Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.
İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası
4.8Genel Puan
Dil ve Anlatım
İçerik
Kurgu
Sürükleyicilik

“Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.”

“Yeniçeriler kapıyı zorlarken düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: “Dünya bir düştür. Evet dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.” Kendini saran dünyayı düşleyen bir haritacının, düşlerinden devşirdiklerini döktüğü Puslu Kıtalar Atlası adlı kitap oğlunun eline geçtiğinde onu kendisinin bile tahmin edemeyeceği maceralara sürükler, oysa yaşayacakları elindeki kitaba çoktan yazılmıştır.”(Arka Kapaktan)

Yukarıdaki fikrin birkaç yüzü var: Batı tarafında Schopenhauer’ın İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’sını hatırlayalım. O da dünyayı bizim tasarladığımızı ve her şeyin kendi kafamız içinde olduğunu söylüyordu. Keza vakti zamanında Can Dündar’da ciddi bir düşünme biçimi olarak bir köşe yazısında buna atıf yapmıştı. Lakin işin doğu tarafı biraz karışık. Tasavvufun kullandığı bu düşünce batının aksine doğu insanını atalete sürükleyen kaderci ve miskin yapan bir hale getiriyordu. Elli yıldır konuşulan bu batı-doğu kıyaslamalarından nefret eder okumaya bile dayanamam ama bana çağrıştırdığı iki feslefe buydu. (Meraklısına not: doğu-batı mevzusuna farklı bir açıdan yaklaşmak isteyenleri dünyanın manyetik merkezinin hareketine bakmaya davet ederim.)

Onun dışında ben bu romanı okuduktan sonra şimdilik kurgu yazmaktan vazgeçtim sevgili okur. Ama durun! Sevimli bir roman, başarılı, ben onun tırnağı kadar olamam… gibi muğlak ifadelerle açıklamayacağım. Detay vereceğim. İhsan Oktay ANAR’ın Türkiye’nin görüp görebileceği en sağlam felsefecilerden biri olmasının dışında muazzam bir atmosfer kurma becerisine sahip olduğunu da söylemek mümkün. Atmosferin nasıl kurulduğunu paragraflar boyunca beş duyunun nasıl devindiğini anlatacağım.

Gerçek romancı, hikayesini anlatacağı dünyayı yeniden yaratıyor. Tembellik yapmıyor ve kendine bir atmosfer seçiyor. Bu atmosferi kurmak için günlerce süren okumalar yapıyor. Mekan da imbikten süzülüp geliyor işte. Burada kast edilen illa post apokaliptik ya da geçmişe dönmüş atmosferler değil. Bilakis bu günün yeniden yorumlanması, mekana ruh vermek. Ben de bu işi becerene kadar ara verdim yazmaya.

Gelin yakından bakalım:

“…Arap İhsan, prangalarla uğraşan çingenelerin kızgın perçinlerini soğuttukları su kovası önünde durdu ve kırmızı baretasını çıkarıp aylardan beri ilk kez tatlı suyla elini yüzünü yıkamaya başladı. Kazıttığı kafasında bıraktığı bir tutam saçı büküp suyunu sıktıktan sonra gömleğini çıkarıp kurulandı…” – Sayfa 16

Atmosfer nasıl kurulur? Yazar bir paragrafta ne kadar çok duyu devindiriyorsa bizi o kadar iyi kandırır. Kandırmak ne demek? Beyin kanabilen bir organ ona sunduğunuz bir görüntü ya da anlattığınız bir olay algısını etkiler. Yaz sıcağında başarılı rus romanlarını okuyup üşüdüğümüzü hissetmemiz, sağlam korku filmlerinde tüylerimizin diken diken olması bu yüzdendir. Atmosfer ne kadar iyiyse beyin o kadar iyi kanar. O kadar çok yaşamı daha yakından tecrübe eder.

Bakalım İhsan Oktay ANAR şu kısacık paragrafta kaç duyu devindirmiş:

“Soğuttukları su kovası…” – Soğuk hissi, devinen birinci duyu;

“Kırmızı baretasını çıkarıp…” – Görme, devinen ikinci duyu;

“Tatlı suyla elini yıkadı”- Tatma, devinen üçüncü duyu;

“Bir tutam saçı büküp suyunu sıktıktan sonra…” – Dokunma, devinen dördüncü duyu.

Burada devinmeyen tek duyu koku. Paragrafı gerçekten rastgele seçtim. Koku duyusu da sıklıkla deviniyor elbette metinde. Roman boyunca bütün duyularınıza görsel bir dille sesleniyor Anar. Bu yüzden kurulan atmosferde inanılmaz başarılı bir hal alıyor.

Diğer tarafdan İhsan Oktay ANAR’ın felsefeci kişiliğine de değinmek lazım. Boşluk ve Yaratılmamış Olan üzerine bu kadar güzel başka bir pasaj daha okumadım. Aşağıda bölüm bölüm bu mevzunun alıntılarını vereceğim. Didaktik olmadan mantık nasıl işletilir, felsefe nasıl öğretilirin cevabı niteliğinde bir alıntı bana göre:

– “Peki, sizin aradığınız bu sekizinci cisim ne?”

Ebrehe bu soruyu işitince duraksadı. Sanki bir sırrı verip vermemekte tereddüt ediyordu. Neden sonra gülümsedi ve fısıltıyla,

– “Yaratılmamış olan” dedi, “Biz yaratılmamış olanı arıyoruz.”.

Bu cevap Bünyamin’i afallattığında sözlerinin bıraktığı etkiti gören Ebrehe’nin memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Delikanlının kafasını iyice karıştırıp, kendi karanlık gölgesini onun zihnine sokmaya oldukça kararlıydı. Sözlerini şöyle sürdürdü.

– “Bu deyim seni korkutmasın. Çünkü fzlasıyla basit bir şeyden bahsediyorum. “Yaratılmamış olanı” anlaman için önce “yaratılmış olan” ile kast edilen şeyi bilmen yerinde olur. Bir dokumacı için “yaratılmış olan” kumaş iken, “yaratılmamış olan” ipliktir. Çünkü onun yarattığı şey iplik değil, kumaştır. Ama bu kez iplikçi için durum farklı görünüyor. Çünkü o, yünü eğirip ipliği bükerken, yüne “yaratılmamış olan” diyordu. Şu halde, üzerindeki elbisenin kumaşı, onu diken terzi için “yaratılmamış olandır”. Elkimayı için de durum buna benzer görünüyor. Çünkü kumaş nasıl ki iplikten meydana geliyorsa, aynı şekilde zaç yağı da kibritten meydana gelir ve ipliğin yünden meydana gelmesi gibi, kibrit de  lap taşından oluşur. Dokumacının kumaşı iplikten yarattığını biliyoruz. Peki sence Tanrı dünyayı hangi şeyden yarattı?”

– “Elbette varolmayandan yarattı”.

– “Öyleyse üzerindeki elbise nasıl ki yünden meydana geliyorsa, içinde yaşadığımız dünya da “varolmayandan” meydana geliyor. İşte biz buna “yaratılmamış olan” diyoruz.

– “Ve onu varlığa getirmeye çalışıyorsunuz?”

– “Hayır. Öyle denemez. Zor da olsa, elbiseni iplik haline getirmek ve ipliği de yüne dönüştürmek mümkün. Bu işleme “yok etme” denir. Biz sadece, Tarnı’nın yaratım aşamasını tersine izleyerek, yaratılmamış olana, boşluğa erişmeye çalışıyoruz.”

– “Onu yeniden, bu kez kendi istediğiniz biçimde yaratmak için mi?”

– “Hayır. Bize onun kendisi gerekli. Sen hiç “boşluğa tapanları” duydun mu?”

– “Boşluğa tapanlar mı?”

– “Bunlar bir Frenk tarikatıdır. Yartılmamış olanın, yani boşluğun gücünü gören insanlar. Onlarla ilgisi olmayan Fon Gerike adlı biri tarikat sırlarını keşfettiği için ateş püskürüyorlar. Adını söylediğim bu bilgin Magdeburg’da bir deney yaptı. Madeni iki yarımküreyi birleştirip içindeki havayı tulumbalarla boşaltarak boşluğu meydana getirdi. Böylece yapışan her bir yarımküredeki halkalara altışar at bağlatıp onları kırbaçladı. Tam on iki at, boşluk nedeniyle birbirlerine yapışan iki yarımküreyi ayırmayı başaramadı. Bu da boşluğun gücünü kanıtlar.”.

– “İnanılması gerçekten zor”.

– “Ama doğru. Bununla birlikte, böylece meydana getirilen boşluk bizim işimize yaramaz. Çünkü biz, daha doğrusu ben, kendisinden dünyanın meydana geldiği asıl boşluğa erişmek istiyorum.”

– “Peki amaçladığın bu şeye eriştin diyelim. Onu ne yapacaksın?”

– “İşte şimdi bambaşka bir konuya geçiyoruz. Eline bir taş alıp fırlatırsan ne kadar hızla gider sence?”

– “Benzetmeyle ifade etmek gerekirse, bir kırlangıç kadar hızlı gideceğini söyleyebilirim.”

– “Peki neden daha hızlı, mesela sonsuz bir hızla gitmez?”

– “Çünkü o havanın içinde yol alır. Ve hava ona direnç gösterir. Bu direnç olmasaydı belki sonsuz bir hızla gidebilirdi.”

– “Şimdi havanın olmadığını ve taşın boşlukta fırlatıldığını farzet. Bu durumda ne diyebilirsin?”

– “Yoksa sonsuz hızın mı peşindesin?”

– “Bu soruya cevap vermek için henüz erken. Aristotales Fizik adlı eserinde, boşluğun olmadığını, eğer olsaydı boşlukta yol alan bir cismin sonsuz hıza erişeceğini, bunun da imkânsız olduğunu söyler. Oysa bana göre boşluk var.”

İyi okumalar sevgili okur.

No more articles