Yazar, geçmişe müdahale mi etmek istemektedir? 

Tarih ve talih… Mehmed Uzun, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde hayattaki en önemli şeyin tarih ve talih olduğunu söyler. Gürsel KORAT, ileri bir tarihte, geçmişte yaşadığı yere dönüp eskiyi hissetmek ister. Eskiyi incelemek, kişisel tarihini ve geçmişini öğrenmek, belki yeniye dair yeni kararlar vermek. Ancak insanın kendi geçmişini kendi dışına çıkıp, dışarıdan bakıp inceleyemeyeceğini anlar. Açıkçası tarih biraz talihimize kalmıştır. 

Bu kente çocukluğumun duygularıyla bağlı olduğumu bilmesem, gördüğüm her şeyi tanımasam, bir gezgin rahatlığıyla burçlarda oturmam kolay olurdu. Ama rahat değildim. İnsan kendi yurdunun gezgini olamıyor. Eğer orayı keşfe gelirse, kendini keşfediyor. İzleyen değil, izlenen oluyor – Sayfa 10 (Kum Harcı öyküsünden) 

Zaman ve mekan konusunda kafamı bulandıran Gürsel KORAT, mekanda çıktığı ancak aslında zamanda yapmak istediği yolculuğu şöyle anlatıyor: 

Şehir tüm eski anılarıyla beni kurcalasa da buralarda hiç yaşamamış gibiydim. Anılarımla yanlış yerde yüzleştiğim duygusu içindeydim. İki gün boyunca bağ evlerinde, câmilerde, medreselerde ve sokaklarda sınamadığım çocukluk anısı kalmadı; hayır, burası önceden yaşadığım bir yere benzemiyordu. Duygularımın kaynağı olan mahallelere gittim: boşunaydı. – Sayfa 10 (Kum Harcı öyküsünden) 

Gürsel KORAT, yerleri keşfediyor. Geçmişi değiştiremiyor, geleceği bilemiyor, bugün de elinden kayıp gidiyor, ne yaparsa yapsın zamana yenilmekten kurtulamıyor ancak insanın zamana kazıdığı ve zamandan öç alırcasına keşfettiği bir fikrin peşine düşüyor. Nesnelerin ve yerlerin hikayesini anlatıyor. Çünkü nesne zamana direniyor, insan nesneye şekil veriyor ve onu zamana mıh gibi çakıyor. 

Kente üç kemerli kapıdan giriliyor. Surların içinde amfiteatr, garnizon, saray, evler, ağıllar vardır. Başmimar Kardones depremde çatlayan burçları inceliyor. Burayı sağlamlaştırmak için ne boyutta kurşun perçinler döküleceğine karar verdikten sonra kırmızı pelerinini savura savura aşağı iniyor ve dökümevinden içeri giriyor. Dökümevinin yüksek sıcağında, körük başındakiler ve bakır alaşımını kepçelere aktaranlar, alışkın hareketlerle çalışıyorlar. Eusebius, kardeşinin geldiğinin henüz farkında değil; Apollon’a adanmış bir sikkenin kalıbını işliyor. Sikkenin bir yüzüne Apollon’un ayağını bastığı yerde bittiği varsayılan ayçiçeği motifinin basılacağını görebiliyor; öbür yüzüne de Sezar’ın portresi. Kardones’in öncelike körük başındaki kadınsı, parlak delikanlıyla ilgili olduğu anlaşılıyor; oğlanın ona gülümseyişinden aralarındaki tanışıklık seziliyor ve körüğün ritmi aksıyor Esusebius homurdanıyor, başını kaldırınca Kardones’i görüyor.  Sayfa 12 (Kum Harcı öyküsünden) 

Korat’ın mekanı anlattığı yukarıdaki pasaj hikayecinin çalışkan olursa neler yapabileceğini de ortaya koyar nitelikte. Bu ne demek? Günümüzde şehir yazınının çoğaldığını, belirsiz şeyler anlatan gündelik metinlerin arttığını görüyoruz. Bildiğimiz yerler, bildiğimiz duygular, bildiğimiz şekillerde tekrar tekrar anlatılıyor. Ancak çalışkan anlatıcı bir mekan anlatmak istediği vakit önce bu mekanın hangi zamanını anlatacağını buluyor. Sonra dönemi araştırmaya başlıyor. Söz gelimi bir kaleyi anlatacaksa ilkel bir mimar kadar inşaat öğreniyor. Mekanı kendi diliyle yeniden yaratıyor ve karşımıza yepyeni bir atmosfer koyuyor. Dolayısıyla okur da belki yıllardır yakınından geçip gittiği bu mekanlara yeniden uzaktan bakma fırsatı elde ediyor, zamanın dışına çıkamıyor belki ama mekandan ve zamandan münezzeh bambaşka bir dünyaya merhaba diyor. Yazar, gerçek dünyada yeni bir düzlem yeni bir atmosfer kuruyor. Bazı şeylerin insanlığın başlangıcından beri değişmediğini de kavratıyor ama… Söz gelimi: 

Demirci Hüseyin yalnızdı, içedönüktü ve yalnızca çocuklarla iyi anlaşırdı. Onlara oyuncaklar yapar, masallar anlatırdı. O andaki haliyle, eski bir zamana takılıp kalmış, koca gövdeli bir çocuğu andırırdı.  – Sayfa 15 (Kum Harcı öyküsünden) 

Dediği zaman, naif insanların tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde olduğunu okura sezdiriyor. Dolayısıyla kötü insanların da var olduğunu… Gürsel KORAT’ı okurken kimi zaman onu kaderci buluyoruz, kimi zaman kaderi etken bir nesne gibi eline alıp zamanla büküp değiştirdiğini, bazen insanın binlerce yıldır aynı olduğunu, aynı şeyleri düşünüp durduğunu, bazense çok değiştiğini…  

Ayak izlerimin bulunduğu yere ulaştım: Minicik bir naylon ayakkabının betona basılmış mührü öylece duruyor, yanına bir de tarih atılmış: 1963. Babamın bilek hareketleri. Hemen diz çöküp o elin zamanda bıraktığı hareketi yineledim, rakamların üzerinde parmağımla dolaştım, 1963 yazdım, gözlerim doldu. – Sayfa 16 (Kum Harcı öyküsünden) 

İnsan yalnızca zamanla yoğrulmuş bir varlık. Anıları, tarihleri, doğum günleri, yıl dönümleri, giden insanları, kaybettiğimiz güzellikleri, kazandığımız muazzam şeyleri hep zamanla biçimliyoruz. Hepsi zamanın alıp verdiği şeyler. Başarı, başarısızlık, mutlu son, hazin final, hepsi dinamik ve anlamına zamanın karar verdiği kavramlar. Bugün felaket addettiğimiz şey yarın başımıza geldiği için minnettar olduğumuz bir şeye dönebiliyor.  

O sırada ben, körükçünün acı sonunu defterime öyle yazmasam, Hüseyin’in sonunun başka türlü olabileceğini düşünüyordum. Suçluluk duydum. ama neden böyle olsundu, insan belki de seziyor dedim; bazı insanların ölüm biçimini sezmediğimiz ne malumdu? – Sayfa17 -18 (Kum Harcı öyküsünden) 

Gürsel KORAT’ın ilginç anlatıcı değişiklikleriyle bu kitabında da karşılaşıyoruz. Kendisiyle tanıştığımdan beri, hikâye metninin klişe anlatıcısından sıkıldığını ve bunu değiştirmek için ne yapması gerektiğini araştırıp durduğunu hissediyorum. Sonra tekrar zaman ve bellek konusundaki çözemediği ancak her seferinde onlarca farklı açıdan onlarca yeni soruyu sorup cevapladığını: 

Her bellek gibi acımasız, açık sözlü ve tarafsızsın. – Sayfa 20 (Kum Harcı öyküsünden) 

Korat’ın Rüya Körü adlı kitabındaki deyimiyle insan geçmişi geçmişteyken anlayamaz, geleceği de bilemez. Dolayısıyla kararlarını hep sınırlı bir şimdiki zaman bilgisiyle verir. Aslında sonsuz bir şimdiki zamanda yaşarız ya da şimdiki zaman diye bir şey yoktur ve yalnızca geçmiş ve gelecek vardır. Bu yazıyı yazdım ve bir harf öncesi geçmişte kaldı. Şimdi yazdım ve hemen az sonra yazacağım a harfi de aslında gelecekte. Arada bir zaman dilimi olduğundan emin değilim. 

Tarihsiz, geleceksiz bir bakışla görürüz karşımızdakini; duygudan arınmış taş gibi bir bakıştır bu. – Sayfa 20(Kum Harcı öyküsünden) 

“Geçip giden zamana dokunamayız,” dedi, “ama belki kalıntıları bize bir şeyler söyler.” Sayfa 23(Kum Harcı öyküsünden) 

Duygularımızın tamamı zamanla kazandığımız tecrübelere bağlıdır. Olumlu ya da olumsuz bütün duygularımız yaşadıklarımızla ilgilidir.  Söz gelimi aşağıdaki pasajda anlatılan duygu, okura yaşanan olayı sanal bir deneyimleme fırsatı verir ancak benim anlattığı duyguyu daha iyi tanımam için birkaç arkadaşımı geride bırakıp yaş aldıktan sonra onunla tekrar buluşmam gerekir. Yeniden okumak ve zamanın ilerlemesini beklemek de belki bu yüzden önemlidir. 

Besime, çocukluk arkadaşını bir süre süzdü, “Ne kadar da müzedeki eşyalara benziyorsun.” Dedi. “Tıpkı, kırık bir Hitit testisi gibisin.” Sayfa 23 (Kum Harcı öyküsünden) 

Kimi yazarların yazdığı yazılar herkesle konuşur ancak bazen sizinle daha çok konuşur. Seçtiği kelimeler sanki direk size sesleniyor gibidir. Ya da aşık olduğunuz kadını/adamı düşün. Herkesle konuşuyordur ama sanki sizinle daha çok konuşur. Aşağıdaki pasaj da bununla ilgili: 

Ömer bu benzetmeyi yalnızca kendisinin kullandığını sanıyordu. Afalladı ve atak yapma gereği duydu. – Sayfa 24(Kum Harcı öyküsünden) 

Dil sayesinde düşünce ortaklığını kader ortaklığı duyumsarız, ilginç sürprizlerle karşılaşırız. Belirli sözcüklerin sadece belirli insanları etkilediğini görürüz. 

Erkekler, kucaklanma olasılığı bulunan bir kadın vücudu karşısında sabırlı ve anlayışlıdır. – Sayfa 24 (Kum Harcı öyküsünden) 

Ancak bütün bu etkileyici sözcükleri duymak için sevdiğiniz yazarın kitabını, karşınıza çıkacak adamı/kadını ya da arkadaşı beklemek zorundayızdır. Her şey zamanında olur. Rötarlı kalkan tren de zamanına kalkmıştır garından, vaktinden önce öten horoz da zamanında ötmüştür kümesinden. Acele etmeden, sabrederek zamanı ilerletmeyi, ona müdahale etmeyi başarabiliriz. Bunun için yavaş yavaş küçük bir çocuğun simiti ısırışı gibi umursamaz ve sadece simitin tadını çıkarak yaşamayı öğrenmemiz gerekir.  

NOT: Yemin ediyorum yazının devamı gelecek. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir