Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.
Calvino'nun Ağaca Tüneyen Baron'u
4.9Genel Puan
Dil ve Anlatım
İçerik
Kurgu
Sürükleyicilik

Liseden beri çözmeye çalıştığım bir şey var sevgili okuyucu: Neden okur, yazarız? Bütün bu çabanın amacı nedir?

Biraz bilimsel bir kafam olsa Camus’nun Saçma Fesefesine bir ton gönderimde bulunurdum ama gerek yok. Lafı dolandırmayı sevmiyorum. Bu yaptığımızın bir sebebini öğrenmek istiyorum: Niçin sabahlara kadar huşu içinde roman okuduğumuzu ya da ne olupta yazmak mecburiyetinde hissettiğimizi bilmek istiyorum. “Ufkumuzu genişletmek için” ya da “Daha akıllı olmak için” gibi cevapları samimiyetsiz buluyor ve bu kadar faydacı yanıtların okumanın/yazmanın doğasına ters olduğunu düşünüyorum. Lakin bugünlerde liseden beri beynimin içini parmaklarıyla kurcalayan bu problem üzerine bir şey keşfettiğimi hissediyorum sevgili okuyucu:

Anlatmak!

İnsanlık, Orhan Pamuk ve nice modern edebiyat yazarının da dediği gibi antik yunandan beri yeni bir şey söylemiyor. Mitoloji zaten anlatılabilecek bütün duyguları, durumları asırlar önce çoktan anlattı. Hal böyle olunca Edebiyat’ın yaptığı da aynı söylenceleri yeni biçimlerle sunmaktan başka bir şey olmuyor; ama gene de duramıyor sürekli yazıyor ve devamlı okuyoruz. Neden?

Anlatmak!

Verilebilecek tek cevap bu: Anlatmak! Bir büyü gibi… Tarih binlerce isyan hikayesi oluşturdu, yüzlerce yazar bu söylenceleri ya da destanları defalarca yeniden yazdı ama bir gün biri çıkıp başka bir isyan hikayesi daha yazmak istedi. Anlatmak! Dostlarım bu istek dizginlenemiyor. Bilinçli olarak seçmesek bile:

Anlatmak!

Ses çıkarma zorunluğu, varolduğuna bir şahit bulma beklentisi, iz bırakma, değiştirme ya da mutlu olma isteği:

Anlatmak!

Calvino’da diğerleri gibi bu yüzden alıyor eline kalemi. Defalarca yazılıp silinmiş, okunup unutulmuş isyan fikrini yeniden anlatıyor bize ama görüp görülebileceğimiz en değişik şekilde. Dünyanın en naif başkaldırı hikayesine de böylece merhaba demiş oluyoruz işte.

Daha önce de burada yazdığım üzere; iyi okuyucu kitabın arkasındaki tanıtım kısmına bakmadan önce ilk sayfayı okur. Kastettiğim metaforik anlatım ve naif üslup örneği için şöyle başlıyor hikaye:

“15 Haziran 1767, ağabeyim Cosimo Piovasco di Rondo’nun aramızda oturduğu son gün oldu. Dün gibi hatırlıyorum. Omrosso’daki villamızın yemek odasındaydık, pencereler korudaki büyük pırnalın sık dallarını çevreliyordu. Tam öğle vaktiydi, eski bir geleneği sürdüren ailemiz o saatte sofraya otururdu. Rüzgarın denizden estiğini hatırlıyorum, yapraklar kımıldıyordu. Cosimo, “İstemiyorum dedim, İstemiyorum!” diyerek salyangoz yemeği tabağını itti. Böylesi bir itaatsizlik hiç görülmemişti.”

Kitabı özetleme zahmetine katlanmıyorum çünkü müthiş bir özeti arka kapakta mevcut:

“Ağaca Tüneyen Baron, soylu bir aileden gelen, on iki yaşındayken babasına isyan edip ağaca çıkan Cosimo üstüne yazılmış bir ütopya… Bir daha yeryüzüne ayak basmayacağını söyleyip bütün ömrünü ağaçların üstünde geçiren, bütün ihtiyaçlarını orada gideren; ağaçların üstünde yemek yiyen, temizlenen, okuyan, öğrenen, hatta aşık olan Cosimo, toplumdışı yaşayışına rağmen insanlarla birlikte hareket etmekte, onların yapıp ettiklerine müdahil olmaktadır. O, dünyayı değiştiremese de tanımaya ve anlamaya çalışmaktadır.”

Ağaca Tüneyen Baron, sonradan Atalarımız Üçlemesi şeklinde toplanacak serinin ikinci kitabı. Atalarımız adıyla üçleme olarak satılan kitap dışında, çocuklar için basılmış Maria Enrica Agostinelli tarafından resimlenmiş versiyonu da var. Agostinelli’nin resimlerini görmen adına çocuklar için olan baskısını almanı nacizane tavsiye edebilirim sevgili okuyucu.

Agostinelli demişken onun yaşamıda bana kalırsa enteresan: Ağaca Tüneyen Baron için çizdiği resimler ölümünden sonra bulunuyor ve böylelikle tekrar hatırlanıp, adı anılmaya başlıyor herifin. Resimleyeni söylemişken İtalyanca aslından çevirenin de Filiz Özdem olduğunu belirtelim. Şu hayatta tanıyor olmaktan gurur duyduğum ve hatta hava bile atabileceğim bir kaç insan var. Filiz Özdem’de bunlardan biri; ama yer yer tekerleme gibi paragraflara ya da bir çocuk kitabında olmaması gereken upuzun cümlelere de rastlamıyor değiliz lakin gene de iyi iş olmuş bence.

Gerçi bu da farazi bir çıkarım olabilir sevgili okuyucu, orijinal dilinde okuyamıyoruz nihayetinde eseri. Ama çeviri neredeyse yeniden yazım gibi bir süreç olduğundan eleştirmeye hakkımızda yok değil. He sorarsanız “Calvino için İtalyanca öğrenilir!” derim o ayrı ama çeviri de kusursuz olmamakla beraber iyi işte sevgili okuyucu.

Sonra iyi yazar, anlattığı coğrafyayı ve coğrafyaya ait özellikleri bilir. Aşağıdaki pasajın görevi de hem okuyucuda mekan duygusu uyandırmak hem de yazarın en iyi bildiği şeyi anlattığınını sezdirmek mesela:

“Çınarların da pul pul kalkan beyaz kabuğunu soyar, küflü eski altın tabakalarını ortaya çıkarırdı.Yumrularından körpe fışkınlar, kesik kesik yaprak tutamları ve kağıdımsı yemişler veren yamru yumru karaağaç gövdelerini de severdi; ama karaağaç tırmanmak için pek uygun değildi, cılız ve sık dalları göğe doğru yükselir, geçit vermezdi. Ormanda tercih ettiği ağaçlar kayınlar ve meşelerdi: Çam ağaçları birbirine çok yakın olur, ince dalları ve iğne yapraklarıyla geçecek ve tutunacak yer bırakmazdı; ateş kestaneleri de tırtıklı yaprakları, dikenli meyve kabukları, yüksek dallarıyla sanki uzak durulsun diye yaratılmıştı.”

Evrensel olabilmek için önce yerel olmak ve dönemin siyasi, askeri olaylarını da çekinmeden esere sokabilmek gerekiyor. Sonuçta Tolstoy bugün klasikse Rusya’yı anlattığı için klasik, James Joyce Dublin’i anlattığı için evrensel. Bu yüzden Calvino da Fransız devrimini, dünyadaki yankılarını ve sonuçlarına olan kötücül bakışını da elbette anlatısına sokuyor:

“…gökyüzü bulutlar sanki hepsi şıraya batmıştı, şarkı daha iyi seçilmeye başlanmıştı, önce ezgisi, sonra bazı sözleri: ”Ça ira! Ça İra! Ça İra!” diyorlardı…

Filiz Özdem’in de dipnotta belirttiği üzere “Ça İra! Ça İra! Ça İra!”, Fransız devrimi sırasında devrimin ve devrimcilerin simgesi haline gelmiş marşın bir nakaratı sevgili okuyucu:

“Umut Var! Umut Var! Umut Var!”

No more articles