Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

“Devrimler, dengesizlikler üzerine kurulur.” – Sayfa 39.

Hatice Alptekin, 1923 yılında Rusya’da doğmuştur. Küçük bir çocukken devrim yıllarının Rusya’sından kaçarak ailesiyle birlikte baba vatanı Türkiye’ye dönmek zorunda kalmıştır. Ters Akıyordu Volga, onun bu yılları, Rusya ve Türkiye ekseninde, dünyanın son yüzyılda yaşadığı kırılmaların tanıklığında anlattığı anı türündeki kitabıdır.

Yazdıklarını yayımlamak için yazmamıştır. Kitap, çocukluğundan beri aldığı notların, yazdığı şiirlerin derlenip toparlanmasından oluşmaktadır. Ancak tam da bu nedenle kitapta anlatılan her şey abartısız birer gerçektir. Yaşar KEMAL’in o kısacık ama ilham dolu önsözünde de dediği gibi:

“Romanlarda, ustaların bütün yazıları da böyle içten hiçbir kimseyi, hiçbir okuyucuyu düşünmeden yazıldığı için insanlığın vazgeçilmezi olmuştur… …Hiçbir tümcesinden kuşkulanmaya izin vermeyen, inanmaktan başka bir olanak bırakmayan çok başarılı bir konuşma… Hatice Hanım’ın şiirlerine, yazılarına, yaşamına, direnişlerine bakacak olursak yaşamın her anı bir değerdir, her anı saygıyla karşılanacak bir andır. Aşık Veysel’in dediği gibi: gün geçirip fırsat verme zamanı.

Yaşar Kemal’in “Karadeniz’in Öte Yanından Bu Yana” adlı kısa önsözünün ne kadar çok ilhamla dolu olduğunu tekrar hatırlatmak lazım sevgili okur. Edebi metin, kendisinden yeni metinler üretilebilen, insanı üretmek içi motive eden, yeni formalara bürünebilen metindir.

1923’te Rusya’da doğdum. Dünyamızın çok değişken bir dönemiydi. Babam esir bir Türk’tü. Yaşadığı ortamı etkileyen kişiliği sayesinde sevilip sayıldı.” – Sayfa 13

diyerek başlar ALPTEKİN kitabına. Burada babasının yaşadığı ortamı etkileyen bir kişi olması önemlidir. Aynı kişi başka bir ortamı etkilemeyecektir mesela. Ortam yani mekân insan yaşamını, onun mutluluğunu ve kaderini biçimlendiren biricik şeydir. Anılarına şöyle devam eder ALPTEKİN:

“Peki, Tatar anamı, din bilgini babamı ve biz beş kardeşi, Sarpın Ötesi’nden ata toprağımız Bayburt’a getiren neydi?” – Sayfa 13.

Türk edebiyatının ilk roman denemelerinde sıklıkla rastlantılara yer verildiğini ve bunun romanın edebi değerini düşürdüğünü söyleriz. Ancak zaman bizi gerçek hayatta sıklıkla o romanlardakine benzer hikayelerle karşılaştırır. ALPTEKİN’in babasının bundan neredeyse 100 yıl önce Trabzon’dan Rusya’ya oradan Sibirya’ya ve oradan da Bayburt’a geçişi, hayatlarının kırılma noktaları da gene romanlardaki gibi ilginç rastlantılarla doludur. Lakin anlatılanların hepsi gerçektir.

Yapı Kredi’de editörlük ve çevirmenlik yapmakta olan aynı zamanda kitap yazarı Filiz ÖZDEM, Niğde’de Türkçenin Eğitimi Öğretimi Kongresi dolayısıyla katıldığı konferansta bir esir çocuğun Afrika’yı satıla satıla dolaştıktan sonra, Ege Denizi’nde bir gemide öz ailesinden biriyle karşılaşmasını anlatan bir hikâye yazdığını ve böyle rastlantı mı olur denilerek eleştirildiğini anlatmıştı. Halbuki yazdığım hikâyenin tek gerçek kısmı orasıydı diye de eklemişti.

Devrim yıllarında Rusya’daki azınlıkların başı dertteydi. Hatice ALPTEKİN’in babası Türk asıllı bir azınlık. Annesi ise çarlık Rusya’sının zengin ailelerinden biriydi. İşte bu sebeplerle devrim, hayatlarını şiddetli bir deprem gibi dümdüz etmişti. Tolstoy’un Savaş ve Barış’la edebiyata armağan ettiği iki taraflı bakma şansını burada da elde ediyoruz sevgili okur. Lenin, Rus halkının çoğu tarafından sevilse ve dünyada güzellemelerle anılsa da görüldüğü gibi insanın kendi hayat hikayesindeki duruş yeri ve olaya nereden baktığı gerçeği ve doğruyu çok belirsiz bir hale getirebiliyor.

“Aynı zamanda kızıl terör kitlesel tutuklamalara, sorgulamalara, idamlara kadar siyasal muhalefeti yok etmek için tüm işkenceleri gündeme getirmiş… İntikam hissi Lenin’i çılgına çevirip örgütlü bir uygulama başlatmış.” – Sayfa 15

diye anlatacaktı o yılları annesi, Hatice ALPTEKİN’e. Yaşadıklarını şöyle anlatmaya devam ediyor:

“Varsılların tüm varlıkları ellerinden alındı 1927 ve 28’de vergilerin artırılması uygulaması başlatıldı.” – Sayfa 16

Bazı tarihsel olayların sürekli tekrarlandığını ve yukarıda anlatılan olayların Roma döneminde bile gerçekleştiğini, her iktidarın ister devrimle, ister darbeyle, ister demokratik bir seçimle gelmiş olsun kendi zenginlerini yarattığını ve ekonomiyi kendi çıkarlarına hizmet etmek üzere kullandığını öğreniyoruz.

Bahçesinde domatesini ekip evine gidip huzurla uyuyan mutlu ve kimseye zararı olmamış bir insanın başına bir şey geliyor. Biri gelip diyor ki: “Buralar artık benim! Buralardan git!” “Neden gidecekmişim!” demeye kalmadan tutuklamalar ve sorgulamalar başlıyor. Hatice ALPTEKİN’in ve ailesinin başına gelen de tam olarak bu. İnsanların hayatını kişisel tercihlerinden çok büyük tarihsel kırılmalar, savaşlar, doğal afetler, darbeler, depremler belirliyor. Hatice ALPTEKİN bu durumu

“Devrimler, savaşlar, depremler, hep bireylerin iradeleri dışında gelişmiş ama ruhlarının derinliklerine gömülmüşlerdir. Akşam olunca ertesi günün sabahını beklemek bile umuttu bizim için.” – Sayfa 17.

diyerek anlatıyor. Gerçi umut ilginç bir fikir. Eğer yersiz umut beslerseniz. Yalnızca çektiğiniz acının süresini uzatırsınız. Bunu Adnan BİNYAZAR’ın canından çok sevdiği eşini kanserden kaybettikten sonra yazmaya başladığı Ölümün Gölgesi Yok kitabında çok net bir biçimde görmek mümkün. Umut, insanı kimi zaman kör eden kötü bir şeydir. Ancak ALPTEKİN hayata karşı hep umutlu olmuştur ve Yaşar KEMAL’in de dediği gibi:

“Ondan yaşamın değerinin bütün değerlerden üstün olduğunu öğrenmeliyiz. İnanmalıyız. Zorlukların karşısında direncin kutsal bir duruş olduğunu da gene ondan öğreneceğiz.”

Peki kimdir bu Hatice ALPTEKİN? Hakkında internette doğru dürüst bir bilgi bulmak mümkün değil. Yayımlanmış birkaç şiir kitabı olduğunu bir de Yaşar KEMAL’in dahi önsöz yazacağı kadar önemli biri olduğunu biliyoruz. Şu biçimde bahsettiği günleri

“Biz çocukların korkuları azalıyor, büyüdükçe, büyümek yetkinliğe bir çabadır.

Bizler o yoldayız şimdi. O doğrultuda özgünlük ve yetkinlik arayışında küçük evimizde beş kardeş okuyor, yazıyor, çiziyor, resimler yapıyoruz.

Gazeteler okuyarak günlük olayları izlemek mümkün değil. Çarşıdan pazardan gelen kesekağıtlarının üzerinde yazılanları okuyarak dünya meselelerinden bilgi edinmeye çalışıyoruz.

Sabrı, hoşgörüyü anamızdan öğrendik, vatan sevgisini ise babamızdan… Bu sevgi, ilk insanın dünyaya gelişi gibi bir şeydi. Yeniden doğuştu bizim için…

Anadan çıplak doğma ve yaşam çabası yüzyıl insanlarının sürüngenler gibi kabuk değiştirmesine yol açtı.” – Sayfa 19

Kültür mirasını aktarmak ve tanık olduğu günleri gelecek yüzyıla anlatmak amacıyla

“Yaz bunları baba!” derdim.

“Yazıyorum işte, siz not aldınız, ileri yaşlarınızda okuyup torunlarınıza anlatacaksınız.” derdi.

“Bu olanlar unutulmadan sürüp gidecek… Eski defterler daima yeni beyinlere yazılacak.” – Sayfa 20

Diyerek anlatıyor.

Gelişme böyle olur sevgili okur, her ne kadar bugünün Türkiye’sinde anı kitapları kaynak olarak kullanılmasının dışında çok ilgi görmese de ilerleme böyle olur. Anılar okunarak geçmişin gerçekleri tecrübe edilebilir. Diğer taraftan sizin ailenize verdiğiniz değer de önemlidir. Hatice ALPTEKİN babasının anlattıklarını unutmamış not almıştır. Bizlerse “Yaşadıklarını yazsana baba” diyerek anlattıklarının bir kulağımızdan girip bir kulağımızdan çıkmasına seyirci kalıyoruz. Gündelik telaşeler, iş planlarımız, akademik heveslerimiz ve kendi estetik dünyamız, ailemiz, ilgilerimiz arasında bir denge kurup ertelemekten vazgeçmemiz gerekiyor. Biz de analarımızın babalarımızın hikayelerini anlatsak inanın dünya gelecekte daha iyi bir yer haline gelir, kültürel mirasımız katlanarak büyür.

Rusya’dan göç edip geldiği dönemin Türkiye’si şaşırtır Hatice ALPTEKİN’i yoksul Rusya’dan gelip yoksulluktan da öte yaşamak için doğayla da savaş vermek zorunda kalan Türk insanını görür. Yeni bir ev kurulamadığından evlenip bir damda kala kala nüfusu artmış haneler, kardan köprüsü çöken kasabalar… Hatice ALPTEKİN gördüğü yoksulluk karşısında şaşırmakta ve o yılları şu biçimde anlatmaktadır:

“Samara’dan elektrikli evden gelmiştik.

Sıfırdan başlayan yaşam… Kibritimiz bile sayılı, komşu evlerden tutuşturulan ocaklar…

“Bunun böyle kalmayacağını da anlat derdi babam. İleride aydın, müreffeh bir millet olacağız…”

İnşallah hocam derdi anam zaman benden daha iyi anlatır. – Sayfa 21.

Hatice ALPTEKİN’in babasının bu inancı benim yakından tecrübe ettiğim bir durum. Dokuz Eylül Üniversitesinde Yüksek Lisans yaparken tanıştığım Ukraynalı ve Kırımlı iki arkadaşım da ülkelerine dair aynı heyecanları ve ümitleri besliyorlardı. Yeni kurulmuş, genç ülkelerin vatandaşları geleceğe dair daha ümitli, ülkelerine ve ülkelerinin insanlarına dair daha inançlı oluyorlar. Aynı biçimde Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Türk insanın hissettiği şey bu. Mina URGAN’ın Bir Dinonozorun Anıları kitabındaki belirlemesiyle. Biz o yıllarda durmadan çalıştığımızda karşılığını alacağımızdan emindik. Daha çok çalışırsak daha çok gelişeceğimizi düşünüyorduk buna inanıyorduk.

Cumhuriyet’in ilk on yıllarındaki haliyle bugünü karşılaştırınca şimdi atanamadığı için intihar eden, gerçi böyle demek basitleştirir, umutsuzluktan intihar eden, işsizliğin arttığı, ülkede adalet duygusuna inancını yitirmiş belli bir kesim genç duruyor.

İnsanlık eski mısır şiirlerinden de görüleceği gibi 5000 yıldır geçmişi güzelliyor ama gelenek güzellemesinin de dışına çıkıp söyleyecek olursak insan Cumhuriyet’in ilk on yıllarındaki ilerleme hızını ve heyecanını özlüyor. Parasını bu halkın cebinden vererek okuttuğu, burslu zeki öğrencilerin birer birer ülkesinden vazgeçerek Avrupa Birliği ülkelerine ya da Amerika Birleşik Devletleri’ne gidişi bu halkın okuttuğu, yatırım yaptığı nesillerin kârını, getirisini başka ülkelerin alması sarsıcı bir durum.

İnanmaktan vazgeçmediğimiz Anadolu insanının ümitsizliği üzücü bir vaziyette. Halbuki eskiden böyle değildi.

“Yalnızca insanoğlunda sığınma tutkusu bir vatan mantığında bütünleşir. Bir çabanın, bir emeğin verildiği yer parçasıdır vatan… Kutsal oluşu kişinin o yerde doğuşundandır.

Bizim olduğumuz yer ise bizi cezalandırıyordu.”

Bütün göç hareketleri insanların kaderlerini de mekanlarıyla birlikte değiştiriyor. Aklıma ilki 1961 yılında imzalanan iş göçü anlaşması geliyor. Onu da Gülten DAYIOĞLU, Geride Kalanlar ve Geriye Dönenler öykü kitaplarıyla anlatıyordu. Öykülerde en çok canımı sıkan şey Almanya’yla karşılaştırınca Türkiye’nin yoksulluğu olmuştu. Hatice ALPTEKİN’in de anlattıkları Gülten DAYIOĞLU’ndan bir kırk-elli yıl önce olsa dahi o da aynı yoksulluğu anlatıyordu. Türkiye’yi başka ülkelerle kıyasladıkça yoksulluğun sanki ülkenin kaderiymiş gibi yakasına yapıştığını görüyordunuz. Öyle ki devrim yıllarının yoksul Rusya’sından gelen azınlıklar bu topraklardaki yoksulluğu görünce şaşırıyorlar, kırk yıl sonra Almanya’ya giden vatandaşlarımız ise geri dönüşü teşvik yasası çıkarılmasına rağmen adam başı 10 bin 500 markla dahi ikna olmayarak ülkelerine dönmek istemiyorlardı.

“Kilometre yaşlarında vurgunlar, sürgünler var; dayanılmaz biçimde vergi almalar var. Freni tutmayan motorlu araçlar gibi halkı eze eze geçiyorlar. Örgütün başarısı tabanından oluşumdan…

Sovyet komünistleri yoksul aile çocuklarından oluşmuş ve mal düşmanlığı ile gelişmiş aslında… İhtilâlle başlayan rejim, sağlıksız bir yaşam biçimi getirmiş… Baskı ve sürgünler, hapisler yıldırmış insanları… Özgürlüklerin kısıtlanmasıyla varlıklı kesimde kimlikler, kişilikler tahrip olmuş… Kaybetme duygusu bir kesimi yok ederken yoktan var olan bir nesil türetmiş…” – Sayfa 38

Gördüğümüz üzere dünyanın her yerinde halk arasında açılan ekonomik dengesizliğin sonu acı bitiyor. Güç sahiplerinin kibre kapılmaları mutlaka güçlerinin ellerinden alınmasıyla son buluyor ancak ne yazıktır ki kibre karşı erke sahip olanlar da gene kibre kapılmaktan kurtulamamakta. İran devriminde de benzer bir durum ortaya çıkmıştı. Dışardan bir müdahale olsa da olmasa da orada da devrim sonrası ayaklar baş olmuştu.

Diğer taraftan vergilerin artırılması durumu var. Bu da dünyada radikal değişikliğe uğrayan bütün yönetim sistemlerinde karşılaşılan bir durum. Bu durumla ilgili şöyle bir hikâye anlatılır: Rivayete göre kadılar hangi kalemlerden vergi alacaklarını belirlemek üzere saraya çağrılmışlar. Hepsi seçmiş, ayakkabıcılardan gelen vergiler, manavlardan gelen vergiler, dilencilerden gelen vergiler… Sıra bizim kadıya gelmiş. “Bana şaraptan gelen vergiyi verin.” demiş. Şaşkın “Neden?” diye sormuşlar. “Vergi, zaten günah en azından keyif için bilerek para verilen bir şeyden alalım demiş.” Siyasi olayları dünyadaki örnekleriyle karşılaştırarak okuyunca daha anlamlı. İnsanlar benzer toplumsal dönemlerden geçiyorlar. Vergi elbette devletin temellerinden biri devlet anadır, babadır ama şüphesiz ki vergi dağılımındaki adalet her dönemde ve her ulusta sağlıklı bir ilerleme için mutlaka sağlanmalıdır.

Bütün toplumsal trajedilerin eşitsizlikten kaynaklandığını şu biçimde anlatıyor Hatice ALPTEKİN:

“Kaderciliğe karşı geri tepen silahtı bu deli fişekler…

Köy, korkmuş ve acımasız taş kavuklardan kente saldırıyordu. Yetersiz teçhizatıyla…

Suç kimde, henüz belli değildi.

Bilinç ile bilinçaltının karşı karşıya gelmesi olayı idi terör.

Bunun mutlaka bir çözümü vardır.

Bu insanlar kim?

Sorunları ne?

Ne istiyorlar?

Çare nedir?

İklim şartları mı itmişti bu yola?

Arkalarında kimler vardı bunların?

Varoluş nedenlerinin aranıp bulunması gerekiyordu.

Bir çarpıklık vardı sanırım, tavan ile taban arasında…

Neden ailelerinden kopup dağlarda yuvalanmıştı bu çocuklar?

Dağ köylerinde doğmasa, bereketli ovaları bulunsa, iş sahaları olsa, bilgileri görgüleri çoğalsa asi olur muydu bunlar?” – Sayfa 41

Bazı sorunları en başa dönüp tekrar incelemek ve en temel soruları tekrar sormak gerekiyor. Ashle Vance’ın Elon MUSK’ın hayat öyküsünü anlattığı kitabında Elon MUSK’ın da sorunları çözmek için böyle bir yola başvurduğunu okumuştum. En başa dönmek ve en temel soruları sormak. Yukarıda anlatılanların çoğu Rusya’daki devrim sırasında gerçekleşmiş olaylar ama coğrafya farklı olsa da insanların tepkileri birbirlerine benziyor. Özellikle Rus insanı ve Türk insanı hakkında anlatılan esprili benzerliklerin sayısı da düşünülünce Hatice ALPTEKİN’in anı kitabında almamız gereken birçok ders var.

Hatice ALPTEKİN, “Tufan Hoca Saratof’ta Demir Parmaklıklar Arkasında” adlı bölüme kendi yazdığı şu dizelerle başlıyor:

“Yıl bin dokuz yüz yirmi dokuz

Burası Saratof hapishanesi

Tutuklu da babam muhalif derlermiş.

Ben anlamam anladığım tek şey

O benim babam”

Aynı bölüm birkaç paragraf sonra şöyle devam ediyor:

“Hiçbir zaman halinden şikâyet etmez, yalnızca dünyaya gelişinin kötü bir zaman rastladığından söz ederdi.” – Sayfa 48.

Anı kitabı boyunca dünyada aynı şeylerin tekrar tekrar yaşandığı hissine kapılsak da gene de görece daha iyi bir zamana doğduğumuzu söylemek mümkün sevgili okur. Gene tutuklamalar, sorgulamalar, adaletsizlikler var ama en azından bunlar büyük kitlelere uygulanmıyor ya da idam cezası dünyada eskisi kadar yaygın değil. Geride bıraktığımız yüzyılda iki dünya savaşı olmuş bitmiş. Dünya böyle iki adım ileri bir adım geri biçiminde ilerliyor. Bazen geriye doğru atılan adıma denk gelebiliyoruz ama dünya eninde sonunda ilerliyor.

Bugün her zaman dünden iyidir. En büyük felaketlerden sonra hatta romantik kırılmalardan sonra dahi her zaman bugün dünden iyidir. Çünkü bilirsin artık acı dışında endişe edecek bir şeyin kalmamıştır. Acı geçmese bile bir süre sonra alışılır. Dostoyevski’nin dediği gibi insan her şeye alışır. Bugün, kimi zaman dünyanın tekrar ayrıştığını, milliyetçiliğin karşılık bulmaya başladığını, İngiltere’de, İspanya’da, Fransa’da muhafazakâr partilerin iktidara geldiğini görsek de İngiltere’nin ekonomik bahanelerle aslında göçmen nefreti yüzünden Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı aldığını bilsek de dünya ilerliyor. Şimdi muhafazakârlar alınmasın. Muhafaza etmek sözcüğü bir şeyin aynı kalmasını istemek, saklamak demek. Bu bakımdan muhafazakarlık çok ilerici bir fikir değil he ama önemli değerleri muhafaza edersiniz o başka.

İngiltere’yi kuran Anglosaksonların bir kısmı zamanında dünyaya gelmeden önce kaderimizin belli olduğunu, insanın hiçbir seçimini bilinçli yapmadığını, rolünü oynayıp bu dünyadan göçüp gittiğine inanırlarmış. Doğu felsefesiyle benzeşmesine karşın o zamanlar karanlıkta kalan yer batı olduğu için kadercilik oraya geçmiş sanırım. Ben kadere değil de zamana inanırım. Zamanın bir planı vardır. Bedel öder, çalışırsan bu planı esnetebilirsin ya da sürpriz armağanlarla karşılaşabilirsin ama eninde sonunda zamanın senden ayrı bir planı vardır.

“Ve annemi önermişler…

Dedem varlıklı olduğundan bu, babamın da işine gelmiş ve evlenmişler.

Bir anlamda mantık evliliği yapan Tufan Hoca bir varlıklının kızıyla evlendiğinden dolayı ileride hücre hapsine düşeceğini ve idam istemiyle yargılanacağını aklına getirmemiştir.”

Kanımca edebiyat bu trajediden doğuyor. Kararlarımızı bilinçli verdiğimizi zannediyoruz ama bugün kötü gibi görünen karar hayatımızın en güzel olayıyla karşılaşmamıza ya da bugün mantıklıymış gibi görünen kararlar ileride hayatımızın kararmasına neden oluyor.

Bir de şu var sevgili okur, her ne kadar bugün klasik dönemin bilge yazar anlayışından sıyrılmış olsak da okurun bir kitabı açık yüreklilikle okuması için gene de yazarına peşinen güvenmesi gerekiyor. Yazarsa bu güveni pekiştirmekle sorumlu. Peki bu nasıl oluyor? Hatice ALPTEKİN edebiyattan iyi anlıyor bunu anlattığı dünyaya dair ayrıntılar vererek yapıyor. Okuyucuda yazar bu dünyayı iyi tanıyor coğrafyasını biliyor düşüncesi oluşuyor. Aşağıdaki pasaj bunun en güzel örneği:

“İşler ortaklaşa yapılıyordu.

Bibican bizimle uğraşırken annemle ninem kümeç ya da çorba pişiriyordu. Küle patates gömüyorlardı.

Kabak çekirdeği, simiçka, mısır patlağı en sevdiğimiz çerezlerdi.” – Sayfa 45.

Dünya’yı yalnızca eğitim kurtarabilir. Başka toplumların acılarından dramlarından dersler alınarak yapılacak okumalar ve sanat duyarlığıyla yapılmış bir temel eğitim

Devamı ikinci bölümde…

Bekleyin anacım.

NOT: Sayfa numaralarının tam uyuşması için okuduğum eserin 2003 yılında Dünya Yayınları’ndan çıkan ilk baskısı olduğunu söylemeliyim.

Başka Makale Yok