Stefan Zweig'ın Satranç'ı
4.7Genel Puanı
Dil ve Anlatım
İçerik
Kurgu
Sürükleyicilik

Geçmişte bir alışkanlığım -takıntı demek daha doğru- vardı. Okuduğum her kitaptan ya da filmden sonra mutlaka bir metin yazardım. Takıntıydı çünkü yapamadığım zaman uykularım kaçardı, okuduklarım/izlediklerim boşa gidiyormuş gibi gelirdi, yazana kadar yeni bir işe başlayamazdım.

Öyle bir takıntı; gördüğünüz gibi çok da zararlı bir yanı yok hatta faydalı bile bir kısmı. Ama hayat bütün alışkanlıklarınızı elinizden alır sevgili okur. İşaret parmağını sallayarak nutuk atan lise öğretmenlerine benzemek istemiyorum ama hayat sizin alışkanlıklarınızı, takıntılarınızı birer birer boşlar sevgili okur. Bazılarını özlersiniz. İçkim yok kumarım yok bir alışkanlığım o vardı ona da sahip çıkmalıydım dersiniz. Özlediğim alışkanlıklarımdan biri de bu işte: Tüketilen her sanat ürününden sonra metin yazmak. Buna devam etmek istiyorum. Bitirdiğim her sanat eserinden sonra-ki gerçek sanat eserinin asla bitmeyeceğini ve sürekli ilham vereceğini söyleyelim- yazacağım artık. Sonuçta devamlı bir şey okurum ben. Bak bu takıntımı alamadı hayat benden. Okur olma işi de biraz takıntı işi sonuçta bana sorarsanız.

Gelelim metnin konusuna -keşke okuduklarım üslubumu da toparlasa ama böyle ne yazık ki- evet metnin konusu şu: Zweig kardomuzun çılgın kalemi.

Satranç, Stefan Zweig’ın uzun hikaye ya da kısa roman olarak tanımlanabilecek ya da diğer adıyla novella denilebilecek 71 sayfalık anlatısı.

Hayali satranç şampiyonunun adı Mirko Czentovic. Bu arkadaşımız zihinsel yetersizliklere sahip ancak çok ilginç bir şekilde satranç oyununda çok iyi. Hani şu zihinsel engelli olup temel bakım becerilerini gerçekleştiremeyen ama bir şehrin tüm detaylarıyla haritasını çıkarabilen insanlar gibi. Nitekim benim de Bireyselleştirilmiş Eğitim Planı’na sahip olan ama inanılmaz okuduğunu anlama becerisine sahip ilginç bir öğrencim vardı. Normal yani böyle durumlar. Tek bir yere odaklanmış insanlar.

“Sabit fikirli, kafasını tek bir düşünceye takmış her türlü insan, yaşamım boyunca beni çekmiştir, çünkü bir insan kendini ne kadar sınırlarsa, öte yandan sonsuza o kadar yakın olur. İşte böyle görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar, özel yapıları içinde karınca gibi, dünyanın tuhaf ve eşi benzeri olmayan bir maketini kurarlar.” – Sayfa 20

Einstein’ı ve kafaya taktığı ışık ve zaman olayını hatırlayalım. Kafasını tek bir düşünceye bu kadar takmamış olsaydı dünya bugün İzafiyet Kuramı’yla tanışmamış olacaktı. Aynı şeyi yazarlar için de söylemek mümkün Gürsel Korat zamanla kafayı yemiş olmasaydı, zamanı bu kadar sorgulamayacak ya da okurlarına zaman konusunda ilham veremeyecekti. Mirko Czentovic’in ilgi alanı da: Satranç!

Gerçi kendi deneyimlerinden “kralların oyunu”nun gizemli çekiciliğini biliyordum; insanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan ve zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun.  – Sayfa 21

Satranç oynamayı bilmem. Yani hangi taşın nereye gittiğini bilirim ama Rok hamlesiymiş, yok iki adım sonrasını hesaplamakmış bende yok. Bir de karşılıklı oynayıp zekalarımızı yarıştırdığımız hissine kapıldığım için ve yarışmaktan nefret ettiğim için başlamamışız zamanında ama tarihsel oyunların diğerlerine bakınca satrancın öyküsü ilginç hakikaten(gerçekten koşu yarışından da bisiklet yarışından da kim daha önce bitirecek bakalım temalı yemek yeme yarışlarından da çocukluğumdan beri ürkerim. Bir taraf hırslıysa yarışmak haris duyguları uyandıran kötü bir iş bence hatta Gılgameş destanında da bu dengesiz yarış durumuna onlarca atıf var ama bu başka bir yazının konusu).

Uzun öykümüzün ikinci ana kahramanı ise nazilerin elinden kurtulmuş eski bir avukat.

Bir süre sonra Nasyonel Sosyalistler, dünyaya karşı ordularını güçlendirmeden çok önce bütün komşu ülkelerde aynı derecede tehlikeli ve eğitimli başka bir ordu kurmaya başladı; hakları çiğnenmiş ihmal edilmiş, gücendirilmiş insanlar ordusu. Her resmi dairede, her işletmede “adamları” yuvalanmıştı, tepedeki Dollfuss ve Schuschnigg’in özel odalarına kadar her yerde casusları bulunuyordu. Göze çarpmayan büromuzda bile, ne yazık ki çok geç öğrendiğime göre adamları vardı. Acınacak durumda ve yeteneksiz bir büro görevlisinden başka bir şey değildi elbette, dışarıdan bakıldığında büroya düzenli bir işletme görüntüsü vermek için, bir papazın önerisi üzerine işe almıştım onu; gerçekte onu zararsız habercilik işlerinden başka bir şeyde kullanmıyorduk, telefonları yanıtlıyor ve dosyaları düzenliyordu, yani tümüyle önemsiz ve tehlikesiz olan dosyaları – Sayfa 38

Gemicinin biri bilmediği bir limana demirlemiş. İner inmez “Buradaki iktidar kim?” diye sormuş. E tabi handaki insanlar şaşırmış “Ne alaka anasını satayım” demişler. Ancak adam sırarla sormaya devam edince söylemişler. “Heh” demiş gemici de “Ben ona karşıyım işte!” Bu gemicinin hikayesi oldukça ilginç geliyor bana çünkü iyi bir kavram bile iktidar duygusuna değince şekil değiştiriyor. Güç, insanları zehirliyor. İktidar başlı başına kavram olarak dahi güzel bir şey değil. Yukarıdaki pasaj da dünyadaki bütün kitle iktidarlarının ve otokratik düzenlerin kısa hikayesini anlatıyor gibi. Hepsi aynı yerlerden geliyor. Ezilenleri yüceltme fikri iktidara dokununca şekil değiştirip demokrasiyi ortadan kaldıran ilginç bir canavara dönüşüyor. Bu sefer başkaları eziliyor. Ezmek ve ezilmek hiç bitmiyor.

Akrabalarından milyonlar koparmayı umdukları Avukat Baron Rotschild’ın kesinlikle dikenli tellerin ardındaki bir toplama kampına atılmadığını, belirgin bir kayırmayla bir otele, Gestapo’nun karargâhı olan Metropole Oteli’ne yerleştirildiğini ve özel bir odası olduğunu anımsarsınız belki. Benim gibi göze çarpmayan bir adama da bu ödül layık görüldü.  – Sayfa 40

Kitabın bir kısmında doğruluğuna dair kaynak bulamadığım ilginç bir bilgi var. Nazilerin bilgi edinmek için kıymet verdiği mahkumları toplama kampına değil lüks bir otele yerleştirdikleri ve psikolojik baskı uyguladıkları anlatılıyor:

Bedensel işkenceden daha incelikle uygulanmalıydı: akla gelebilecek en zekice soyutlama yoluyla. Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içeriden yaratılacaktı. – Sayfa 41

Mahkumiyetin piskolojik bir durum haline getirildiği, bakacak ve düşünecek bir şey bulamayan insanoğlunun her gün aynı uyaranlarla karşı karşıya kalarak nasıl delireceği inanılmaz bir şekilde anlatılıyor.

Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruyu yanıtlamasına izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz, kulak, bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu, insan kendi kendisiyle kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört-beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu; suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız. –Sayfa 42

“Tebdil mekanda ferahlık vardır” lafının nereden geldiğini anlıyor insan. Özgürlüğü kaybetmenin ne demek olduğunu. Bazı yerlerde Sartre’ın “özgürlüğe mahkum olmak” fikrine değiniliyor… Sözün özü vakit geçtikçe nazilerin gözetiminde sanrılı, sancılı, paranoyalı bir hal alıyor avukat.

Burada beni düşüncelerimden, kuruntularımdan, kafamda yaptığım hastalıklı tekrarlardan uzaklaştırabilecek hiçbir şey yoktu. Onların amacı da buydu zaten, boğazıma kadar düşüncelerime batıp boğulmalıydım ve en sonunda onları kusmaktan, istedikleri her şeyi söylemekten, kanıtları ve insanları ele vermekten başka çarem kalmamalıydı… Hep aynı düşünce çakıyordu beynimde: Ne biliyorlar? Dün ne söyledim, gelecek sefer ne söylemeliyim?- Sayfa 44

Bütün bu sanrıların son bulmasını sağlayan, nazilerin amacına ulaşmasını engelleyen daha sonra Mirko Czentovic’le karşılaşmasını sağlayan şeyi ele geçiriyor sonunda Avukat.

Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört aydır elime kitap almamıştım ve içinde insanın art arda sıralanmış sözcükler, satırlar, sayfalar ve yapraklar görebileceği, başka, yeni, şaşırtıcı düşünceleri okuyabileceği, tanıyabileceği, beynine alabileceği bir kitabın hayali bile insanı hem coşturuyor hem de uyuşturuyordu. Gözlerim bu kitabın cepte oluşturduğu kabarıklığa hiç kıpırdamadan bakıyordu, sanki paltonun orasını yakıp bir delik açmak istercesine ışıldıyorlardı o içi görünmeyen yere doğru… – Sayfa 47

Ancak çok geçmeden satranç kitabının oyunlarına da aşina olan Avukat kendini oyalamak için zihninin sınırlarında dolaştığı yolculuğa başlıyor ve deliliğin sınırlarına kadar gidip geliyor.

Bu oyunlar ve oyununun yarattığı tinsel durum üzerine ne dereceye kadar kafa yorduğumuzu bilmiyorum. Ama rastlantıdan tümüyle kopmuş bir düşünce oyunu olan satrançta, kendine karşı oynamak istemenin mantıksal açıdan bir saçmalık olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek yok sanırım. Satrancın çekiciliği temelde tek bir şeyden kaynaklanır: Stratejinin farklı beyinlerde farklı biçimlerde gelişmesinden. – Sayfa 53

Stefan Zweig’ın Tolstoy’un ölümünden de bahsettiği İnsanloğlunun Yıldızının Parladığı Anlar – On Dört Tarihsel Minyatür eseri de çok ilgi çekici gelmişti bana. Yazdığı biyografilerin tadından yenmiyor. Bütün eserlerine şöyle baştan bir girişip yazayım diyorum Zweig’ı.

Karısıyla beraber intihar ettiğine dair Freudyen yorumlara çok girmeyeceğim çünkü edebiyat konusunda Freudyen yorumları çok mantıklı bulmuyorum. Alımlamacılık daha güzel. Sebebini anlatırım bir ara.

Burunlarınızdan öpüyorum.

İyi okumalar.

Başka Makale Yok