Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

90’lar, Türk sineması için sanırım en kötü 10 yıldı. Bir yanda 80’lerin ne olduğu belirsiz filmlerinin sebep olduğu kirlilik ve deformasyonun film ekonomisine ve sanata yaptığı olumsuz etki; öteki taraftaysa özel televizyon kanallarının peyda olması ve dolayısıyla pazarın film gibi uzun ve uğraş gerektiren bir iş yerine gündüz çekilip akşam yayınlanabilen, ucuz ve az zahmetli dizileri tercih etmesi… Türkiye’de bu 10 yılda, hiçbir zaman olmadığı kadar az film çekilmiş, sinemalara hiçbir zaman olmadığı kadar az gidilmiş… Düşün ki gişede aylarca hatta yıllarca (Braveheart mesela) oynayan filmler var. neden böyle peki? Yerli film gelmiyor ki o salona koysun adamlar. yalnızca 3 filmin gösterime girdiği yıl yaşanmış 90’larda. Gerçi nicelik olarak 90’lar bize zulüm olsa da nitelik olarak güzel filmler de çekildi bu dönemde. Mesela: Her Şey Çok Güzel Olacak.

90’lar türk sinemasına ne kadar zulüm etmişse Amerikan sinemasına da o kadar kıyak geçmiştir. O dönem Amerika’da çekilen filmlere ek olarak yeni, güzel, tarz sahibi, bağımsız yönetmenler de yetişti. Başlıkta ismi olan ve hala yazıda adı geçmeyen Richard Linklater da bu bağımsız yönetmenlerden. Texas’ta doğup büyümüş ve büyürken baseball, amerikan futbolu gibi sporlar yapmış. Yüksek öğrenimini de edebiyat üzerine yapmak istemiş ama tahminimce Amerikan sinemasıyla büyümüş olmasının etkisiyle üniversiteyi yarım bırakmış falan buralar hep hikaye. Linklater, 1985’te Austin(Texas vilayetine bağlı güzide bir ilçe) Film Society isimli bir topluluk kuruyor. Topluluğun mottosu ise çok net: Film yapmak, izlemek ve sevmek. Bu topluluk ile küçük küçük işler yapsa da ilk filmini 88’te çekiyor Linklater. Genelde kendi yazdığı filmleri çekiyor. bağımsız yönetmenlerde sanırım bu olmazsa olmaz.

Başka Makale Yok